

İNSAN OLMAK
İNSAN OLMAK İÇİN BURADAYIZ
GÜNCEL KONULAR
KONU BAŞLIKLARI
Bazı İnanışlarla İlgili Uyarılar
Büyü ve Büyücülük; Kehanet; Falcılık; Rüya Yorumlama
Ölümden Sonra Yeniden Dünya Geliş-Reenkarnasyon
Sıra Dışı Durumlara Ait Açıklamalar
Bazı İnanışlarla İlgili Uyarılar
Kader
Yüce Allah birçok Ayetinde açıkladığı gibi Evrenin "Yaratılma Sebebinin", Arş olarak tanımladığı Gerçek Ortamda "Bütün İsimleri" öğretip yarattığı "İnsanların" bu "Özel" ortamda "Allah'ın Halifesi" olarak belli bir süre yaşamalarını "Takdir Etmesi" olduğunu bildirmektedir. Zira ilk olarak "Gerçek Ortamda" yaratmış olduğu insanların ancak böylece "Yaratılış" ve "Tek Yaratıcı Güç" olan Yüce Allah hakkında bir görüş ve kanaat edinebileceklerini belirtmektedir. Bu nedenle insanlardan Evrende yer alan Dünya "özel ortamındaki" yaşamlarında kendilerine verilen "Akıl" unsurunu kullanarak serbestçe verecekleri "Kararlara" göre faaliyette bulunmaları, yaşadıkları ortam hakkında düşünmeleri, bilgi edinmeleri ve buna göre Yüce Yaratıcıyı anlayıp O'na teslim olmaları istenmektedir.
Bu arada, Dünya özel ortamındaki bu yaşamlarında kararlarını verirken ve tercihlerini yaparken kendilerine engel olacak ve yanlışlıklar yapmalarına neden olacak "Bünyelerindeki Dürtüler" ile de (Şeytan) başa çıkmalarının gerektiği bütün insanlara önemle bildirilmektedir. Bunun yanında insanlara "Serbest İradeleri" ile karar verdiklerini düşünmelerine rağmen, aslında bu kararların Yüce Allah'ın Evren'in yaratılışı sırasında oluşturduğu "Düzenin" kural ve koşullarına bağlı olarak meydana gelen sayısız "Etkileşimlere" göre de yönlendirildiği ve bu kararların o andan itibaren artık geri dönülemeyecek ve Kıyamet Zamanına kadar sürecek "Yeni Etkileşimleri" başlattığı hatırlatılmaktadır.
Bu durumda herhangi bir zamanda herhangi bir yerde meydana gelen herhangi bir "şeyin" veya "olayın" aslında Yüce Allah'ın Evren'in yaratılışı sırasında "oluşturduğu" sonsuz "etkileşimlerin" o andaki sonucu olduğu düşünülebilir. Zira "Şu Anda" Evren ortamının ve doğal olarak Dünya'nın her yerinde bu etkileşimler nedeniyle "her an" sayısız oluşumlar ve olaylar meydana gelmektedir. Kur'an'da bu etkileşimler "Allah'ın Kanunları" olarak belirtilmektedir.
Buna göre Yüce Allah'ın "yaratmış" olduğu ve "hakimiyeti" altında bulunan her türlü ortamda her türlü "oluşumlar" bu "Kanunlara" bağlı olarak ortaya çıkan sonsuz "etkileşim zincirleri" ile gerçekleşmektedir. Nitekim bilimsel araştırma ve çalışmalarda bu durumun Evren ortamındaki her şeyin yapısını oluşturan ve "Atom Altı Parçacıklar" olarak tanımlanan en küçük yapı taşlarının bu "etkileşim" sürecini başlattığı ve sürdürdüğü açıklanmaktadır.
Böylece Yüce Yaratan'ın "iradesi" çerçevesinde "her şeyin" oluşmasını sağlayan "sonsuz etkileşimler" aynı zamanda canlıların içgüdülerine bağlı olarak ve aynı şekilde İnsanların "Akıllarını Kullanarak" verdikleri kararlara bağlı olarak "yeni etkileşimler" oluşturdukları ve tüm bu etkileşimlerin sonucunda bir anda bir yerde "yeni oluşumların" meydana geldiği, bununla tamamlanmayıp meydana gelen yeni oluşumların da tekrar yeni "etkileşimlere" neden olduğu ve böylece bu ortamın sona ereceği zamana kadar "sonsuz döngü sarmalı" olarak oluşumların süreceği anlaşılmaktadır. Bu süreç Ayette Yüce Allah'ın "her an yaratma halinde " olduğu ifadesi ile bütün insanlara bildirilmektedir.
O, her an yaratma halindedir. (97/29), (55/29)
Bu "gerçeklere" göre insanların yaşamları süresince her an sayısız etkileşimlere maruz kaldıkları ve aynı zamanda sayısız etkileşimlere de neden oldukları anlaşılmaktadır. Bu nedenle meydana gelen her türlü oluşum ve olaylar ve bunlar nedeniyle insanların başlarına gelenlerin, aslında Yüce Yaratıcının "zaman" boyutu üzerinde yürürlüğe koyduğu ve karşılıklı etkileşimlerle yürüyen Evren’in “yaratılış" ve "Sürdürülüş" düzenine bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun gerçekte neye bağlı olduklarının anlaşılamaması ve üzerinde "düşünülmemesi" nedeniyle insanların karşılaştıkları her olay genel bir anlatımla "Kader" olarak açıklanmaktadır. Bu durumda "Kader" ifadesi ile "bilinçsiz" olarak yine de "Allah'ın Koyduğu Düzene" işaret edilmekte olduğu söylenebilir.
Buna göre Evren ortamında ve doğal olarak yeryüzünde her an her şey Allah'ın Kanunlarına göre "sürmekte" olan düzenin ifadesi olarak "sonsuz etkileşimler" ile gerçekleşmekte ve böylece “gerçekleşen” her şey artık o şeyin "kaderi" olmaktadır.
Bu konuda "varsayılan" iki örnek olay üzerinden durumun daha açık olarak anlaşılması mümkün olabilir.
Örneğin işine gitmek üzere evden çıkan bir insanın hangi aracı kullanacağı veya yürüyerek gideceği, en kısa sürede ulaşmak üzere kısa yolları kullanıp kullanmayacağı gibi seçimleri yaptığında artık önünde geri dönülemez bir süreç başlamış olmaktadır. Çünkü bu konuda verdiği her karar ile sayısız etkileşimlere neden olmaktadır. Böylece diğer insanların kararlarını etkileyebilecek veya doğada çeşitli olaylara yol açabilecek çok sayıda etkileşimleri de başlatmış olacaktır. Öte yandan aynı zamanda bu etkileşimlerin karşılığında "Allah'ın Kanunlarına" göre oluşan tepki etkileşimlere de maruz kalacaktır. Ancak bu süreçte ilerlerken "iradesi ile" yeni kararlar alması (örneğin yolunu değiştirmesi) durumunda yeni etkileşimlerin başlamasına neden olacak ve tüm bu "etkileşim zinciri" tamamen ayrı bir gelişme gösterecektir.
Örneğimizdeki insanın kararını değiştirmeden "yürüdüğünü" varsayarsak, yaya geçidinde kırmızı ışıklı "Dur" uyarısını gördüğünde bu uyarının "Etkisi" ve "Serbest İradesi" ile beklemeye karar verecektir. Çünkü görsel olarak somut bir etkiye maruz kalmış ve ona göre karar vermiştir. Ancak orada beklerken tamamen ayrı nedenlere bağlı olan "etkileşimlerin" sonucu olarak yakınındaki bir binadan bir beton parçasının başına düştüğü varsayıldığında, betonun düşmekte olduğunu görmemesi ve yanındaki insanların kendisini "Seslenerek" uyarmaması halinde serbest iradesi ile oradan uzaklaşmasına fırsat verecek bir "etkileşim oluşmayacak", bu yüzden zamanında karar veremediği için ya yaralanacak ya da ölecektir. Bu durumda kırmızı ışıkta beklemeye karar verdiğinde artık tamamen kendi kontrolü dışında gelişen diğer "etkileşimlerin" sonucuna tabi olacaktır ve bu süreçten geri dönemeyecektir.
Öte yandan bu insanın evden çıkmasının kısa bir zaman önce veya sonra olması veya bekleme sürecinde kaşınma, rahatsız olma veya çevresinde bir hareket hissetme gibi "etkileşimleri" algılaması sonucunda başını çevirmesi, eğilmesi veya adım atması gibi hareketler yapması halinde, tamamen başka sonuçlarla karşılaşacak ve o anda orada yaralanması veya ölmesi mümkün olmayacaktır.
Bu durum herhangi bir olayın gerçekleşmesini “önleyecek” sayısız etkileşimlerin bulunmasına rağmen olayların daima insanın yapacağı seçimlere göre gerçekleşeceğini, bunun önlenemeyeceğini zira yapılan seçimlerle o olayı gerçekleştirecek etkileşimlerin başlatıldığını ve artık başka bir sonuca ulaşılmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Bu nedenle gerçekleşen olaylar, sonuçlarına maruz kalanların "kaderi" olmaktadır.
Bir diğer örnek olarak içinde 100 kişi bulunan bir uçağın iniş sırasında kazaya uğradığı, 60 kişinin yaralanarak hayatta kaldıkları diğerlerinin öldükleri bir olay varsayıldığında uçaktaki her bir kişinin ve iniş sırasında gelişen "etkileşimlere" bağlı olarak kaza yapan uçağın durumlarının birlikte değerlendirilmesi ele alınabilir.
Böyle bir olayda uçağın yolcularının her birisinin çok ayrı zamanlarda o uçak ile yolculuk yapmaya karar verdikleri, yolculuk gününde her birinin ayrı yöntemlerle (taksi, otobüs, metro veya diğer araçlarla) ve bulundukları yerler ile uçağa girişleri arasındaki zamanda her an bu yolculuğuna engel olacak "etkileşimlerle" karşılaşılması (hastalık, yoğun trafik olması gibi) mümkün olmasına rağmen bir şekilde alana geldikleri ve kendilerinin "belki de isteklerinin dışında olarak" uçaktaki koltuklarını belirledikleri dikkate alındığında tüm bu işlemler ile ilgili kararları kendilerinin verdiği, bu kararlara göre diğer etkileşimlerin buna bağlı olarak meydana geldiği ve sonuçta bu insanların "o sırada" uçağın kabininde birlikte bulundukları bir gerçektir.
Bu durum her yolcunun "kararları" ile ve bu ortamda oluşan diğer her şey gibi Allah'ın iradesinde olan "zaman boyutuna" tabi olarak ve Evren'in yaratılışı çerçevesinde belirlenmiş bulunan kural ve koşullara (Allah'ın Kanunlarına) göre ortaya çıkan sayısız etkileşimler sonucunda gerçekleşmiştir. Diğer bir ifade ile bu yolcuların belirlenen bir zamanda uçağın içinde belirledikleri oturma düzeninde "birlikte" olmaları, verdikleri kararlar sonucunda orada olmalarına yol açan "etkileşimler" sayesinde gerçekleşmektedir.
Buna göre artık bütün yolcular yolculuk sonuna kadar uçakta birlikte olacaklar ve bu defa uçak içinde meydana gelecek etkileşimlere (tartışma, kavga, arıza veya kaza gibi diğer olumsuzluklar) aynı anda maruz kalacaklardır. Ancak her yolcunun uçaktaki yeri ve içinde bulunduğu "ruh hali" karşılaştığı etkileşime nasıl bir tepki kararı vereceği konusunda belirleyici olacaktır Görüldüğü gibi her şey sayısız etkileşimlerin sonucu olarak o şeklide, o zaman ve o yerde gerçekleşmektedir. Nitekim bu durum örnekteki yolcuların neden bir bölümünü hayatta kalırken diğer bölümünün öldüğünü açıklamaktadır.
Örneğimizde uçağın iniş anında zemine çarparak gövdesinin kırıldığı ve parçalanarak yanmaya başladığı varsayılmaktadır. Bu durumda her yolcunun kontrolü altında olmayan nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan etkileşimlere göre karşılaşacağı yeni durum hiç beklemediği bir şekilde olacaktır. Ayrıca yaşananlar nedeniyle panik halinde alacağı kararlara göre davranmasının sonucunda kendisinin ve diğerlerinin durumları üzerinde de beklenmedik etkileşimlere neden olacaktır. Zira o sırada yaşanan "kaza" nedenlerle ortaya çıkan "etkileşimler" bu oradan uzaklaşması için gereken kararları vermesinde ve “güvenli” sonuca ulaşılmasında önemli bir engel olmaktadır.
Bu duruma uçak açısından bakıldığında meydana gelen bu "kazanın" uçağın beklendiği şekilde güvenle iniş yapmasını önleyen sayısız "etkileşimlerden" bir veya birkaçının gerçekleşmesi yüzünden meydana geldiği görülecektir. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi bu ortamda ortaya çıkan her şey (durum) aslında Yüce Allah'ın Evren'in yaratılışı sırasında oluşturduğu düzeni (Allah'ın Kanunları) oluşturan sonsuz diyebileceğimiz "etkileşimlerin" o andaki sonucu olarak gerçekleşmektedir. Buna göre uçakta bu düzenin kanunlarına bağlı olan ancak normal gidişini olumsuz hale getiren “ilk etkiyi” başlatarak kazaya neden olan bir “ilk olay” meydana gelmiştir.
Bu bilgiler ışığında çok özet olarak bir insanın başına bir şey gelmesi, "kaderi" öyle olduğu için değil, fakat hem kendisinin neden olduğu hem de kontrolü dışında maruz kaldığı "etkileşimlerin" sonucu olarak gerçekleşmektedir ve bu sonuç artık onun "kaderi" olmaktadır.
Örneklere benzer şekilde bir insanın hayalini kurduğu meslek, eş vb. gibi herhangi bir şey ile ilgili olarak, önüne çıkan bir "Fırsat Etkisi" nedeniyle "Serbestçe" ancak belki de hiç düşünmediği bir meslek ya da eş seçmeye "Karar" vermesi de kendisi ve diğer insanlar açısından çok sayıdaki etkileşimlere neden olacak ve artık geri dönülemeyecek bir süreci yaşayacaktır. Yani evlendiği eşinin veya çalıştığı işinin onun kaderi olarak belirlenmemiştir fakat yaptığı seçimlerin sonucunda eşi ile evlenmiştir veya o işte çalışmaktadır ve yaşadığı bu durum artık onun "kaderi" olmuştur. Çünkü Evren ve Evren'in bünyesinde bulunan içinde yaşadığımız Dünya ortamındaki her türlü "oluşumlar" bu ortamda "sayısız etkileşimlere" bağlı olarak yürümekte olan düzeni oluşturan kural ve koşullara (Allah'ın Kanunlarına) bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Buna göre her oluşumun bir diğer oluşumun etkisinin sonucu (kaderi) olduğu söylenebilir. Nitekim İnsanların karaları ile yaptıkları "her şey" bu etkileşimlere tabi olmakta ve böylece meydana gelen sonuçların kader olduğuna inanılmaktadır.
O nedenle insanların yaşamlarındaki her türlü işleri için verdikleri kararların yaşadıkları bu ortamın "kural ve koşullarına" bağlı olarak gerçekleştiğini dikkate almaları gerekmektedir. Bu gerçeklere rağmen bu ortamdaki tüm olayların ve gelişmelerin her insan için ayrı ayrı değerlendirilerek ve her birisine özel olarak kararlaştırılarak gerçekleştiğini düşünmek doğru ve gerçekçi olmamaktadır. Zira böyle bir kanıya varılması ancak Yüce Allah'ı sanki bir "insan" gibi hayal edilmesinin sonucu olduğu ve Ayetlerdeki uyarılara göre bu durumun Allah katında asla kabul edilmeyeceği unutulmamalıdır.
İnsanlar "Akıllarını Kullanarak" meydana gelen bu tür olayların gelişme aşamalarını neyin ne zaman ve ne şekilde bir etkiyi başlattığı, bu etkilerin neyi ne zaman ve ne şekilde diğer şeyleri etkilediği konularında ayrıntılı araştırma ve çalışmalar yaparak benzer durumların oluşmasını mümkün olduğunca "önlemeye" çalışmaktadırlar. Böylece söz konusu etkileşimlerin ne derece önem taşıdığı anlaşılabilmekte, çalışmalardan elde edilen bütün bilgiler insanlığın ortak "Bilgi Birikimini" oluşturmakta ve benzer olumsuzlukların meydana gelmesi en az düzeye indirilerek hayatın akışının (bu arada örneğin uçak yolculuklarının) çok daha güvenli olması sağlanmaktadır.
Bu örneklerden elde edilen sonuçlara göre "Kaderin" sadece Evren ve Evren'in bünyesinde bulunan içinde yaşadığımız Dünya ortamının varoluş ve devamlılığı ile ilgili olarak yürürlükte bulunan ve Ayetlerde "Allah'ın Kanunları" olarak belirtilen tüm kurallara ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkan etkileşimlere göre şekil alması olarak açıklanmasının yeterli olmadığı, Kaderin aslında çok daha "İlahi" bir oluşumu da tanımladığı anlaşılmaktadır. Gerçekten İlahi anlamda "Kader" aslında tamamen Yüce Allah'ın "iradesi ve tasarrufunda" olan bir yapılaşma ve oluşumu ifade etmektedir.
Nitekim Yüce Allah, Adem ve Havva'dan sonra bu ortamda "çoğalarak" yaşamaya başlayan ve bu Evren Ortamı sona erinceye kadar yaşayacak olan bütün "Akıllı" insanların bünyelerine anne rahminde dört ay on günlük iken "indirilen" ve bundan sonraki zamanlarda da "indirilecek" olan "Ruhlarının" tamamının (Adem oğullarından onların bellerinden zürriyetlerini çıkararak) Allah'ın huzurunda "hazır bulundukları" bildirilmektedir.
Böylece Yüce Allah “Kıyamete” kadar bu Dünya ortamına "Gönderilecek" olan insanların "Ruhlarını" Gerçek Ortamda "Yaratmış" olduğunu, bütün insanların zürriyetlerini çıkarıp onlara "Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim" sorusunu yönelttiğini ve bütün "İnsan Ruhlarının" bu soruya "Evet" cevabını verdiğini belirtmektedir.
Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Evet şahit olduk” dediler. (39/172), (7/172)
Bu durumun doğal sonucu olarak, bütün bu insanlara ait "Ruhlarının" bu süreçte hani zamanda ve hangi anne babanın birleşmesi sonucu oluşan hangi "cenin" bünyesine indirileceğinin de" sadece" Allah'ın hükmüne ve iradesine bağlı olarak ve Allah'ın "İlmi" ve "Bilgisi" ve dahilinde olduğu anlaşılabilmektedir.
Buna göre "İlahi Kader" olarak tanımlanan durumun, Yüce Allah'ın "Akıllı" insanların Ruhlarının ne zaman, nerede, hangi anne babadan olan beden yapısına (Cenin) gireceğinin “tayin edilmesi” olduğu görülebilmektedir. Ancak aynı zamanda bu durum bu ortama "İndirilecek" olan İnsan Ruhlarının "Hangi Zamanda", bu Dünya ortamının "Neresinde" ve hangi ana rahminde "Cenin" olarak şekilleneceğinin İnsanlara "Açıklanmamış" olduğunu bildirmektedir.
Allah'ın bildirdiklerinin dışında insanlar Allah'ın ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. (87/255), (2/255)
Buna göre Yüce Allah tarafından bu ortamda “kullanacakları” beden yapılarının bünyesine üflenen "Ruhu" ile bu ortamda yaşamaya başladığında “İnsanlar”, artık tamamen Yüce Yaratan'ın "takdiri" ile oluşturulmuş bulunan bu "Evren ve Dünya" ortamın "koşullarına" ve "kanunlarına" tabi olacaklar ve bu koşullar ve kanunlar çerçevesinde "Aklını" kullanarak yaşamlarını sürdürmelerinde etkili olacak bütün kararları da kendileri verecektir.
İnsanların “Akıllarını Kullanarak” verdiği bu kararlar bu ortamın koşulları ve kanunları nedeniyle onun yaşamını sürdürmesinde çok sayıda seçenek ve tercihlerle karşılaşmasına yol açacaktır. Böylece yaşadığı sürede karşılaştıkları her şey "Verdiği Kararların" sonuçları olarak meydana gelmektedir. Bir diğer ifade ile kazalar, felaketler ve yaşam süresince karşılaşılan her türlü olaylar o insanın "Kaderi" öyle olduğu için değil, ancak sayısız “etkileşimlerin” sonucu olması nedeniyle meydana geldiği görülmektedir. Bu nedenle yaşananlar artık o insanın “gerçeklemiş kaderi” olarak düşünülmelidir. Zira Allah "tek tek" bütün "Akıllı" insanlara bütün bu durumları anlayabilecek "Akıl" unsurunu lütfetmiştir ve bu anlamda Evren ve Dünya ortamını "insanın" emrine vermiş ve "insanı" bu ortamlarda "Kendisinin" adına uygulamaları yapmak üzere "Halifesi" olduğunu açıkça bildirmiştir. Buna göre yaşananlar karar verme aşamasında bunlardan kaçınmayı sağlayacak herhangi bir "Uyarı Etkisi" olmaması yüzünden meydana gelmiş olmaktadır.
Buna göre insanların "Akıllarını Kullanarak" karşılaştıkları olayların ve özellikle kaza ve felaketlerin oluş biçimleri ve nedenlerini ve tekrarlandıklarında bunlardan nasıl "Kurtulabileceklerini" veya "En az zarar göreceklerini" araştırmaları ve alınacak önlemleri belirlemeleri halinde, bu önlemler "Akıllı" insanlar için yaşam sürecinde verecekleri kararlarda en az zarara uğramalarını ya da mutlu olmalarını sağlamak üzere birer "Bilgi Etkeni" meydana getirecektir.
Allah'ın "Halifesi" olarak "Akıllı İnsanların" bu etkileşimlere göre verdikleri kararlar ve davranışları ayrıca önemli "Değişimlere" neden olmaktadır. Böylece esasen devam etmekte olan bütün etkileşimlerin "Değişimlere" uğraması ile insanların yaşamlarında da zaman içinde olumlu ve olumsuz etkileşimler meydana gelmektedir. Bu nedenle, insanların "Akıllarını" kullanarak Evrende ve Dünya ortamında her an gerçekleşmekte olan "Etkileşimleri" bu açıdan dikkatle incelemeleri ve özellikle alacakları kararların bu ortamda nelere sebep olacağı konularında önceden incelemeler yaparak herhangi bir olumsuz ve yanlış karar almamaları ve bu çalışmalarının "İnsanlığın Geleceği" açısından çok önem taşıdığını unutmamaları gerekmektedir. Zira görüldüğü gibi alınan kararlar geri dönülmesi imkânsız etkileşimlere neden olmaktadır. Bu durum bütün insanlık açısından üzerinde itina ile durulması gereken bir "Bilgi Etkeni" niteliğindedir. Özellikle kendilerine toplumların yönetimleri "Emanet" edilen yöneticilerin bu konulardaki sorumlulukları toplumlarının ve sonuçta bütün insanların geleceği açısından son derecede sorumluluk gerektirmektedir. Çünkü yönetimleri altındaki insanlara verecekleri zararların telafisi yoktur ve ölümleri sonrasında onların "Vebali" ile yüzleşeceklerdir.
Bu bilgiler ışığında "Kader" olarak tanımlanan durumun aslında Yüce Allah'ın Dünya ortamına gelmeden öne "Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkararak" bir araya topladığı "Akıllı" insanların Ruhlarının ne zaman, nerede, hangi anne babadan olan beden yapısına (Cenin) gireceğinin “İlahi” bir “İrade” ile kararlaştırılmış olduğu görülebilmektedir. Çünkü “İnsanları” yaratan Allah, böylece insanların geleceklerini de geçmişlerini de bildiğini hatırlatmaktadır.
O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir, onların ilmi ise bunu kapsayamaz. (45/110), (20/110)
Buna göre İnsanları yaratan Allah, kimlerin nerede ve ne zaman Dünya’ya geleceğini, bu ortamdaki ilk “Akıllı” insan olan Adem’den itibaren bu ortamın sona ereceği ana kadar yaşayacak insanların sayısının ne olacağını, teker teker hepsinin Dünya’da ne halde olacaklarını, ne kadar yaşayacaklarını ve neler yapacaklarını, diğer bir deyimle "kaderlerini", “Yaratılışın” ana unsuru olan “Zamanın” yaratıcısı ve sahibi olarak ve tüm Yaratılışı gerçekleştirmek üzere ayrıca “Kendi Özünden” yarattığı Melekler, Cinler ve Şeytanlardan oluşan "Yüce ve Benzersiz Yaratıcı Güç" olarak bildiğini, "ilminin" insanlar tarafından kapsanamayacağını, ancak insanların izin verdiği bölümlerde ve izin verdiği (bildirdiği) kadarını “ilmiden alacaklarını” bütün insanlara bildirmektedir.
Allah'ın bildirdiklerinin dışında insanlar Allah'ın ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. (87/255), (2/255)"
Bu "gerçeklere" göre bütün insanlar bünyelerine Allah'ın üflediği "Ruhu" ile bu ortamda yaşamaya başladığında artık tamamen Yüce Yaratan'ın "takdiri" ile oluşturulmuş bulunan bu "Evren ve Dünya" ortamın "koşullarına" ve "kanunlarına" tabi olacak ve bu koşullar ve kanunlar çerçevesinde "Aklını" kullanarak yaşamını sürdürmesinde etkili olacak "bütün kararları" kendisi verecektir.
Buna göre insanların bu ortamdaki yaşamları süresince aldıkları kararlar ve o kararlara göre “yaptıkları” tüm faaliyet, Yüce Yaratan'ın "takdiri" ile oluşturulmuş bulunan ve “İlmi” ile “bilgisi” dahilinde sürmekte olan bu "Evren ve Dünya" ortamın "koşullarının" ve "kanunlarının" sonucunda meydana gelmekte ve artık onların "Gerçekleşmiş Kaderi" olmaktadır.
Bu durumda insanların Allah'ın lütfettiği "Akıl" unsurunu" kullanarak verdiği bütün "kararla" bu ortamın "koşulları ve kanunları" nedeniyle onun yaşamını sürdürmesinde çok sayıda seçenek ve tercihlerle karşılaşmasına yol açacak ve her seferinde bu seçeneklere göre "yeni" kararlar verecektir. Görüldüğü gibi bu "kararlar" bir "Kader" etkisi ile alınmamakta fakat "Verilen Kararların" sonuçları "Kader" olarak meydana gelmektedir.
Yüce Allah "tek tek" bütün "Akıllı" insanlara bu durumları anlayabilecek "Akıl" unsurunu lütfetmiştir. Buna göre "İnsanı", Evren ve Dünya ortamında "Kendisinin" adına uygulamalar yapmak üzere "Halifesi" olarak faaliyette bulunmak üzere yaratmış ve bu anlamda Evren ve Dünya ortamını "insanın" emrine vermiştir. Böylece insanın Evren ve Dünya ortamında gerçekleştirdiği her tür faaliyet önce birey olarak her insanın kendisinin, sonra da bütün insanlığın ve son olarak ta Evren ve Dünya ortamının "Kaderini" oluşturmaktadır.
Bu durum çok sayıdaki Ayetlerde açıklanmaktadır. Nitekim Yüce Allah insanlara her türlü bilinmeyenler (Gayb) ile ilgili olarak Hz.Muhammed'in Allah'ın dilediğinden başka kendisine herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip olmadığını, Allah’ın "dilediğini" yarattığını ve seçtiğini, bu konuda insanların seçim hakkı bulunmadığını, bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" dediğini, onun da hemen oluverdiğini belirtmektedir.
De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." (39/188), (7/188)
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir. (49/68), (28/68)
Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir. (87/117), (2/117)
Böylece insanların bilemedikleri ve genellikle "Kader" olarak tanımladıkları gelecek ile ilgili bilginin, sırların (gaybın) sadece Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın bilgisi ve yönetiminde bulunduğunu, bu konuların nitelikleri ve yapılarına ait bütün bilgilerin Allah'tan başkası tarafından bilinemeyeceği çok açık bir şekilde bildirilmektedir. Buna göre "Kader", aslında insanların bu Dünya ortamına ne zaman, nerede ve hangi cinsiyet yapısında "doğacakları" ile ilgili olmakta ve bu niteliği ile "Gerçek Ortamda" belirlenmiş (yazılmış) ve "değişmez" olan Allah'ın "takdirini" ifade etmektedir.
Bu durumda insanların bu ortamdaki yaşamlarındaki her türlü faaliyeti ve işleri, Allah'ın kendilerine lütfettiği "Akıl" unsurunu kullanarak, bu ortamın yaratılışı ve sürdürülmesini sağlayan kural ve koşullara (Allah'ın Kanunları) bağlı olarak ve Allah adına (Halifesi Olarak) yürütmekte olduğu işlemler insanların kendi seçimlerine göre gerçekleşmekte ve bu nitelikleri nedeniyle insanların bu şekilde yaptıkları bilinmeyen anlamında "Kader" olmamakta ancak geçmişte kalan anlamında, yani "gerçekleşen" bir "kaderi" ifade etmektedir. Yüce Allah bu durumu Ayetinde insanların başlarına gelenlerin kendi elleriyle yaptıklarının sonucu olduğunu açıkça bildirmektedir.
Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir, Allah çoğunu affeder. (62/30), (42/30)
Ayrıca, her toplumun bir sonu olduğunu ve bu son geldiği zaman artık ne bir saat geri kalmasını ne de ileri gidebilmesinin mümkün olmadığı hatırlatılmaktadır.
Her ümmetin bir eceli vardır, ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler. (51/49), (10/49)
Buna göre toplumu oluşturan bireylerin bu ortamın yaratılışı ve sürdürülmesini sağlayan kural ve koşullara (Allah'ın Kanunları) bağlı olarak ve Allah adına (Halifesi Olarak) faaliyette olduklarını unutup kendi çıkarlarını gözeten seçimlerine göre yaptıkları işlerin toplumun devamını sona erdirebileceği, bu durumun kaçınılmaz, öne alınamaz ve ertelenemez olduğu açıklanmaktadır. Tarihte çok sayıda örnekleri bulunan bu durum "toplumların gerçekleşen kaderi" olarak tanımlanabilir.
Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. (50/13), (17/13)
“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (50/14), (17/14)
Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. (50/15), (17/15)
İnsanlara ölüm ötesi ortamda nasıl bir durum ile karşılaşılacağı ile ilgili bir örnek verilmekte ve bu Dünya ortamında "Yaptıklarının" bir şekilde "Kayıt" edildiği, (Mecazi olarak boyunlarına bağlanan kitapta bulunduğu) bu kitabın ölüm ötesi ortamda yani Kıyamet zamanında "Açılarak" önüne koyulacağı ve kendisine "Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter" denileceği bildirilmektedir.
Buna göre bu ortamda yaşamış ve yaşayacak olan tüm insanların dünyada iken yaptıkları, aklını ne derece kullandığı ve aldığı bütün kararlara göre ne durumda olduğu sanki bir rapor olarak kendi bünyesinde hazır olacak, "Kıyamet" sürecinde bu rapor önüne konulacak ve "yazılanlara göre" neyi hak ettiği belirtilen "emir" verilecektir.
Bu durumda bir süre yaşamaları için Dünya ortamına "indirilen" bütün insanların yaşamlarında kendileri tarafından "Akıllarını" kullanarak veya kullanmadan alacakları kararların ölümleri sonrasında kendilerine bildirileceği belirtilmekte ve insanlardan herhangi bir konuda karar verirken bunun sonuçlarının verdikleri bu kararlara göre olacağını unutmamaları istenmektedir. Buna göre insanların yeryüzünde yaşarken bu ortamda faaliyette bulunmak üzere her türlü karar vermekte "serbest" oldukları, ancak "Akıllarını" kullanarak Allah adına (Halifesi Olarak) bu ortamda faaliyette bulunduklarını düşünmeleri ve bu kararların sonuçlarından "sorumlu" olacakları hatırlatılmaktadır. Dolayısı ile insanlar verdikleri "kararlar" üzerinden kendi "kaderlerini" belirlemiş olmaktadırlar.
Bu nedenle Ayette yapılan bu açıklamayı okuduktan sonra, insanlardan beklenen yine "İnsan Olmak" yolunda ilerlemesi ve o raporda istenmeyen konuların yer almamasına çalışması gerektiğinin idrak etmesidir. O zaman insan nefsini yenmiş olacağı için ölüm sonrasındaki yeniden diriltilmesini izleyen süreçte yaşarken yaptıkları ile ilgili raporu okuması kolay ve endişesiz olacak ve sonsuz yaşamında mutlu olacaktır. Nitekim Ayette bu konu net olarak teyit edilmekte ve kim "iman edip" kurtuluş (hidayet) yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olacağı ve kim de doğruluktan (imandan) saparsa, kendi zararına sapmış olacağı açıkça bildirilmektedir.
De ki: “Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar, bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (59/84), (17/84)
Ayette insanların gelişmeleri sırasında ailelerinden ve eğitim kurumlarından aldıkları bilgiler doğrultusunda ve "Akılarını" kullanarak kendilerine göre bir "Yaşam Tarzı" geliştirdikleri belirtilmektedir. Buna göre insanların, toplum kuralları çerçevesinde bile olsa, "çıkarlarını" korumak için diğer insanları "Kendi Belirledikleri" bir yaşam için zorlayıp onların yaşam tarzına müdahale etmenin "Doğru" veya "Kabul Edilebilir" bir davranış olmadığına işaret edildiği anlaşılmaktadır.
Yüce Allah Hz.Muhammed'i sadece "öğüt verici" olarak görevlendirdiğini ve insanlardan Akıllarını kullanıp bu öğütlerden yararlanarak doğru yola (İmana) yönelmelerinin beklendiğini bir çok Ayetinde açıklamakta ve insanlara inanmaları için "zor" kullanmamasını bildirilmektedir. Bu durumda Yüce Allah insanlardan kendilerine bildirilen "gerçekleri" kabul ederek ona göre "karar" vermelerini beklemekte ve insanların Akıllarını kullanarak geliştirdikleri "mizaç" ve "meşreplerine" göre "kendi kararlarını" vermekte serbest olduklarına dikkat çekmektedir. Böylece bu ortamın düzenini sağlayan kural ve koşulları "yaratan" Allah, insanların "kendi" kararlarının ve yaptıklarının bu kural ve koşullara göre onların "kaderini" belirlediğini ve kimin "Doğru" bir yolda olduğunu en iyi Allah'ın bildiğini hatırlatmaktadır. Buna göre Her insanın mizacı, (Yapısı) ve meşrebi (Hareket tarzı) edindiği bilgilere ve Akıl kullanma kabiliyetine göre farklıdır. Asıl olan bunları tanımak ve doğru algılamaktır.
Fakat her insan daima yaptığının "en doğru" olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle ancak "Akıl Sahipleri" bu durumu fark edip irdeleyebilir ve gerekirse mizaç ve meşreplerinde bazı düzeltmeler yapmakta başarılı olabilirler. Bu da ancak sürekli olarak akıl yürütmek ile mümkün olmaktadır. Böylece Akıl yürüterek ve Allah'ın "halifesi" olarak bu ortamda bulunduğunun farkına varacak ve serbestçe aldığı kararlara göre yaptıklarından kendisinin "sorumlu" olduğunu anlayabilecektir.
Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; Allah'ın ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. (55/59), (6/59)
Yüce Allah Evren'i, insanların hiçbir zaman "somut" bilgilerine ulaşamayacaklarını belirttiği "Arş" ortamı (Gerçek Ortam) bünyesinde ve "Kendi İradesi" ile düzenlediği "kural ve koşullara" göre yaratmış olduğunu açıklamaktadır. Buna göre Evren'deki "her şeyin" ancak Allah'ın iradesi ve ilmi ile "gerçekleştiği" belirtilmektedir. Örnek olarak insanların yaşamakta olduğu "Dünya" ortamı (yeryüzü) bünyesinde tam olarak bilemeyecekleri (Gayb) konulara değinilmekte ve Allah'ın karada ve denizde ne varsa bildiği, Allah'ın ilmi dışında bir yaprağın bile düşmeyeceği, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bildiği ve bütün bunların "Arş" ortamındaki "kitapta" bulunduğu (Levh-i Mahfuz) ifade edilmektedir.
Yüce Allah'ın bir diğer Ayetinde ayrıca, insanların Allah'ın "bildirdiklerinden" başka hiçbir şeyi "tam" olarak "bilemeyecekleri" açıklanmaktadır. Buna göre "Allah'ın İlminin", Evren'in Arş ortamında "yaratılması" ve Evren öncesinde olduğu gibi Evren sonrası da dahil olmak üzere her şeyin "her an" gerçekleştirilmesi (Yaratması) ile ilgili "kural" ve "koşulları" ifade ettiği ve "Gayb" olarak tanımlanan bu durumun, Kur'an Ayetleri ile "bildirilenler" dışında, insanlar tarafından "tam" olarak bilinemeyeceği, bildirilmektedir.
"Allah'ın bildirdiklerinin dışında insanlar Allah'ın ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. (87/255), (2/255)"
Buna göre Evren'de (Doğada) her an gerçekleşmekte olan her şeyin, birbirleri ile ve aynı zamanda Allah'ın "halifesi" olarak insanların kendilerine verilen "Akıllarını" kullanarak aldıkları "kararlara" göre davranmaları ile "etkilendiği", bu etkiler karşılığında Allah'ın "iradesi" ile düzenlediği "kural ve koşullara" göre "tepkiler" oluştuğu ve böylece yeni etkileşimlerin başladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yalnızca insanın başına gelen kötü olaylar musibetler değil, doğadaki her olayın Allah'ın Evren'in yaratılışında ve sonrasında "İradesi" ile düzenlediği “kural ve koşullara" göre, yani neyin nasıl etkileşim yapacağının ve her etkiye nasıl "tepki" verileceğinin (yeniden bir etki meydana geleceğinin) bir "kitapta", yani "Allah'ın Kendisinde" yazılı olduğu ve her şeyin buna göre gerçekleştiği belirtilmektedir.
Çok sayıdaki Ayetlerde, doğadaki "etkileşim" zincirinden farklı olarak, insanın yaratılış amacından dolayı doğru ve yanlış davranışların neler olduğunu irdeleyerek (Aklını Kullanarak) davranış ve kararlarında "serbest" bırakıldığı belirtilmektedir. Böylece insanlar verdikleri "kararlar" ile davranışlarına "yön verebilmekte" ve bu davranışları ile etkiledikleri her şeyin de buna karşı tepkiler (Yeni Etkileşimler) oluşturduğu görülebilmektedir. Buna göre insanların başlarına gelecek olan her türlü iyi veya kötü olayların esasen ve önceden "yazılı" olduğu ve ona göre gerçekleştiğinin düşünülmesinin “tam olarak” doğru olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu konuda bir örnek olarak genellikle kimin kiminle evleneceğinin zaten “belirlenmiş” ve “yazılmış” olduğuna inanılmakta ve bu durumun onların “kaderi” olduğu ifade edilmektedir. Ancak evlilik dahil insanların başlarına gelen her türlü iyi veya kötü olayın, insanların “Akılları” ile aldıkları kararlarına bağlı olarak fakat Allah'ın Evren'in yaratılışında ve sonrasında "İradesi" ile düzenlediği “kural ve koşullara" göre gerçekleştiğinin unutulmaması gerekmektedir. Bu durum Allah’ın her şeyi yaratan ve bilen olduğunun insanlara hatırlatılması için Ayetlerde “esasen yazılı" olarak ifade edilmektedir.
Nitekim Ayetlerde insanlardan kim zerre kadar iyilik veya kötülük yapmış ise yaşarken veya ölüm sonrasındaki ortamlarda onu göreceği belirtilerek karşılaştıkları olumlu veya olumsuz durumların ancak "kendi kararlarının" sonucu olduğu" bildirilmektedir.
Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. (93/7), (99/7)
Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. (93/8), (99/8)
Yüce Allah insanlara, başlarına gelen her türlü kötülük veya olumsuzluklarla karşılaştıklarında, yapmış oldukları "zerre miktar"" iyi işleri (hayır) ve kötü işleri (şer) unutarak "ben ne yaptım da bu başıma geldi" şeklinde şikâyette bulunmak yerine, Allah'ın "Ruhlarına" yerleştirdiği" tüm olumlu ve yararlı duygular ile Allah'ın "izni" ile Şeytanın "Ruhlarına" eklediği tüm olumsuz ve kötü duygular çerçevesinde "Akıllarını" kullanarak aldıkları “kendi” kararlarının, esasen yürümekte olan Evren ve yeryüzünün "düzeni" ile ilgili "kural ve koşullarına" göre "olması gerektiği şekilde" sonuçlandığını ve başka türlü sonuçlanmasının mümkün olmadığını düşünmelerini ve bütün kararlarında bu hususu unutulmamaları hatırlatmaktadır.
Bu nedenle İnsanlardan, bu durumu anlayıp Yüce Yaratanın kendisini "Akıl Unsuru" ile donattığını idrak ederek, aldıkları "kararlarını" ve ona göre yaptıkları "davranışlarını" irdelemesi ve her konuda "faydalı" ve "İyi" olan yolu kendisinin bulması beklenmekte ve bu kararlarından ve davranışlarından mutlaka "sorumlu tutulacaklarına" dikkat çekilmektedir.
Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir, yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız. (70/93), (16/93)
Böylece "Akıllı" insanların "Akıllarını" kullanmalarının ne kadar önemli olduğu hatırlatılmaktadır.
Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir, kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. (65/15), (45/15)
Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? ne kötü hüküm veriyorlar! (65/21), (45/21)
Görüldüğü gibi insan dünya hayatında serbest bırakılmış ve burada kendisine verilmiş olan görevi hatırlayıp iyi işler yapanlar ile bu konuya aldırmayıp nefislerine göre yaşayanların yaptıklarının sonuçlarının tamamen kendilerine etkili olacağı çok net olarak belirtilmektedir. Buna göre kim iyi iş yaparsa faydasının ve kim de kötülük yaparsa zararının kendine olduğunu ve sonra herkesin Allah'a (Rabbinize) döndürüleceği bildirilmektedir.
Bu durumda insanın dünya hayatında bir anlama ve değerlendirme yapmak için bulunduğunun elde ettiği bilgi ve ipuçları ile anlaması gerekir. Hangi millet veya dinden olursa olsun bu günkü bilgi ve iletişim çağında ve gelecekteki çok daha ileri bilgi ve iletişim ortamında insanların bu düzeye İslam ile çıkabileceklerini anlamaları gerekecektir. Sonuçta eldeki imkanları ile bu değerlendirmeleri yapıp yapmadığı kendisinden sorulacak ve ona göre yeni hayatına başlayacaktır.
Bu değerlendirmelerle ilgili bir “örnek” olarak Musa Peygamber ile Allah tarafından kendisine “bir rahmet verilmiş ve ona bir ilim öğretilmiş” olan bir “Kul” arasında geçen olaylar anlatılmaktadır. Bu kul “Hızır” olarak tanınmaktadır.
Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. (69/65), (18/65)
Musa ona: “Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi. (69/66), (18/66)
Dedi ki: “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.” (69/67), (18/67)
“Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” (69/68), (18/68)
Musa: “İnşaallah, dedi, sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.” (69/69), (18/69)
“Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” dedi. (69/70), (18/70)
Bunun üzerine yürüdüler, nihayet gemiye bindikleri zaman o gemiyi deldi. Musa: “Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen büyük bir iş yaptın!” dedi. (69/71), (18/71)
“Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi. (69/72), (18/72)
Musa: “Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme; işimde bana güçlük çıkarma” dedi. (69/73), (18/73)
Yine yürüdüler, nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha!
Gerçekten sen fena bir şey yaptın!” (69/74), (18/74)
“Ben sana, benimle beraber sabredemezsin, demedim mi?” dedi. (69/75), (18/75)
Musa: “Eğer” dedi, “Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan mazeretin sonuna ulaştın.” (69/76), (18/76)
Yine yürüdüler, nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler, ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar,
hemen onu doğrulttu, Musa: “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi. (69/77), (18/77)
Şöyle dedi: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır, şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim." (69/78), (18/78)
"Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. onların arkasında, her gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı." (69/79), (18/79)
"Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk." (69/80), (18/80)
"Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin." (69/81), (18/81)
"Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve
Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur." (69/82), (18/82)
Ayetlerde açıklanan olaylar ile insanlara Kader ve Gelecek konusunda ancak Allah’ın bilgi sahibi olduğuna ve meydana gelen olaylarda Allah’ın takdir ederek "düzenlediği" bu ortama ait "kural" ve "koşullara" göre bir “Neden” bulunduğuna bu nedenle Allah’a teslim olunmasına ve başa gelen "kötü" olayların (Musibet) bu kural ve koşullara göre gerçekleştiğinin unutulmaması, ayrıca bu "kötü" olayların kendileri için bir “Hayır” veya "İyilik" olabileceğine inanılmasının gerektiği örnek bir "canlandırma" olarak anlatılmaktadır.
Buna göre, Ayetlerde anlatılan ve Allah'ın "rahmet" verdiği ve "ilim" öğrettiği kişi tarafından verilen "kararların" ve yaptıklarının sonucunda meydana gelen olayların, bu kişinin yaptıklarının "önlenmesinin" mümkün olmadığı belirtilmekte ve anlatılan olaylardaki kişiler açısından onların "Kaderi" olarak meydana geldiği anlaşılmaktadır. Ancak aynı zamanda meydana gelen "sonuçların" bu kişinin verdiği kararların bu ortamda geçerli olan kural ve koşullara göre gerçekleştiği açıklanmaktadır.
Örneğin teknenin delinince "kusurlu" hale gelmesi ve böylece zalim kralın (Yöneticinin) onu gasp etmekten vaz geçmesi tekne sahibi için önce bir "zarar" olmakta fakat teknenin elinden alınması önlenerek sonuçta teknesini kaybetmemesi nedeniyle aslında tekne sahibi için olumlu bir sonuç meydana gelmekte ve bu olay tekne sahibinin "kaderi" olmaktadır. Bu durumda tekne sahibinin aslında bu zarara uğradığı için "şükredeceği" bir sonuç meydana geldiği belirtilmektedir.
Bu "örnekte" üzerinde durulması gereken asıl konunun "ilim öğretilmiş" olan kişinin yaptığı uygulamaları "yönlendiren etkenin" ne olduğudur. Zira insan herhangi bir eylemde bulunurken o eylemin bu ortamda geçerli olan kural ve koşullara göre çok çeşitli ve "geri dönülemez" etkilerinin olacak ve böylece "etkilenen" şeyler de bu ortamda geçerli olan kural ve koşullara göre geri dönülemez ve önlenemez "tepkiler" verecekler ve sonuç olarak bu ortamın sona ereceği zamana kadar uzanan bir "etkileşim zinciri" meydana gelecektir. Bu nedenle "İnsanın Kaderi", insanın bir şey için karar verirken aklını kullanıp kullanmaması olarak da tanımlanabilir. İnsan "Aklını" kullanırsa, Akıl ona Allah'ın bir lütfu olduğundan, genellikle onun için yararlı sonuçlar doğuracak etkileşimleri başlatacak, akdi halde ise yani aklını kullanmadan "nefsine" karşı duramayıp duyguları ile (Şeytan Dürtülerine göre) davranırsa, bu defa onun için zarara uğrayacağı sonuçlara neden olacak etkileşimlere yol açacaktır. Bu nedenle insanlara her konuda ve özellikle "yaratılış" ve "Tek yaratıcı Güç" ile ilgili konularda verecekleri kararlarında "kendilerine bildirilen" zararlara uğramamak için akıllarını kullanmaları hatırlatılmaktadır.
Bu durumda Ayetlerde açıklanan "ilim öğretilen" kişinin Allah'ın "telkinleri" ile davrandığı anlaşılmaktadır. Bu da insanların Allah'a olan "bağı" ve "inancı" açısından önemli bir duruma işaret etmektedir.
Zira "Aklını" kullanıp tüm "yaratılışları" gerçekleştiren ve "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah'a inanarak Allah'tan her "işi" için "yardım" dileyen (dua eden) insanların bu "inanç" ve "Allah'a İman" nedeniyle yararlı sonuçlara neden olacak kararlar vermesinde ve eylemlerde bulunmasında "Akıl" unsuru daima üstün gelecek ve ona yardımcı olacaktır. Bu durum "Dua" etmenin insanlara nasıl olumlu etkilerinin olabileceğini açıklamakta ve bütün insanlardan Allah'a (doğru yola) yönelmeleri beklenmektedir.
Diğer taraftan Yüce Allah ölüm korkusu nedeniyle kendilerinden beklenenleri yapmaktan kaçınmaya karar verenlere işaret ederek bazı uyarılarda bulunmaktadır.
Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi. Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez. (87/243), (2/243)
İnsanlar bu ortamda bir gün "öleceğini bilen" tek canlıdır. Bu durum insanların Allah'ın bu ortam dahil bütün "yaratılışı" gerçekleştiren "Tek Yaratıcı Güç" olduğunu ve yeryüzünde Allah'ın "halifesi" olarak Allah'ın adına faaliyette bulunduğunu "anlayabilmesini" sağlamak üzere, Yüce Allah'ın onlara lütfettiği "Akıl" unsuruna sahip olmalarının doğal bir sonucudur. Bu anlayışa ulaşabilen Allah'a inanıp O'na iman eden (Mümin) insanlar, bu ortamdaki ölüm olayının "yaratılışın doğal bir aşaması" olduğunun ve bu ortamda "bir süre" bulunduklarının "bilincinde" olduklarından kendilerinden beklenen işlemleri yaparken her an ölümle yüz yüze gelebileceklerini de bilmekte ve başlarına gelecekleri "kabul etmektedirler".
Ayette Allah'a olan inançları nedeniyle veya diğer siyasi ve ekonomik nedenlerle diğer “toplumların” saldırısına maruz kalan toplumunu, sayıları yeterli (binlerce) olmasına rağmen, "ölüm korkusu" nedeniyle savunmaktan kaçınmaya çalışanlar (yurtlarından çıkıp gidenler) örnek olarak gösterilmekte ve bu düşünceleri ve hareketleri nedeniyle "ölün o zaman" ifadesi ile azarlanmaktadırlar.
Ayette "yurtlarından çıkıp gidenler" olarak ifade edilenler sadece saldırıya uğrayan toplum bireyleri olarak düşünülmemelidir. Buna göre, insanlardan "birey" olarak kendisine yapılan uyarı, öğüt ve önerileri dikkate alarak kendisinden "istenen" işleri yerine getirmesi ve bunu yaparken Allah'ın "yaratılış" olgusu ile oluşturduğu "düzen" ve "dengeleri" gözetmesi beklenmektedir. Şayet insanların "ölüm korkusu" nedeniyle bütün bunlardan "kaçması" halinde Allah'ın "yaratıcılığı" ile oluşturduğu "düzen" ve "dengelere" bir anlamda "karşı gelinmiş" olacaktır. Ancak yine de insanlar başlarına geleceklerden kaçamayacaklardır.
Bu tür davranışlar sonucunda da toplum düzeninin ve yapılacak işlerin aksamasına yol açılacağına işaret edilerek insanlara bu ortamdaki "her şeyin" Allah'ın "yaratıcılığı" ile oluşturduğu "düzen" ve "dengelere" bağlı olduğunu, buna göre “doğal” olan "ölüm” olgusunu idrak edip "ölüm korkusunu" yenmeleri öğütlenmektedir. Böylece onlardan istenen görevleri yapabilecekleri, "doğru yolu" bulabilecekleri ve Allah'ı tanıyıp O'na teslim olunacağı "anlayışına" ulaşabilecekleri, yani mecazi anlamda Allah'ın onları "yeniden diriltmiş" olacağı bildirilmektedir.
Muhammed Esed tefsirinde bu konuda benzer bir yorum yapılmaktadır.
"Fiziksel ölüm korkusunun milletlerin ve toplumların ahlaken ölümlerine yol açacağı ve aynı şekilde, onların yeniden doğuşlarının (yahut, "hayata geri dönüşlerinin") ölüm korkusunu yenerek ahlaki konumlarını yeniden kazanmalarına bağlı olduğu gerçeğinin bir tasviri."
Bakara suresi Bakara oku Bakara arapça türkçe (kuran.gen.tr)
Yapılan bu uyarı ve açıklamalar sonucunda "Akıllı İnsanlara", ölümden kaçmak için korku ve endişe ile yaptıkları şeylerin bu ölümü engelleyemeyeceğini, buna benzer olarak ölümü hissettikleri bir anda da Allah'ı anarak O'na sığınmaları ile "Mucizevi" bir şekilde bu korku ve endişelerden kurtularak bir anlamda "hayata dönecekleri" hatırlatılmaktadır.
Burada İnsanlara önemli bir öğüt verilmekte ve "akılları" ile tehlikeli gördükleri durumlar için önlem almaları hatırlatılmaktadır. Bu önlemleri düşünmemeleri ve önlem almamaları sonucunda insanlar beklemedikleri kötü sonuçlarla karşılaşabilirler. Ayrıca önemli bir husus olarak, alınan önlemlere rağmen Allah'ı ve O'ndan yardım isteneceğini unutarak, çok büyük korkular ve endişeler ile tehlikelerden bilinçsiz bir şekilde kaçmaya çalışmanın bir fayda sağlamayacağına işaret edilmektedir.
Bu bağlamda Prof. Dr. Hüseyin ATAY tarafından yapılan yorumda “Kaderin” insanın yaratılmasından önce nasıl hareket edeceği ne yapacağı ve ne olacağı değişmez bir surette yazılmış, çizilmiş olmadığı ifade edilmektedir.
“…Eğer “kader” insanın yaratılmasından önce nasıl hareket edeceği, ne yapacağı ve ne olacağı değişmez bir surette yazılmış, çizilmiş, manasına alınırsa, biz Kur’an’da böyle bir kaderin olmadığını söyleyeceğiz.” (ss.143) “Kur’an’da kader kelimesi ve birçok türevleri kullanılıyor, ancak türemişlerin hiçbiri imanla ilgili değildir. Kader kelimesi ve türevleri evrenin maddi ve sosyal ölçümleme kanunlarını (sünnet-i ilahiye) anlatıyor. İnsanın özgür iradesiyle ilgili ve alakalı değildir.” (ss.6) “… Kaderin olduğu yerde özgür irade olmaz. Özgür iradenin olduğu yerde de kader yoktur. Kaderin varlığı hem insanlığı hem de vahyi temelinden yok eder. İnsanı hayvan gibi sorumsuz yapar…. Kadere iman var demek, insanın özgür iradesi yok demektir. Allah’ın onun alnında yazdığından başka bir şey yapamaz demektir. İnsanın bütün işlerini Allah yapar demek, Allah’a iftiradan başka bir şey sayılmaz. Bütün Müslümanları asırlarca perişan eden sorumsuzca davranmalarının sebebi bu yanlış inançtır. Bu yanlış inancın cezasını çekiyorlar. Memlekette ve İslâm dünyasında bu kadar akıl almaz bozuklukların ve bozgunculukların baş nedeni kadere inanmanın getirdiği sorumsuzluk duygusundan başka bir şey değildir.…” (ss.8,150,151) “Kader yok, özgür irade var. Özgür irade yoksa, dinde yoktur. Kur’an-ı Kerim’de kader’e inanmak yoktur.” (ss.150). Prof. Dr. Hüseyin ATAY, “Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu”
hüseyin atay kur'an'da iman esasları pdf indir - Google'da Ara
Yüce Allah bazı insanların gerçekleştirdikleri her şeyin sadece "kendi kararlarının" sonucu olduğuna işaret ederek uyarılarda bulunmaktadır.
Onun önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur, onların Allah'tan başka yardımcıları da yoktur. (96/11), (13/11)
Ayetteki ifadelerden sahip oldukları zenginlik, soyluluk, itibar gibi "dünyevî" güçleri ile istek ve niyetlerini gerçekleştirdiklerine inanan insanların önlerinde ve arkalarında onları koruyan "takipçiler" bulunduğu belirtilerek elde ettikleri her şeyin ancak kendilerinin "güçleri" ile gerçekleştiğine inandıkları ve önceden belirlenmiş bir "Kadere" inanmadıkları anlaşılmaktadır.
Yüce Allah bu düşüncede olanları bu düşüncelerini (özelliklerini) değiştirinceye kadar onların sahip olduğu düşünce yapısını ve davranışlarını değiştirmeyeceğini, böyle düşüncelere sahip olan bir topluma kötülük "dilediğinde" artık onun için geri çevrilme diye bir şey olmadığını ve onların Allah'tan başka yardımcılarının da bulunmadığını açıklanmaktadır.
Ayetteki insanların "önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler bulunması" ifadesi ile, insanların istek ve niyetlerini "Allah'ın Emrinden" bağımsız olarak yani Allah'ın bu ortamın sürdürülmesini sağlamak üzere düzenlediği kurallara ve koşullara (Allah'ın Emrine) tabi olduklarını düşünmeden ve sadece sahip oldukları zenginlik, soyluluk, itibar gibi her türlü dünyevî güçleri ile gerçekleştirdiklerine inandıklarına dikkat çekildiği anlaşılmaktadır.
Nitekim bazı tefsirlerde bu şekilde düşünenlerin yaptıklarından dolayı “önünden ve ardından gelen takipçilerin” kendilerini Allah’ın gazabından koruyacağını varsaydıkları ancak Allah'ın bunu bildiğine işaret edilmektedir. Diğer bir ifade ile önünde ve arkasında koruyucular olduğunu ve yaptıklarından ötürü kendisinin korunacağını varsayarak her şeyi kendi gücüyle yaptığını iddia eden ve şöhretiyle birtakım korumaları etrafında taşıyıp ta korunduğunu düşünen insanların Allah’ın emrinden kaçamayacakları, Allah’ın; onların bu sapmış düşüncelerini de bildiği belirtilmektedir.
İslamoğlu Tef. Ders. RA’D SURESİ (01-18)(79) | KURAN MEAL TEFSİR (DERLEME)
Buna göre bu inanışta olanlar her şeyin önceden belirlenmiş bir "kadere" bağlı olmadığını düşünmekle birlikte her şeyi sadece kendi "kararları" ve “güçleri” ile yaptıklarını ileri sürmektedirler.
Halbuki insanların kendi "iradeleri" ve "kararları" ile elde ettiklerine inandıkları bütün bu zenginlik, soyluluk, itibarın aslında Allah'ın Evren ve Dünya ortamının sürdürülmesini sağlamak üzere düzenlediği ve hiçbir gücün etkileyemeyeceği veya değiştiremeyeceği kurallar ve koşullar (Allah'ın Emri) ile mümkün olduğu ve bu "gerçeğin" insanlarca ancak "Akıl" kullanılarak anlaşılabileceği çok sayıdaki Ayetlerde bildirilmektedir.
Bu durumda yukarıda ayrıntılı olarak değinildiği gibi aslında insanlar her şeyi "Allah'ın Emri" ile Evren ve Dünya ortamında düzenlenmiş olan kural ve koşullar çerçevesinde "gerçekleştirmekte" ve böylece gerçekleşen her şey o andan sonra insanlar açısından gerçekleşmiş bir "Kader" olmaktadır.
Bu konuda verilen örneklerden ve yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Evren ve Dünya ortamında canlı ve cansız her şey birbirleri ile devamlı olarak "Etkileşim" halindedir. Buna göre Yüce Yaratan'ın "İlmi" ile gerçekleştirdiği bu etkileşimlerin sebep olduğu hiç "Değişmeyen" ve "Kaçınılmaz" durumlar ve olgular, "Allah'ın Kanunları" ya da bilimsel olarak yapılan çalışmalarda "Doğa Kanunları" olarak tanımlanmaktadır. Bu durum bir bütün olarak Evrenin ve Evrenin bünyesinde var olan her şeyin "Kaderi" olmaktadır ve Evrenin ilk yaratılışı (Büyük Patlama) ile başlamıştır ve sona ereceği zamana (Kıyamet) kadar "Her An" sürecektir.
Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O, her an yaratma halindedir. (97/29), (55/29)
Yüce Allah, böylece Evrenin yaratılışındaki "Gerçek Sebebin" Evren ve Dünya ortamının nasıl ortaya çıktığı ve nasıl bir "Düzene" sahip olduğunun kendilerine "Akıl" verilmiş olan "İnsanlar" tarafından incelenerek bunların ve kendilerinin "Yaratılışlarındaki" özelliklerin de anlaşılması, böylece "Yaratıcı" ile ilgili "Gerçekleri" anlamaları ve O'nu algılamaları olduğunu bildirmektedir. Bütün Akıllı İnsanlardan bu "Gerçek Sebebi" ve "Yaratıcıyı" anlamaları ve O'na teslim olmaları beklenmektedir.
Bu "gerçeklerin" anlaşılması ancak bütün insanlara iletilmiş olan Ayetlerin dikkatlice incelenmesi ve kendilerindeki özellikleri (inanışlarını) onlara göre "değiştirmesi" ile mümkün olabileceği ve kendilerindeki bu inanışlarını değiştirinceye kadar Allah’ın onlarda bulunan bu inançlarını değiştirmeyeceği, böylece "kötülük" dilediği toplum için artık geri çevrilme diye bir şey olmadığı ve onların Allah'tan başka yardımcılarının da bulunmadığı bütün insanlara ve özellikle inkar edenlere ihtar edilmektedir. Bu nedenle toplumlara ve insanlara özellikle son uyarıcı olan Hz.Muhammed ile bildirmiş olduğu uyarı, öğür ve önerilerini (Kur'an) Akıllarını kullanarak okumaları ve kendilerine iletilen "gerçekleri "anlayıp "kendilerindeki özellikleri değiştirmeleri" önerilmektedir. Buna göre bütün insanlardan ve inkâr edenlerden, ne yaparlarsa yapsınlar gizledikleri niyetlerinin ve işlerinin Allah'tan gizli kalmayacağına işaret edilmekte ve yapılan bu uyarıları dikkate alarak durumlarını gözden geçirmeleri istenmektedir.
Başa Gelenler (Neden Ben?)
Günümüz İnsanlarının yaşamlarında etkili olan “anlayışlarında ve inanışlarında” bütün insanlara 1400 yıl önce Kur'an Ayetlerinde bildirilen ve insanların "Ruhları" ile "birlikte" ve "bütünleşmiş" olan "Allah" gerçeğinin genellikle anlaşılmadığı görülmektedir. Zira insanların büyük bir bölümü Evren'in ve insanların yaratıcısı olarak "erişilemez" ve "insan üstü" bir “Güç” bulunduğu düşünmelerine rağmen, bu gücü "insani" bir şahsiyet olarak ya da “insan olarak görünen” bir “tanrı” olarak ifade etmekte ve her şeyin bu tanrının “gözetiminde” ve “yönetiminde” olduğunu varsaymaktadırlar.
Bu tür bir yaklaşımın “Akıllı İnsanlardan” önceki eski çağlara ait çok tanrılı dinlerden esinlendiği söylenebilir. Bu tür "tanrı" ve “insan tanrı” anlayışının, geçmiş dönemlerde insanlara “gönderilmiş” olan Allah’ın “Uyarıcı Elçileri” niteliğindeki “Peygamberlerinin” öğretilerinin zamanla asıl amacında sapmaların meydana gelmesi sonucunda bir yanda “Yaratıcı Güce” inanmakla birlikte, Allah'ın bütün insanlara olan uyarı, öğüt ve önerilerini bildirmekle görevlendirdiği bazı Peygamberlerinin ve yakınlarının da "Tanrı" olarak tanımlanması (Tanrının Oğlu) ve aşırı ölçülerde "kutsallaştırılmaları" ile ortaya çıktığı düşünülebilir. Bu durum özellikle Hristiyan inancında "Göklerdeki Babamız" ve "Baba, Oğul, Kutsal Ruh" olarak ifade edilmektedir.
Ancak “Dua Edilmesi” bölümünde de belirtildiği gibi, Ayetlerde duaların sadece “Tek Yaratıcı Güç olan ve aslında insanların "Ruhlarında" hissettikleri "Allah’a" yapılması ve Allah’ ayrı bir "insani şahsiyet" olarak hitap edilmemesi bütün insanlara bildirilmektedir.
Çünkü sanki bir diğer "insandan" yardım istenir gibi Ayetlerde açıklanan Allah kavramı dışında "İlah" veya "Tanrı" olarak düşünülen bir "şahsiyete" hitap edilerek onlardan "yardım" talep edilmesi ve isteklerde bulunulması, Allah kavramının, insanlara Ayetlerle bildirilen bunca “delile” rağmen, "anlaşılamamış" olduğu anlamına gelmekte ve Allah yanında başka bir gücün bulunduğunun kabulü olmaktadır. Bu durum çok sayıdaki Ayetlerinde "Allah'a Ortak Koşmak" olarak tanımlanmakta ve bu durumda olanların ölüm sonrasındaki ortamlarda "azap" görecekleri ve "affedilmeyecekleri" bildirilmektedir.
Bu nedenlere göre bütün insanların ve özellikle hiçbir şeye inanmayanların Kur'an Ayetlerini dikkatle inceleyip “Allah” ile ilgili "gerçekler" üzerinde düşünmeleri ve kendilerine gösterilen “delillere” dayandırılarak bildirilenleri "Anlamaya" çalışmaları önem taşımaktadır. Zira böyle yapılmadığı takdirde insanlar istek ve dileklerini “Tek Yaratıcı Güç” olan Allah’a değil fakat “tanrı” olarak tanımladıkları “şeylere” veya "insanlara" dua ederek iletmiş olacaklardır. Bu durumda “tanrının” ve tanrı olarak düşündükleri "insanların" yapılan duaları "dilediği gibi” karar vererek sonuçlandırdıklarına inanılmaktadır.
Bu anlayışa sahip olan insanlar dualarının gerçekleşmemesi halinde ya da hiç beklenmedik bir zaman hiç beklenmedik bir şekilde zarar veya acı veren bir durum ile karşılaştıklarında genellikle bu durumun yaptıkları hata veya işledikleri günahlar nedeniyle “tanrının” kendisini “cezalandırması” olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle de kendi anlayışlarına göre hata veya kötü bir şey yapmadıklarına inananlar dualarının gerçekleşmemesi durumunda veya örneğin çocuğunun özürlü olması veya tedavisi olmayan zehirlenme ya da hastalık gibi başlarına "kötü" olaylar (Musibet) geldiğinde "neden ben" diyerek "tanrılarına" bir çeşit "sitemde" bulunmaktadırlar. (Bu konu ile ilgili olarak “Sıra dışı Yaratılışlar-Doğuştan Bedensel ve Zihinsel Özürlüler” bölümünde ayrıca bilgi bulunmaktadır.)
Allah’a iman etmiş olanların da başlarına gelen her türlü “kötü” durumlar yüzünden veya dualarının gerçekleşmemesi nedeniyle benzer şekilde Allah’ın onları “cezalandırdığını” düşündükleri söylenebilir. Ancak iman edenlerin daha çok Yüce Allah’ın kendilerini "doğru yola" yönelebilmeleri için bir "uyarısı" olduğunu düşündükleri görülmektedir.
Bu varsayımlar dikkate alındığında “Allah” kavramının anlaşılamamış olması yüzünden karşılaşılan “olumsuz” durumun “tanrının” kendisini “seçerek” ve ona “özel” olmak üzere verdiği “karar” olarak veya “cezalandırma” olarak değerlendirildiği görülmektedir.
Bu tür değerlendirmelerin doğru bir yaklaşım olmadığı söylenebilir. Zira "İnsanlar" beklemedikleri bir “olumsuz” durum ile karşılaştıklarında genellikle "şayet bu olumsuz durumun olacağını önceden bilselerdi sonuç böyle olmazdı" veya “şayet şöyle yapsalardı ya da yapmasalardı böyle olmazdı” diyerek yorum yapmaktadırlar. Buna göre insanlar başlarına gelen “kötü” şeyleri sahip oldukları “inançlarının” ve “bilgi birikimlerinin” etkileri ile yorumlamaktadırlar.
Burada tüm insanlarda bulunan bir özellik hatırlatılmaktadır. İnsanlar beklemedikleri bir olumsuz durum ile karşılaştıklarında şayet bu olumsuz durumu önceden bilselerdi önlem alabileceklerini ve sonucun böyle “kötü” olmayacağını düşünmektedirler. Benzer şekilde aldıkları önlemlerin yerinde, zamanında veya yeterli olmaması nedeniyle bir olumsuz duruma engel olamadıklarında da “keşke” ile başlayan büyük “pişmanlık” duymaktadırlar. Bu durum özellikle alınan eğitimler, girilen işler veya yapılan evlilikler gibi konularda sonradan karşılaşılan durumlar nedeniyle ortaya çıkmakta ve bu durumun neden kendi başına geldiği sorgulanmaktadır.
Ancak evlilik dahil insanların başlarına gelen her türlü iyi veya kötü olayın, insanların “Akılları” ile aldıkları kararlarına bağlı olarak fakat Allah'ın Evren'in yaratılışında ve sonrasında "İradesi" ile düzenlediği “kural ve koşullara" göre gerçekleştiğinin unutulmaması gerekmektedir. Zira bu anlayış, kazalar, doğal afetler veya sonradan pişmanlık duyulan kararlara göre başa gelenler gibi her türlü olumsuz durumların en ayrıntılı bir şekilde incelenerek nasıl meydana geldiklerinin belirlenmesi ve elde edilen sonuçların “gelecekte” karşılaşılacak benzer durumlarda kayıp ve zararların en aza indirilmesi açısından çok önem taşımaktadır.
Böylece bütün insanlara “neden ben” sorusunu sormalarından önce bir sorun ile karşılaşma ihtimalini en aza indirmek için “Akıllarını” kullanarak ve sonucunu düşünerek karar vermeleri ve ona göre ihtiyatlı ve itinalı olarak eylemde bulunmalarının gerektiği hatırlatılmaktadır. Ayetlerde yer alan açıklamalara göre karşılaşılan herhangi bir “olumsuz” durumun asıl nedeninin “başına gelen” tarafından “yaptıklarını gözden geçirmesi” için bir “uyarı” olduğu anlaşılmaktadır. Böylece beklenmedik olumsuz bir durumla karşılaşan kişi yaptıklarını yeniden gözden geçirerek muhtemel sonuçlarını tahmin edebilecek ve sonraki davranışlarında mümkün olan önlemleri alarak istenmeyen durumlardan kaçınabileceklerdir.
Bu durumda Allah'ın Evren'in yaratılışının ve Evren’de ve yeryüzünde her an meydana gelen her türlü olay ve oluşumların sürdürülmesinin, "İradesi" ile düzenlediği “kural ve koşullara" göre (Allah’ın Kanunları) gerçekleştiği ve Evren sona erinceye kadar da bu “Kanunlara” göre gerçekleşeceği şeklinde anlaşılıp yorumlanması gerekmektedir.
Buna göre insanların başlarına her türlü kötülük veya olumsuzlukların esasen ve önceden "yazılı" olduğu ve ona göre gerçekleştiğinin düşünülmesi “tam olarak” doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda insanların yapmış oldukları işleri unutarak başlarına gelenler için "ben ne yaptım da bu başıma geldi" şeklinde şikâyette bulunmak yerine, "Akıllarını" kullanarak aldıkları “kendi” kararlarının, esasen yürümekte olan Evren ve yeryüzünün "düzeni" ile ilgili olan ve “Allah’ın Kanunları” olarak özetlenen "kural ve koşullara" göre "olması gerektiği şekilde" sonuçlandığını ve başka türlü sonuçlanmasının mümkün olmadığını anlamaları ve “özgür iradeleri” ile alacakları bütün kararlarda bu hususu asla unutmamaları gerekmektedir.
İnsanın "Özgür İrade" sahibi olup olmadığı özellikle dinsel inançlar açısından daima tartışma konusu yapılmıştır. Bu önemli düşünürlerden Baruch Spinoza (1632-1677) ve Immanuel Kant (1724-1804) tarafından ileri sürülen görüşlerde sonuç olarak insanın özgür irade kullanabileceğine işaret edilmektedir.
“Spinoza insan için herhangi bir istenç ya da irade özgürlüğünden söz edilemeyeceğini, insanın arzu ve korku gibi tutkular tarafından yönlendirilmeden rasyonel biçimde kararlar alıp eylemde bulunması durumunda özgürleşebileceğini ifade etmektedir. Tanrıyı zorunlu ve özgür varlık olarak nitelendiren Spinoza için zorunluluk ve özgürlük sadece Tanrıya mahsustur. Spinoza’ya göre insan, birtakım duygulara sahip olduğundan ötürü özgürleşememektedir. İnsanın özgürleşmesinin biricik yolu Tanrısal düzeni, sezgisel olarak kavramaktan geçer. Spinoza için akıl, doğa yasasının zorunluluğunun bilincinde olan bir akıl olarak karşımıza çıkmaktadır. Kant’ta ise bu durum kendi kendinde yasa koyan akıl olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kant, insanın akıl aracılığıyla kendi eyleminin belirleyicisi olduğunu, bu bağlamda insanın özerk bir varlık olabileceğini ifade etmektedir. Özgürlük insan aklının ürettiği bir ide olarak karşımıza çıkmaktadır. Kant’a göre ancak ahlak yasasına uygun eylemde bulunabilen kişi, özgür olarak adlandırılabilir. Özgürlük, bireye özgü olan etik bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Spinoza, beden üzerinden aklı düşünerek özgürlüğü beden temelinde ilişkilendirirken, Kant ise özne üzerinden aklı düşünerek; özgürlüğü özne temelinde açıklamıştır.”
Bu görüşlerin, Kur'an’da insanların özellikle Allah'ı ve "Tek Yaratan" olduğunu anlamalarını sağlamak üzere, kendisini "Belirlemesinde" karşılaşacağı zorluklar, nedensellikler ve etkileşimler ile ilgili olarak yapacağı "Gözlemlere" göre "Karar" vermelerinde "Serbest" olduklarının defalarca belirtildiği, böylece "Akıl Kullanma" veya "Akıl Çalıştırma" gibi öneriler ile çelişmediği görülmektedir.
Nitekim Kur'an'da Allah'ın "Sınırsız Özgün İradesi" ve yeryüzündeki "Halifesi" olarak yaratmış olduğu insanın yaşamında vereceği kararlara ait iradesinin nitelikleri hakkında açıklamalar bulunmaktadır.
Kur'an'da 139 defa değinilen irade kavramının yer aldığı Ayetlerin önemli bir kısmında Allah'a ait olan "İlahi İradenin" mutlak, özgür ve önüne geçilemez olduğu, insanların iradesini Allah'a ait olan "İlahi" iradesine ait konularda sınırlandığı, belirtilmektedir. Buna göre insanlar açısında hayır (iyi) veya şer (kötü) olarak olup biten her şeyin Allah’ın "İlahi İradesi ile Evren ortamı için düzenlediği kural ve koşullara göre gerçekleştirdiği, Allah'ın iradesinin mutlaka amaçlı, anlamlı, özel bir nedene dayalı (hikmetli) ve adil olduğu ve insanlar için asla zulmü, kötülüğü ve zorluğu amaçlamadığı, ayrıca insanın iradesinden söz eden Ayetlerde insanların iradelerinin bu ortamdaki yaşamlarına dair her türlü istemelerini ve beklentilerini kapsadığı, özellikle erdemli olma ile ilgili (Ahlâkî) Ayetlerde insanın iradesinde serbest olduğu belirtilmekte, bundan dolayı onun iyi şeyleri istemesinden de kötü şeyleri istemesinden de söz edilmektedir.
Ancak insan iradesinin Allah’ın sonsuz derecede özgür olan "İlahi" iradesinin kapsamı dışında olmak üzere sınırlandırıldığı, bu anlamda insanın iradesinin Allah'ın "izin verdiği" ölçüde "özgür olduğu" bildirilmektedir.
İRADE - TDV İslâm Ansiklopedisi
Bu durumda "yoktan yaratılış" ile ilgili "İlahi" irade dışında insanların "Akıllarını" kullanarak kendi serbest iradelerine göre bu ortamdaki iş ve işlemlerini yürütecekleri anlaşılmaktadır.
Nitekim konu ile ilgili Ayetlerde insanlara başlarına gelen şeylerin daima “kendi elleri ile işledikleri yüzünden” olduğu ifade edilmektedir. Bu durumda insanın kendi yaptığı olarak "kendi özgür iradesi" ile ve "akıllarını kullanarak" aldığı kararlara işaret edildiği anlaşılmaktadır. Zira Kur'an'da insanlara her vesile ile ve defalarca "akıllarını kullanmaları" gerektiği hatırlatılmaktadır.
Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir, Allah çoğunu affeder. (62/30), (42/30)
Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir, ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür! (62/48), (42/48)
İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler, şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler. (84/36), (30/36)
Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın, şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (94/22), (57/22)
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. (108/11), (64/11)
Yüce Allah insanların başlarına gelen herhangi bir kötülüğün (musibet) kendi elleriyle işledikleri yüzünden olduğunu ve Allah'ın bunlardan birçoğunu da bilmeden veya hata nedeniyle yaptıklarından ötürü "affettiğini" bildirmektedir.
Aslında "Kendi yaptıkları" ifadesi en açık anlamda "Aklın" kullanılıp kullanılmamasına işaret etmektedir. Evrenin ve dünyanın insanlarca "her an" deneyimlenen düzeni, asla değişmeyen sayısız "etkileşimlerden" oluşmakta ve bu etkileşimlerin gerçekleştirilmesini sağlayan sayısız "yasaları" yani (Allah’ın Kanunları) bulunmaktadır. Bu nedenle yeryüzünde yaşayan insanlar, bu ortamın nitelik ve özelliklerini tanımak, anlamak ve her türlü davranış ve işlerini akıllarını kullanıp ona göre yapmak durumundadır.
Örneğin tüm yapılaşma, ulaşım, beslenme, giyim ve diğer yaşama ait olaylar için bu kural geçerlidir. Esasen insan bu ortama uyum sağlamak için aklını kullanarak çözümler üreterek elde ettiği bilgi ve deneyimlerden, bunların oluş nedenleri ve sistematiği konularında kendini geliştirecek ve giderek ilk oluşumların nasıl oldukları konularında somut bilgilere ulaşacaktır. Her an çoğalan ve biriken bilgiler insanı ilk yaratılış, yaratılışın sistemi, düzenin devamı ve gelecek ile ilgili beklentiler açılarından sağlam gerçeklere ulaştıracak ve sonuçta kaçınılmaz olarak Allah'a ulaştıracaktır. İşte aklın kullanılmaması nedeniyle insanlar birçok istemedikleri sonuçlarla da karşılaşacaklardır. Buna göre elde ettiği bilgilerden mutlaka zarar göreceği belli olan bir duruma veya işe devam ederse, o zararı görecektir.
Aynı şekilde, Allah ve yarattıkları konusunda da gerek peygamberlerin gösterdikleri yolu benimsemeyen gerekse yol gösterici ve öğüt olarak gönderilen Kur'an ve önceki kutsal kitaplara aldırmayıp keyfine göre hareket eden ve Allah ile ilgili olarak bir düşünme zahmetine bile girmeden bu keyfi hareketlerini sürdüren insanlar ya önceden bilemeyecekleri bir fenalıkla karşılaşacaklar, kurdukları düzenleri bozulacak veya bireysel veya toplumsal bir felaket ile yüz yüze geleceklerdir.
Bu Ayetlerde ayrıca insanın "Nefsi" ile ilgili bir özelliğe de dikkat çekilmektedir. Buna göre insan kendi yaptıkları yüzünden bir olumsuzluk ye da felaket ile karşılaştığında hemen "Ümitsizliğe" düşmekte ancak o zaman ister isteme Allah'ı "Hatırlamakta" ve Allah'tan "Yardım" istemektedir. Buna karşılık insanların kendilerine bir iyilik geldiği zaman buna sevindikleri ancak her şeyin Allah'tan geldiğini “bilmedikleri” için Allah'a "Şükretmedikleri" bildirilmektedir. Bu nedenle insanların sadece bir olumsuzluk veya kötülük karşısında Allah'ı hatırladıklarına işaret edilerek Yaratan'a karşı "Nankörlük" yaptıkları hatırlatılmakta ve ancak Kur'an’ın bir bütün olarak okunarak değerlendirilmesi halinde bu tür hatalara düşülmeyeceği bu şekilde dolaylı olarak insanlara bildirilmektedir.
İnsanlar akıllarını kullanıp Yüce Yaratan'ı anlamaya ve Allah'ı algılamaya çalışırken duydukları, gördükleri, hissettikleri ve öğrendikleri şeylerden oluşan “bilgi birikimlerinden” yararlanmaktadırlar. Buna göre Dünya yaşamı sürecinde bazı şeylerden hoşlanmayacaklar ve onları sevmeyecekler, bazı şeylerden de hoşlanacaklar ve seveceklerdir. Ancak Yüce Yaratan Ayetlerinde yarattığı insanın nefisinin özelliklerini kendisine sık sık hatırlatmakta ve insanın sevdiği şeylerin her zaman onun için hayırlı olmadığına, buna karşılık, insanın sevmediği şeylerin de her zaman onun için hayırsız olmadığına işaret ederek bu gibi durumları ayrıca düşünmesi ve ona göre bir sonuca gitmesini öğütlemektedir.
Öte yandan Büyü yapanların "Allah'ın İzni Olmadan" hiç kimseye zarar veremeyecekleri hatırlatılmaktadır. Buna göre Allah, büyücülere bilinçli olarak inananlara büyücülerin ancak Allah’ın izni olursa zarar verebileceğini ve yaptıklarının kendilerine fayda değil zarar verdiğini insanların dikkatine getirmektedir.
Büyücülere inanıp onlara para vererek büyü yaptıran insanların da Ahiretten nasibi olmadığını, bu şekilde "Çok Kötü" bir karşılık ile kendilerini sattıklarını anlamadıklarını açıklamakta ve bu insanlara iman ederek kendilerini kötülükten korumaları karşılığında Allah tarafından kendilerine verilecek sevabın daha hayırlı olacağı hatırlatılmakta ve onlardan bu durumu bilmiş ve anlamış olmaları beklenmektedir. Bugün de çeşitli şekilde büyü yapılması ve büyü yapılmasının istenmesi insanlar arasında sürmektedir. Bu insanların verilen örnekleri değerlendirip yanlıştan dönmeleri gereklidir.
Yüce Yaratan ayrıca "İzni" olmadan insanlara hiçbir musibet isabet etmeyeceğini bildirmektedir. Buna göre büyü, sihir veya başka bir şekilde insanların diğer insanlar üzerinde "kötülük" yapmalarının o kadar basit ve "mutlaka" gerçekleşen bir durum olmadığına bütün insanların dikkatleri çekilmektedir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara ve yarattıklarına olan sevgi ve merhameti nedeniyle, daima inanan insanların kalbini "doğruya" yönelttiğini bildirmekte, bu nedenle de "izni" olmaksızın hiçbir musibetin isabet etmeyeceğini belirtilerek kim Allah'a inanırsa onu "doğru yola" yönlendireceğini açıklamaktadır.
Buna göre büyü ve benzeri yöntemler ile insanları etkileyip onları çıkarları için yönlendirenlerin Allah'ı İnkâr etmiş olacakları ve ebediyen ceza ve azap görecekleri, oranın gidilecek en kötü yer olduğu onlara ve bütün insanlara hatırlatılmaktadır.
Öte yandan Allah’ın inkâr edilmesi dışında günlük yaşamlarında insanların başlarına “kötü” olaylar gelmesi halinde bunlar üzerinde düşünmeleri önerilmekte ve bu durumun belki kendileri için daha "İyi ve Hayırlı" olabileceğini göreceklerini bildirmektedir.
Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (87/216), (2/216)
Görüldüğü gibi insanlara başlarına gelen bir kötü olayın onlar açısından her zaman olumsuz olarak düşünmemeleri zira belki bunun onlar için daha "İyi" ve "Hayırlı" olduğunu da dikkate almaları ve sevmedikleri bir durum karşısında bunun bütün sonuçlarını dikkate alarak üzerinde düşünmeleri ve belki de bu durumun onlar için daha iyi ve hayırlı olabileceğini de düşünmeleri önerilmektedir.
İnsanların bu ortamda yapageldikleri her türlü iş ve işlemlerin, Allah tarafından “yürürlüğe konulmuş” olan ve her şeyin gerçekleşmesini sağlayan kural ve koşullara (Allah’ın Kanunlarına) uygun olarak gerçekleştiği ve Allah’ın bunların tamamını “bildiği” çok sayıdaki Ayetlerde bildirilmektedir.
Bu nedenle sevmediği bir olay veya durum ile karşılaşan insanın hemen üzüntü ve umutsuzluğu kapılmaması ve bu durumu inceleyerek çıkış yollarını araması ve her türlü önlem ve tedbirleri aldıktan sonra Allah'a tevekkül etmesi, yani "başına gelenin" Allah'ın iradesi ile düzenlediği kural ve koşullara göre gerçekleşmekte olduğunu kabul etmesi; veya çok sevindiği bir olay veya durum ile karşılaştığında da hemen tüm benliği ile sevince kapılmaması, yine bu durumu inceleyip sükunetle karşılaması ve Allah'a tevekkül ederek Allah'a çok minnet duyarak "yüceltmesi" ve teşekkür (şükür) etmesi gerekmektedir.
Böylece insanlara başlarına gelen bir kötü olayı onlar açısından her zaman “olumsuz” olarak düşünmemeleri zira belki ilerideki zamanlarda bunun onlar için daha "İyi" ve "Hayırlı" olduğunu da dikkate almaları, çok sevindikleri bir durum karşısında da bunun üzerinde kibre kapılmadan Allah'ı "Yüceltmeleri" ve “Şükretmeleri” önerilmektedir. Zira Ayetlerde insanların karşılaştıkları kötü durumların ve felaketlerin, yaptıkları ile ilgili oldukları açıklanmaktadır. "Kendi yaptıkları" tabiri insanların karar ve davranışlarını "Akıllarını" kullanarak veya kullanmadan sadece duygularına göre gerçekleştirmelerini ifade etmektedir. Bu nedenle bütün insanlara bu ortamda yaptıkları iyi (hayır) ya da kötü (şer) işlerin ne kadar küçük veya az olursa olsun (zerre miktarı) yaşarken ve ölüm sonrasındaki “Ahiret” ortamlarında karşılığını göreceği bildirilmektedir.
Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. (93/7), (99/7)
Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. (93/8), (99/8)
Yüce Allah ayrıca yeryüzünde meydana gelen herhangi bir olayın ve insanların başına gelen herhangi bir musibetin gerçekleşmesinden (yaratılmasından) önce, bir kitapta yazılmış olduğunu, açıklamakta ve şüphesiz bunun "her şeyi yaratan tek güç" olan Allah'a göre kolay olduğunu hatırlatmaktadır.
Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın, şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (94/22), (57/22)
Buna göre bu Evren ve yeryüzü ortamında meydana gelen her olayın ve her şeyin Allah'ın "İradesi" olduğu ve "Arş" ortamındaki (Levh-i Mahfuz) Kitapta bulunduğu ifade edilmektedir.
Bu ifade ile Yüce Allah'ın Evren'in yaratılması, sürdürülmesi ve sonlandırılması ile ilgili her şeyin "İradesi" ile düzenlediği "kurallara" ve "koşullara" göre gerçekleştiği bir defa daha açıklanmaktadır. Evrenin Yaratılışı ve Değişmez Kurallar (Allah'ın Kanunları-Doğa Kanunları) bölümünde belirtildiği gibi Evrenin ve dünyanın insanlarca ancak “bir kısmı” bilinen düzeni, dengesi ve yasaları bulunmaktadır.
Bu durumda bu Evren ve yeryüzü ortamında yaşayan insanlar, bu ortamın nitelik ve özelliklerini tanımak ve akıllarını kullanıp ona göre iş yapmak durumundadır. Bu durumda yapılaşma, ulaşım, beslenme, giyim vs. gibi insanlarca yürütülen bütün konularda, bu ortamın "Yaratıcı" tarafından konulmuş olan "kural ve koşullar", diğer yaşama (Ahiret) ait olayların da Ayetler ile kendilerine bildirilen "gerçekler" çerçevesinde gerçekleştiklerinin ve "doğru" olduklarının her an dikkate alınması gerekmektedir.
Nitekim Yüce Allah, insanların yeryüzünde yaptıkları faaliyet nedeniyle çevresine zarar verdiğine dikkat çekmektedir.
İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın, belki de dönerler. (84/41), (30/41)
Zaman içinde bilgi düzeyleri ve bilgi birikimleri gelişen ve çoğalan insanlar bu bilgileri her zaman "Bütün İnsanlığın" rahat ve huzurunu daha iyi düzeylere çıkarmak için kullanmamakta ve taşıdıkları "Egoları" nedeniyle (nefislerine Uyarak) daima önce kendi "Çıkarları" için sonunu veya etkilerin "Düşünmeden" hareket etmektedirler. Bu durum Şeytan'ın insanların benliklerine etki edebilme kabiliyetini daima bu yönde kullanması ile de ilgili bulunmaktadır. Bu şekilde davranan insanların daima sonuçta bazı istemediği durumlarla karşılaşması kaçınılmaz olmaktadır. Ayette özellikle "Karada ve Denizde" olarak insanlar tarafından "Düzenin Bozulduğuna" işaret edilerek bu konulara dikkat edilmesi gerektiği, aksi halde bu yaptıklarının bir kısmını insanlara "Tattırılacağı" ihtar edilmektedir. İnsanlardan bir iş yaparken daima "Düşünmeleri" ve "Akıllarını Kullanmaları" önerilmekte ve onlardan yaptıkları yanlıştan bir "Zarara" uğramadan önce dönmeleri beklenmektedir.
Örneğin "yapılaşma" ile ilgili faaliyetlerde "deprem" olayının belirtilen kural ve koşullara göre meydana geldiğinin dikkate alınması ve bu konuda elde edilen bilgilere göre her an gerçekleşmesi mümkün olan bu olaya "dayanabilecek" nitelikte inşaat yapılması insanlardan beklenen davranış olmaktadır. Aksi halde "Akıllarını" kullanmayıp bu kural ve koşulları dikkate almadan "kendi elleri" ile yaptıklarının başlarına bir "musibet" getirmesi kaçınılmaz olacaktır.
Diğer bir örnek olarak bitkilerin bulundukları yere uyum sağlamaları gösterilebilir. Buna göre çevresi ile belli bir denge ve uyum halinde yaşamakta olan bir bitkiyi başka iklim koşullarının bulunduğu yere götürülmesi veya bitkinin bulunduğu yerdeki iklim koşullarında olağan dışı değişmelerin meydana gelmesi durumunda bitkinin tüm hücrelerindeki Atom Altı Parçacıklarının bünyelerinde bulunan "Bilinçli Enerji", tüm bitkiyi korumak ve yaşamını sürdürmek için tüm hücreler birbirleri ile muhteşem bir işbirliği kurarak bir bütün olarak hareket edecek ve bitkinin bu yeni ortama ve koşullara uyum göstermesi için azami gayreti gösterecektir. Yeni ortamın koşulları, bitkinin hücre bilincinde yazılı olan “limitleri” aşarsa bu gayretler boşa gidecek ve bitki ölecektir. Aksi halde, bitki yeni ortama ve koşullara uyum sağlayacak ve yaşamını buna göre sürdürecektir. Aynı zamanda bu yeni durum nedeniyle oluşturduğu bilgileri sonraki nesillerine (tohum vb.) aktaracak ve bu ortamda yeni gelen bitkiler ortama uyumlu olarak yaşayacaktır. Zira, hücrelerin "Genetik" yapılarına Atom Altı Parçacıklarında bulunan "Bilinçli Enerji" tarafından ne zaman neye karşı ne şekilde işlem yapılacağına dair bilgiler “kayıt edilmiş” bulunmaktadır.
Bu konuda insanlar açısından örnek verilmesi gerekirse, insan hep aynı yerde bulunmamakta, yaşamı boyunca çok sayıda yer değiştirmektedir. Böylece her an yeni bir iklim koşuluna maruz kalabilmektedir. Örneğin, Afrika çöllerinde doğan bir insanın 30 sene sonra kutup bölgelerinde yaşaması gibi bir durum söz konusu olursa, insan vücudundaki yaklaşık 140 trilyon hücrenin her birinin bilinci, tıpkı bitki örneğinde olduğu gibi hem birer birer ve hem de bir bütün olarak insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli uyum organizasyonunu yapar ve bu yeni ortama uyum sağlamaya çalışır. Burada bitkilerde olduğu gibi, her Afrikalı insanın bu konudaki limitleri diğeri ile aynı değildir. Her insanın limiti, vücut yapısının özellikleri birbirlerine benzese de diğeri ile aynı değildir. Fark, insanların düşünceleri ve bunlara göre yaptıkları ile doğrudan ilgilidir.
Nitekim Kader bölümünde de belirtildiği gibi insanların bu ortamdaki faaliyetleri ile ilgili olarak karşılaştıkları "etkilere" göre "Ruhlarındaki" duygularına (nefislerine) uygun olarak tepkiler vermektedirler. Ancak, insanlar bu faaliyetlerini kendilerine verilmiş olan 'Akıl' unsurunu “serbestçe” kullanarak yapmaktadırlar. Bu nedenle insanların karşılaşılan duruma göre meydana gelen "tepkileri" sadece yeni koşullara uyum sağlamakla ilgili olmamakta, çok daha karmaşık olmak üzere karşılaşacağı yeni ortam ve koşulların çok önemli bir bölümünün akıllarını kullanarak yaptıkları ile doğrudan ilişkili bulunmaktadır. Yani insan karşılaştığı her yeni ortam ve koşulların çok önemli bir bölümünün kendisinin aklını serbestçe (Özgür İradesini) kullanarak yaptığı faaliyetlerden kaynaklanmaktadır. Bu durum Ayette "elleri ile yaptıkları" olarak belirtilmektedir.
Öte yandan “cansız” olarak bildiğimiz tüm element ve maddelerde bulunan atom ve atom altı yapı da ortam değişikliklerine karşı tepki vermekte, limitleri içerisinde varlığını korumakta ve limitlerin aşılması durumunda yeni bir şekil almaktadır. Bu yapılarda da her türlü etkiye nasıl karşılık verileceği hazır bir işletim programı gibi yazılı bulunmaktadır. Bu "Gerçekler" dikkate alındığında Evren ortamında "Cansız" olarak nitelendirdiğimiz her şeyin aslında "Canlı" olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Zira onların "Kendiliğinden" ve “gözle görünür şekilde” hareket göstermemelerine rağmen onlar da her an karşılaştıkları her türlü "Etkileşime" karşı "Maddi" bünyelerindeki en küçük "Yapı" olan ve şimdilik "Atom Altı Parçacıklar" diye adlandırılan "Unsurlar" tarafından "Bilinçli" olarak yani "Bilerek" alınan "Kararlara" göre yapılarının devamlılığını sağlayacak yeni bir "Durum" geliştirmektedirler.
Bilindiği gibi İnsanlar deneyler ve incelemeler yaparak bu tür etki ve tepkiler öğrenmekte ve bunlardan elde ettikleri sonuçlara göre yeni maddeler üreterek dünyadaki yaşamlarını daha rahat ve konforlu bir hale getirmektedirler.
Atom Altı Parçacıkların durumlarının değişimi ve gelişimi yapılarındaki "öz" veya "cevher" ya da "sır" olarak tanımlanabilen bilinçli bir "enerji" tarafından gerçekleştirildiği dikkate alındığında Evrenin Canlı veya cansız tüm madde yapısının "Yaratıcısı" ile her an iletişim ve ilişki halinde olduğu görülmektedir.
Buna göre insanların “Akıl” ile yönlendirdikleri her türlü faaliyetlerde bulunurken ve özellikle bilimsel araştırmalar yaparken madde ve elementlerin atom ve atom altı yapılarında, bitkilerin hücrelerinde, insanların ve hayvanların hücrelerinde ve beyinlerinde veya sinir sistemlerinde yer alan “Bilinçli Enerjinin” karşılaşılacak her türlü “etkiye” karşılık olarak nasıl ve ne şekilde “tepki” verileceğinin esasen “Hazır Bilgiler” olarak bulunduğunu daima dikkate almaları gerekmektedir.
Ancak söz konusu atom ve atom altı yapılarındaki “bilincin” Yüce Yaratan ve “Tek Yaratıcı Güç” olan Ulu Allah'ın takdiri ile “orada” olduğu, ancak “Akıl” sahibi olan ve “Aklını” kullanan insanlar tarafından kendilerine Ayetler ile verilmiş olan ip uçları, örnek ve öğütleri iyi anlayıp değerlendirmek ve bunlardan yararlanarak yapacakları “bilimsel” çalışmalar ile anlayabileceklerdir. Bu durumda Evrenin ve “yaratılmış” olan her şeyin, insanların şu andaki bilgi birikimi ile açıklayamayacağı "eşsiz" bir "Enerji Kaynağı" olarak düşünebileceğimiz "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah'ı ifade ettiği söylenebilir. Böylece Yüce Allah tüm Evreni içindeki tüm canlı cansız varlıkları ile birlikte kapsamaktadır.
Böylece “İnsanlar” ilimde her an daha ileri düzeylere erişecek ve "Allah" ile ilgili daha somut bilgiler edinerek Allah'ı daha berrak olarak anlayacaklardır.
Buna göre insanların “yaratılmış her şeyin” çevreleri ile nasıl uyum içinde olduklarının, bu dengelerin hangi hallerde ne derecede bozulduğu, dengelerdeki değişimler sonucunda çevreye ve "yaşam koşullarına" etkisinin ne olacağı gibi konuların daima araştırılarak yürümekte olan dengelere zarar verecek işlemlerden kaçınmaları gerekmektedir. Aksi halde insanlar yine "Akıllarını" kullanmayıp bu kural ve koşulları dikkate almadan "kendi elleri" ile yaptıkları değişiklikler nedeniyle başlarına musibet gelmesine neden olacaktır.
Görüldüğü gibi başa gelen şeylerin ve olayların "Yaratılış Kuralları” ve buna göre Evren’deki “dengelere” göre devam etmekte olan “düzen” ile “doğrudan ilgisi bulunmaktadır. Allah'ın yaratılışlar ve yaratılanlar ile ilgili en önemli kurallarından birisi, her canlının yaptığı her faaliyetin bir karşılığının bulunmasıdır. Tüm canlıların bilinçli veya bilinçsiz (içgüdüleri ile) olarak yaptıkları o anda bir diğer faaliyetin başlangıcı olmakta veya yapılan her şeye karşılık olarak yeni bir şey olmakta veya meydana gelmektedir.
Bu değişmez gerçeğe rağmen akıllarını kullanmadan sadece duyguları ile karar verip uygulayan insanların kendi seçenekleri olarak yaptıklarının sonucunda başlarına bir "musibet" geldiğinde, bu durumun Allah’ın onları cezalandırması olduğunu düşünerek kendilerini önceden “uyarmak” üzere bir peygamber gönderseydi ona uyup müminlerden olacaklarını bir bahane olarak ileri sürdükleri belirtilmektedir.
Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde: “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık!” diyecek olmasalardı. (49/47), (28/47)
Allah insanların bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir "Musibet" geldiğinde kendilerine bir peygamber gönderseydi de Allah’ın Ayetlerine uymuş ve müminlerden olmuş olacaklarını fark edeceklerini bildirmektedir.
Buna göre Allah’ı “inkâr” edenlerin Ayetlerde yer alan Allah’ın dilediğini doğru yola ilettiğini dilediğini de saptırdığını bildiren ifadeleri ileri sürerek iman etmemelerine “delil” gösterdikleri hatırlatılmaktadır. Ancak başlarına “musibet” gelenlere, ölüm sonrasında "cezalandırılacaklarını" bildiren Ayetlerin bütün insanlara gönderilen peygamberler ile “iletildiği” ve “uyarıldıkları” hatırlatılmakta ve öncelikle bu uyarıları dikkate almaları, Allah’a iman etmeleri, her konuda da "kendi elleri ile" yaptıklarını “Akıllarını kullanarak” düşünmeleri ve sonucunu düşünerek karar vermeleri ihtar edilmektedir.
Yüce Allah Ayetlerinde “dilediği” insanları imana veya inkâra yönlendirdiğini takdir ettiğini bildirmektedir. Allah'ın dilediğini rahmetine dahil etmesinin “Allah'ın dilemesi” ile gerçekleşebileceği ve bunun için de öncelikle insanların kendi iradeleri ile ve akıllarını kullanarak karar vermelerinin gerektiği açıklanmaktadır. Yüce Allah, akıllarını kullanmalarına rağmen Allah'ı inkara yönelen "zalimlere" için elem verici bir azap hazırladığını belirterek yeniden bütün insanların dikkatini çekmektedir.
Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse mi? Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir, o halde onlar için üzülerek kendini helâk etme; Allah onların ne yaptıklarını biliyor. (43/8), (35/8)
Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar, işte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. (59/23), (39/23)
Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir, yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız. (70/93), (16/93)
Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir, çünkü O, güç ve hikmet sahibidir. (72/4), (14/4)
O dilediğini doğru yola iletir. (87/142), (2/142)
Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. (87/272), (2/272)
Bir de kendilerine ilim verilenler, onun hakikaten Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir. (103/54), (22/54)
Allah insanları akılları ile serbest bırakmış, onlara her türlü ip ucu, delil ve uyarıyı bu konuda görevlendirdiği kişiler (Peygamberler) aracılığı ile sözlü ve yazılı olarak göndermiş, bundan sonra insanların elde ettikleri bu bilgileri derleyip kendi başlarına "Doğru Yolu bulmaları istenmiştir. Bu yola dönenleri Allah yalnız bırakmamakta ve "Allah dilediğini doğru yola iletir" Ayet hükmünde belirttiği gibi bunları "Dilediği" insanlar arasına almaktadır.
İnsanların Kur’an’ı okumaları sırasında Allah tarafından “indirilmiş” olmasının idrak etmeleri halinde hislerinin gönüllerinde yoğunlaştığı ve davranışlarında yumuşama ve huzur hissedildiği belirtilerek, bu durumda olanların Allah’ın imana yönlendirmeyi “diledikleri” arasında olacaklarına ve “kurtuluşa doğru yöneleceklerine” işaret edilmektedir.
Buna göre Kur’an’ı inceleyip okumadıkları için imandan nasip alamayanların Allah’ın “diledikleri” arasında olamayacakları belirtilmekte ve bu durumları karşısında kendilerine yine “neden ben” sorusunu yönelterek Yüce Allah’a bir şekilde sitem veya isyan ettikleri görülmektedir.
Diğer bir önemli konu olarak Allah’ın dilediklerine “hidayet” etmesi ile ilgili olarak sahip oldukları varlıklarının daha fazla veya daha az olmasını veya yokluk içinde yaşayanların “elde ettikleri” şeylere göre başkalarına gıpta edilmemesi ve kendi durumunu onlarla kıyaslayıp daha kötü durumda olduğunu düşünerek “neden ben” diye sormaması gerektiği de bütün insanlara hatırlatılmaktadır.
Kafir olanlar diyorlar ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?”
De ki: “Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.” (96/27), (13/27)
Sizler ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. (98/30), (76/30)
O, dilediğini rahmetine dahil eder, zalimlere gelince, onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır. (98/31), (76/31)
Bir de kendilerine ilim verilenler, onun (Kur'an'ın) hakikaten Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir. (103/54), (22/54)
Nitekim Yüce Allah kim Ahiret ortamına iyilikle gelirse ona daha iyisini verileceğini ve onların yeniden diriltildikleri gün korkudan emin olacakları açıkça bildirmektedir.
Kim iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan emin kalırlar. (48/89), (27/89)
Buna göre Kur’an’ı inceleyip okumadıkları için imandan nasip alamayanların Allah’ın “diledikleri” arasında olamayacakları belirtilmekte ve bu durumları karşısında kendilerine yine “neden ben” sorusunu yönelterek Yüce Allah’a bir şekilde sitem veya isyan ettikleri görülmektedir. Böylece insanların Kur’an Ayetlerini Allah tarafından “indirilmiş” olduğunu dikkate alarak karar vermeleri ve ona göre davranmalarına yön verdikleri takdirde Allah’ın imana yönlendirmeyi “diledikleri” arasında ve “kurtuluşa erenlerden” olabileceklerine işaret edilmektedir.
Öte yandan insanların “kendisi dışında” bir durumdan kaynaklanan ve kendi iradelerine ve kararlarına bağlı olmayan “engel” olamayacağı bir etkiye maruz kalması sonucunda başına gelen kötü bir durumu (musibet) fark edemeyecek ve buna karşı herhangi bir şekilde önlem alamayacaktır.
Örneğin yolda yürümekte olan bir insanın başına aniden etraftaki bir olay nedeniyle kopan bir parçanın çarparak yaralanmasına sebep olması veya bir kazaya maruz kaldığında yanındakine bir şey olmaması ancak kendisinin yaralanarak engelli hale gelmesi halinde de “neden ben” sorusunun cevabı yine bu durumun Evren’deki “dengelere” göre devam etmekte olan “düzen” kapsamında yürürlükte olan “fizik kuralları” ile “doğrudan” ilgilidir. Bu durum Allah’ın her şeyi yaratan ve bilen olduğunun insanlara hatırlatılması için bazı Ayetlerde “esasen yazılı" olarak ifade edilmektedir.
Ancak Kader bölümünde de belirtildiği gibi insanlar Ayetlerde yer alan “esasen yazılı" ifadesinin genellikle Evren ve Dünya üzerindeki “kurallara” göre meydana gelen bazı olayların Dünya’ya gelmelerinden “önce” onlara özgü olarak belirlenmiş ve “yazılmış” olduğuna (yazgı) işaret etiğini ve o yüzden başlarına geldiğini ve düşünmektedir.
Bu nedenle gerçekleşmesine engel olunamayan “beklenmeyen durumlar” ile karşılaşılması durumunda bu olayların da her an yaşanmakta olan diğer bütün olaylar gibi Allah’ın Kanunlarının sonucu olarak gerçekleştiğinin “kabul edilmesi” gerekmektedir. Zira bu tür olaylar kendisinin dışında meydana gelen herhangi bir olayın etkisine bağlı olabilmektedir. Hatta kendisinden önce yaşamış olan aile bireylerinin yapmış oldukları diğer insanlara “zarar” verecek iş veya işlemlerin neden olduğu etkileşimlerinin sonucu olarak ta ortaya çıkmış olabilir.
Bu durumda insanın başına gelenler için “neden ben” olarak bir yorum yapması gerçekler ile bağdaşmamakta ve insanlardan içinde bulunduğu yaratılış düzenini ve bu ortamın bağlı olduğu kuralları ve koşulları iyice anlayarak neden ben diye düşüneceği şeylerin nasıl gerçekleştiğini anlamaları ve böyle durumlardan nasıl kaçınabileceklerini düşünmeleri istenmektedir.
Bunun için insanlardan “Akıllarını” kullanarak önceden yaşanmış olan olaylardan oluşan bilgi birikimlerinden yararlanarak karşılaşılabilecek olumsuzluklardan mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışılmaları beklenmekte ve önceden tüm olasılıkları düşünerek dikkatli davranmaları gereken önlemleri alarak tedbirli olmaları gerektiği insanlara hatırlatılmaktadır. Böylece insanların beklenmeyen olaylardan en az şekilde zarar görebileceklerine dikkat çekilmektedir.
Görüldüğü gibi Ayetlere göre bu durumda insanların başlarına gelen iyi veya kötü olayların mutlaka “bir nedene” bağlı olduğu ve kendisinin yaptığı iş ve işlemlerin sonucu olan nedenlerden “kendisinin” sorumlu olacağına dikkat çekilmektedir. Bu yüzden başına gelen istemediği bir sonuç karşısında “neden ben” sorusunun cevabını öncelikle “kendisinde” aramasının gerektiği bildirilmektedir.
Özet olarak bütün insanlara, Kur’an Ayetlerini özenle okuyup işaret ettiği “gerçekleri” anlamaya çalışılması halinde kendilerine gösterilen "doğru yola" ilgi duyabilecekleri böylece kalan zamanlarında ölüm sonrasında yüzleşecekleri açıklanan "cezalardan" kurtulma şansının bulunduğunu idrak edebilecekleri öğüt verilmektedir.
Büyü ve Büyücülük, Kehanet, Falcılık, Rüya Yorumlama
Ayetlerde "büyü" ile ilgili bazı açıklamalar yapılmaktadır.
"Düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden" (20/4), (113/4)
"Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa iflah olmaz." (45/69), (20/69)
Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken onlar hâla buna inanmıyorlar. (54/13), (15/13)
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, (54/14), (15/14)
Yine de "Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır" derler. (54/15), (15/15)
Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lâkin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı! (87/102), (2/102)
Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı! (87/103), (2/103)
Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna-dikili taşlar üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. (112/3), (5/3)
Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. (112/90), (5/90)
Büyü olayı genellikle "Cin" olarak belirtilen soyut varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi olarak tanımlanmaktadır.
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=b%C3%BCy%C3%BC&t=%40
Ancak Yüce Allah insana sadece “vahiy” yolu ile “konuştuğunu” açıklamaktadır.
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir. (62/51), (42/51)
Buna göre Allah insanlara iletilmesini “takdir ettiği” uyarı, öğüt ve önerilerini insanlar arasından elçi olarak “seçtiği” peygamberlerine “vahiy” ederek bildirdiğini, bunun dışında hiçbir insan ile "Konuşmasının” mümkün olmadığını açıklamaktadır. Bu nedenle kendisinin soyut varlıklar aracılığı ile Allah'tan "İlham" aldığını ifade ederek insanlara “büyü” veya gelecek ile ilgili açıklamalar yapılması Kur'an Ayetlerinin inkârı olarak değerlendirilebilir.
Diğer taraftan Ayetlerde geçmiş dönemlerde Peygamberler ile ilgili olarak yaşananlardan verilen bazı örneklerde "Büyü" olarak tanımlanan olaylara işaret edilmekte ve bazı uyarılar yapılarak önerilerde bulunulmaktadır. Bu anlamda büyünün “etkilerinden” kurtulmak üzere bütün insanlara Allah’a dua etmeleri önerilmektedir. Yapılacak dualar konusunda “Dua Edilmesi” bölümünde ayrıca bilgi bulunmaktadır.
Büyü olayı ile ilgili olarak Musa Peygamber'in Firavun ile karşılaşmasını anlatan Ayetlerde Firavunun adamlarının büyü hilesi yaptıkları belirtilmekte, ayrıca Allah'a ve Allah'ın insanlara bildirdiği "Kur'an’a" inanmayanların, onlara bazı mucizeler bile gösterilse başlarına gelenlerden ders almadıkları ve inançsızlıkları için kendilerine “büyü” yapıldığını bahane ettikleri açıklanmaktadır.
Süleyman Peygamber ile ilgili Ayetlerde de bazı Yahudilerin Süleyman'ın büyü yapıp kafir olduğu ve putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarının, onun büyü yapıp kafir olmadığı belirtilerek reddedilmektedir. Çünkü şeytanların Ayette Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni (bazı yetenekleri) ve bu arada sihri (büyüyü) insanlara öğrenip onların diğer insanlara da zarar vermeleri için kullanılmasını (Karı ile koca arasını açacak şeyleri) sağlamak üzere “kendisine uyan” insanlara öğreten Cinlerin (şeytanların) kafir oldukları bildirilmektedir. Buna göre de sihri ve büyüyü (Karı ile koca arasını açacak şeyleri) Süleyman Peygamberin değil fakat "Şeytanın" insanlara öğrettiği açıklanmaktadır.
Öte yandan Ayetlerdeki ifadelere göre insanların “Ruh” yapılarında bulunan bir özellik olarak düşünceleri ile bazen diğer insanları etkileyebildiklerine işaret edilmektedir. Bu etkilemeler insanlar arasında genellikle "Büyü" olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda "Büyü" olarak tanımlanan olayın “soyut varlıklar” aracılığı ile olmamakla birlikte, Cinlerden olan Şeytanın (Soyut Varlıkların) etkisi ile beyin güçlerinin genellikle “kötü” amaçlar için insan veya başka varlıklar üzerinde kullanılması olarak "gerçekleştirildiği" anlaşılmaktadır. Zira ilim sahiplerinin yaptıkları araştırmalar ile elde edilen “bilimsel” gerçeklere göre insanların beyin faaliyetinin nitelikleri ile ilgili olarak somut ve doğruluğu kesinleştirilmiş olan bazı sonuçlara ulaşılmış bulunmaktadır.
Nitekim günümüzde birer bilim dalı olarak kabul edilen telepati, hipnotizma, elektromanyetik beyin dalgaları gibi uygulamalar ile insanlar üzerinde etki yapılabilmekte, örneğin insanların “belli” bir düşünceye yönlendirilmesi sağlanabilmektedir. Ayetlerde belirtilen “delil” niteliğindeki açıklamalardan insanların beyin faaliyeti ile ilgili olan bu türdeki yöntemlerin yararlandığı “duyguların ve unsurların” insanların “Ruhlarına” Yüce Allah tarafından bu ruhların “yaratılışları” sırasında yerleştirildikleri söylenebilir.
Bilindiği gibi İnsanlar ilk çağlarında olduğu gibi halen günümüzde de çok çeşitli şekillerde “Büyü” yapmaktadır. Ayrıca doğrudan büyü yapmasa bile diğer insanların herhangi bir özel durumuna “gıpta” etmekten veya "kıskançlık" yapmaktan kendilerini alıkoyamaması da diğer insanlar açısından en azından bir eziyet ve zulüm oluşturmakta ve bazı durumlarda tıpkı büyü yapılmış gibi çok daha kötü sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle "üfürükçü" olarak da tanımlanan büyücülerin neden olacağı kötülüklerden (şerrinden) korunmaları için Allah'a "Dua" etmeleri önerilmektedir.
Bu konuda geçmiş dönemlerde ilkel yöntemlerle sağlık sorunlarının giderilmesi veya bazı toplumsal anlaşmazlıkların çözülmesi ile uğraşan ve şaman, büyücü olarak isimlendirilen insanların toplumları etkileyip onları yönlendirdikleri bilinmektedir. Bu “uyarıcı” insanların arasında Şeytan’ın etkisinde kalıp gelecekten haber vererek veya insanları birbirlerine düşürerek etkileyenlerin de olduğu tarihi bilgilerden anlaşılmaktadır.
Günümüze kadar geçen süreçte insanların giderek daha fazla bilgi edinerek kendisi ve etrafı ile ilgili her şey hakkında daha çok bilgi biriktirmesi ve bunları etkin bir şekilde paylaşmayı öğrenmesi sonucunda özellikle “Yaratılış” kapsamında olan her türlü oluşumlar hakkında daha somut sonuçlar elde ettikleri görülmektedir. Bu tür gelişmeler İnsanların “Yarattıkları” ile hayranlık uyandıran Allah’ı algılama ve anlama sürecini de etkilemiş ve sonuç olarak O’nu kabule ve O’na teslimiyete ulaştırmıştır. Bu Durum insanda bulunan “akıl yeteneğinin” kullanılması ile mümkün olmuştur.
Ayrıca Yüce Allah "İzni" olmadan şeytana uyanların (büyücülerin) hiç kimseye zarar veremeyeceklerini hatırlatmakta ve Şeytan’ın dürtü ve telkinlerine uyarak sihir, büyü veya benzer yollarla insanlar üzerinde kötü etkilerde bulunanların kendilerine fayda vereni değil de sadece zarar vereni öğrendiklerini bildirmektedir. Ayette belirtiln o iki meleğin insanlara “imtihan” için gönderildiklerini, yanlış anlamalarını önlemek için "Allah'ın Vahiylerini inkâr edip kafir olmayasınız" diyerek uyarmadan hiç kimseye bir şey öğretmediklerini bildirdikleri açıklanmaktadır. Buna göre meleklere “indirilenlerden” öğrenen insanların bu uyarı gereğince Şeytan’a uyarak Kur’an Ayetlerine (Allah’ın Vahiyleri) karşı gelmemeleri sadece zarar vereni (sihir veya büyü) öğrenip uygulamamaları ihtar edilmektedir.
İslam Ansiklopedisinde özetle Kur’an’da Hârût ve Mârût hakkında yer alan yegâne bilginin onların Bâbil’de bulundukları ve günah olduğu konusunda uyarıda bulunarak insanlara sihir öğrettikleri şeklinde olduğu belirtilmektedir.
HÂRÛT ve MÂRÛT - TDV İslâm Ansiklopedisi
Kur'an Ayetlerinde bu Evren ve Dünya ortamındaki "Koşullara" göre "Madde" olarak tanımlanamayan ancak "Belli" işleri yapmak ve yürütmek üzere Melek, Cin (Şeytan) olarak tanımlanan "Güçlerin" bulunduğu belirtilmektedir. Bu konuda Melekler, Cinler ve Şeytanlar bölümünde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
Açıklanan bu gerçeklere rağmen, Şeytan'a uymuş olan (şeytanlaşmış) ve sihirle uğraşan, büyücülük yapan insanlara inanıp onlara para vererek sihri (büyüyü) satın alanların aslında ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bildiklerine işaret edilerek, yaptırdıkları bu sihir (büyü) karşılığında "kendilerini sattıkları" ve bunun ne "kötü" şey olduğu açıklanmaktadır. İnsanlara bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu bilselerdi asla buna teşebbüs etmeyecekleri "Keşke bunu anlasalardı" şeklindeki ifade ile hatırlatılmaktadır. Zira bu şekilde büyü yaptıranların, sihir gibi bir "yalanı" alarak kendi "benliklerini" verdikleri ve böylece Allah'ın bildirdiği "gerçeklere" inanmamakla "kendilerine" sırtlarını döndükleri belirtilmektedir. Ayrıca eğer iman edip kendilerini bu gibi kötülükten korusalardı, şüphesiz Allah tarafından verilecek "sevabın" daha hayırlı olacağını da anlayabilecekleri "Keşke bunları anlasalardı" ifadesi ile tekrarlanmaktadır.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki akıllı olan ve Allah'ı tanıyan insan, her konuyu ve problemini aklı ile çözümleyebileceğinin bilincindedir. Buna göre onlar sadece Allah'a kulluk eder ve her ne konuda olursa olsun sadece Allah'tan yardım isterler. Bir başkasından hele bir diğer insandan akıl dışı yollardan yardım istemesi, en hafifinden değerlendirildiğinde bile, Allah'ın ilminden, kudretinden ve kendisinin sahip olduğu "yeteneklerinden" kuşku duyması durumuna düşürecektir. Bu ise, "inanmış" insan için hayal dahi edilmemesi gereken bir durumdur.
Bu konudaki en yaygın olan uygulamalar medyumluk, büyücülük ve astronomik olaylara dayanarak insan hayatı ile ilgili tahminlerde bulunmak gibi gelecekten bilgi verilmesine yönelik olmaktadır. Genellikle bu uygulamalarda çeşitli yöntemler kullanılmakta ve bu yöntemlere göre kehanet ve falcılık olarak adlandırılmaktadır.
Bu uygulamalarda İnsanların cinler ile temasta bulunduklarını ileri sürmeleri, yukarıda belirtildiği gibi, şeytanların bu kişilerin beyinleri ile iletişim kurarak onları etkilemelerinin bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle sağlık problemlerinin giderilmesi gibi bu konuda uyanık olunması ve hiçbir şekilde bu tür işlemlere girilmemesi gerekmektedir. Aklın kullanılması halinde esasen bu tür işlemlerden bir fayda sağlanamayacağı anlaşılabilecek ve bu gibi kişilere başvurulmayacaktır. Şeytan, bu şekilde etkisi altına aldığı kişilere, tahminlerinin her zaman doğru çıktığını gösterir, bu kişilerin diğer insanları kolayca etkilemelerini sağlamak için kendilerinden bilgi isteyen insanların özel hayatları ile ilgili bilgileri ona açık eder.
Bu tür bilgiler şeytanın yapısından gelen özellikler nedeni ile kendisi için kolaylıkla bilinmektedir. Böylece hem aracı olan ve hem de bilgi isteyen insanları hayrete düşürerek onları sürekli olarak etkisi altında tutar ve bu tür işlemlerin gerçek olduklarını zannetmelerini sağlar. Bu nedenle, bu şekilde bir zanna kapılan veya bir iki olay nedeni ile kendisinin bu tür bir yeteneği bulunduğuna karar veren insanların işin bu tarafını mutlaka düşünmeleri ve bir an önce akıllarını kullanarak bir aldatmaca içinde bulunduklarını anlamaları gerekir. Aksi halde giderek güçlenen bir şekilde bu sanal ortama girecek ve artık buradan çıkamayacaktır. Üstelik diğer insanların da bu ortama girmelerine sebep olacak ve aklını kullanmadığı için bu dünyada kendine verilmiş olan asıl görevini asla yapamayacak ve sonunda kaybedenlerden birisi olarak ölecektir.
Ayetlerde bu konu ile ilgili olarak ayrıca Allah’a ortak koşularak “kutsal” sayılan “dikili taşlar” üzerine boğazlanmış (onlara ikram edilmiş) hayvanların ve “fal oklarıyla” kısmet aranmasının haram kılındığı belirtilmekte ve bunlarla birlikte şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans oklarının Şeytan’ın insanları etkilemesine neden olduklarına (şeytan işi pislik) işaret edilerek kurtuluşa erilmesi için bunlardan uzak durulması bütün insanlara öğüt olarak bildirilmektedir. Buna göre insanların "merak" duygusundan yararlanarak onlara "gelecekleri" hakkında bilgi vermek üzere falcılık yapılmasının ve bu yolla "kısmet" aranmasının doğru olmadığı ve "haram kılındığı açıklanmaktadır.
Öte yandan bir grup insanın, genel anlamda evrende bulunan her çeşit maddenin dağılımını, hareketini, kimyasal bileşimini, evrimini, fiziksel özelliklerini ve birbirleriyle olan etkileşimlerini inceleyen “Temel Bilimlerin” atası olarak ta anılan Astronomi (Gök Bilimi) ile uğraşan bilim insanlarının geliştirdikleri bilgi birikimlerine dayanarak insan hayatı ile ilgili tahminlerde bulundukları bilinmektedir.
Buna göre “Gök Bilimi” olarak tanımlanan bilgilerden yararlanılarak gök cisimlerinin ve astronomik olayların insan karakteri ve geleceği üzerindeki etkilerini konu alan, bilimsel gerçekliğe sahip olmayan ve “sözde bilim” olarak nitelendirilen bu faaliyet “Astroloji” olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda Astroloji özünde insanlara “gelecekten” bilgi verilmesine yönelik bir uğraş olmaktadır. Bu uğraşın insanlara “gelecekleri” konusunda bilgiler vermesi nedeniyle merak uyandırmakta ve giderek çok daha fazla insan bu olaya ilgi göstermektedir.
Yüce Yaratan gökteki yıldız kümeleri (Burçlar) ile ilgili olarak insanların gökyüzünde (Yakın Gök) çıplak gözleri ile "görüp izledikleri" yıldızları seyredenlere "Hayranlık" veren şekillerle "Süslediğini" açıklamakta ve onları Gerçek Ortamda yarattığı "İnsana" karşı gelerek "İtaat" dışına çıktığı için "Kovulmuş" olan "Şeytanlardan" koruduğunu bildirmektedir.
Buna göre Yıldızlar ve Burçların "Eşsiz Düzenlerinin" birer "Atış Taneleri" olarak Şeytanların etkilerini önlediğine ve Şeytanlara da alevli ateş azabının hazırlandığına dikkat çekilmektedir. Yani bir şekilde Burçlar üzerinden Şeytan’ın yönlendirmesi ile yorum ve işlem yapılmasının doğru olmayacağı belirtilmektedir. Bu konularda “Burçlar” bölümünde ayrıca bilgi bulunmaktadır.
Buradan hareket ile tüm "Gök Cisimlerinin" Şeytanın etkilerini azaltıcı ve dünya üzerinde bilemediğimiz diğer etkilerini önleyici özelliklerinin de bulunduğu söylenebilir. Bu uyarılar ile Evren'deki bu "Muhteşem" yapının sadece ve ancak Allah'ın hiçbir "Uygunsuzluk" veya "Bozukluk" olmayan "Kusursuz" yaratıcılığının "Eseri" olduğu bildirilmektedir.
O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır, Rahman olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin, gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? (77/3), (67/3)
Ancak İnsanların ilk zamanlardan beri gökyüzündeki yıldızlara büyük ilgi ve merak duydukları, onları "Gözlemledikleri" ve onların gökyüzündeki şekillerine ve hareketlerinin "Etkisi" altında kaldıkları yapılan araştırmalardan ve elde edilen bulgulardan anlaşılmaktadır. Buna göre her dönemde kendilerine gönderilmiş olan "Peygamberler" tarafından "Yaratan" ile ilgili "Uyarılar" yapılmış olmasına rağmen, insanlar "nefislerinde" bulunan "Merak" duygusunun etkisi altında kalmışlar ve gökyüzünde gördükleri "Yıldızlar ve Burçlar" ile ilgili olarak yine insanların nefislerinde en "Merak Ettikleri" konu olan "Gelecekleri" ile ilgili yorumlar yapmışlardır. Bu tür yorumların Yaratan'ın "İzni" ile "Şeytanın" insanların "Ruhlarında" bulunan "Merak" duygusunu etkileyerek "Geleceğini Öğrenme" dürtüsünü "Dayanılmaz" bir hale getirmesi neden olduğu anlaşılmaktadır. İnsanların bu ortamda bulundukları ilk çağlardan beri bu tür "Kehanetlerde" bulundukları, kahinlere toplumlarda çok özel yerler verdikleri ve onlara "İnandıkları" bu dönemlere ait bulgulardan anlaşılmaktadır.
Böylece önceki nesillerde "Kahinlik" yapanlardan "Duyduklarını" kullanarak insanlar arasında özel bir yer edinmeye çalışan ve kendine bir üstünlük verenlerin, "Şeytanların" dürtülerinin etkisi altında kaldıkları ve onların Şeytanlardan korunmayacağı bildirilmektedir. Bu etki altında olan bazı insanların Yıldızlar ve "Burçların" durumuna göre insanların "Gelecekleri" ile ilgili "Kehanette" bulunmaları günümüzde de devam etmektedir.
Akıllı insanların bu şekilde yapılan kehanetlere itibar etmemeleri ve Burçların Allah tarafından seyredenlere haz ve hayranlık uyandıracak "Süslü" şekillerdeki "Yıldızlar Topluluğu" olduğunu hatırlamaları ancak bununla birlikte Burçların Evren hakkındaki bilgilerinin geliştirilmesine ve “Yaratılmış” olan bu “Muhteşem” düzen ve “Yaratıcısı” ile ilgili somut bilgilere ulaşılabilmesine olanak sağlanmasına yardımcı olduğunu dikkate almalarının “en doğru” bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle Burçlara göre herhangi bir kehanet yapmak "Doğru" olmamaktadır.
İslam Ansiklopedisinde yer alan bilgilerden İslâm kültüründe rüyaların yorumlanmasının (rüya tabiri) yaygın bir uygulama olduğu belirtilmektedir.
“…uykuda yaşanan olayların insanların iç dünyasına ait (kişisel karakterdeki) bütün sezgi, deney ve delillerle ilgili olanlardan (enfüsî) bir kaynağa dayanmayan ve hayali (âfâkî) olanların ayırt edip bir "kanıya" ulaşılması ve gerçek olaylar gibi varsayımlarda bulunulması olarak değerlendirildiği belirtilmektedir. Öte yandan aynı kaynakta rüya tabirinin Hz.Muhammed'den önceki "câhiliye" devrinde yaygın bir uygulama olduğu, o dönemde bazı "görünmez varlıklar" yardımıyla ya da kişiye özgü bazı yeteneklerle geleceğe ait tahminde veya yorumda bulunarak insanlara "gelecek" ile ilgili bilgiler veren "kâhinlerin" görevlerinden birinin de rüyaları yorumlamak olduğu belirtilmektedir. Buna göre Kahin'in "nefsini dizginlemek" amacıyla kendisine çeşitli şeyleri yasak ederek (riyâzet) iç huzuruna (öz varlığına) ulaşmak üzere (meditasyon) trans (vecd) haline geçtiği bu esnada "gözle görünmeyen" varlıklarla (Cinler) irtibat kurup onlardan bilgi aldığı iddia edilmektedir. Bu durumda kahinlerin bu tür "vecd" halinde bilinmeyenden (gaipten) verdikleri haberler arasında rüya tabirlerinin de önemli yer tuttuğu belirtilmektedir. Nitekim söz konusu uygulamaların (kehanetin) Allah'ın birliği (Tevhid) ilkesine aykırılığı ve Peygamberliğe "benzer" olması sebebiyle İslâm dininde şiddetle yasaklandığı açıklanmakta ve Kur’an’da "bilinmeyene" ait bilgilerin (gayb) sadece Allah’a ait olduğu (Yûnus 10/20; en-Neml 27/65), cinlerin gaybı bilmeyip (Sebe’ 34/14) yaldızlı sözlerle birbirlerini aldattıkları (el-En‘âm 6/112) haber verilmek suretiyle kâhinlerin bilgi kaynaklarının güvenilir olmadığına işaret edilmektedir.”
https://islamansiklopedisi.org.tr/ruya
Ayrıca Kur'an Ayetlerinde rüya ile ilgili olarak yer alan konularda aşağıdaki açıklama bulunmaktadır.
“Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim, Yûsuf ve Mısır hükümdarının gördüğü rüyalardan söz edilmekte (Yûsuf 12/4-5, 43, 100; es-Sâffât 37/105), Resûl-i Ekrem’in gördüğü bir rüyanın doğru çıktığı Allah tarafından bildirilmektedir (el-Feth 48/27). Kur’an’da rüyaların yorumu için “ta‘bîrü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/43), “te’vîlü’r-rü’yâ” (Yûsuf 12/100), “te’vîlü’l-ahlâm” (Yûsuf 12/44), “te’vîlü’l-ehâdîs” (Yûsuf 12/6, 21) tamlamaları ve “iftâ” (hüküm açıklama) kelimesinin çeşitli türevleri (Yûsuf 12/43, 46) kullanılmıştır. Yûsuf’a rüyaların yorumunun öğretildiği (Yûsuf 12/6, 21), İbrâhim, Ya‘kūb ve Yûsuf’un gördükleri rüyaları tabir ederek bu yorum ışığında hareket ettikleri (Yûsuf 12/4-6; es-Sâffât 37/102) belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim’den rüyasında oğlunu kurban etmesinin istendiği (es-Sâffât 37/100-113), Yûsuf’un rüyasında on bir yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile onun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yûsuf 12/4-5), yine Yûsuf’un Mısır’da hapse atılması sırasında hapisteki iki gencin ve Mısır kralının (Yûsuf 12/36, 41-49) gördüğü rüyaları yorumladığı (Yûsuf 12/99-100) haber verilmektedir. Cenâb-ı Hak, Bedir Gazvesi öncesinde Resûlullah’a düşmanlarının sayısını rüyasında az göstermiş (el-Enfâl 8/43), Hudeybiye öncesinde müslümanlarla birlikte Mekke’ye gireceğine ilişkin gördüğü rüya bir yıl sonra gerçekleşmiş (el-Feth 48/27), Peygamber’den mûcize göstermesini isteyenlere karşı Bedir Gazvesi veya Mekke’nin fethi öncesinde gördüğü rüyalardan söz edilmiştir.”
https://islamansiklopedisi.org.tr/ruya
Bu durumda Peygamber dahi olsa "Ayetler" ile "Açıkça" bildirilmediği sürece, bu ortamdaki yaşam sürecinde neyin ne şekilde "Meydana Geleceğini" bilemeyeceği, "Gayb" ile ilgili durumun "Peygamberlik" ile ilgili olmadığı, peygamberlerin ancak kendilerine "Vahiy" edilen Ayetlere göre "Gayb" konularında bilgi sahibi olabilecekleri, buna göre de rüya tabiri olarak tanımlanan yorumların da yine "Peygamberler" tarafından aldıkları "Vahiylere" göre yapılabileceği söylenebilir.
De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." (39/188), (7/188)
İnsanların nefislerindeki istek ve beklentilerini dürtükleyen duygu ve unsurlar nedeniyle en çok "Gelecekle İlgili" bilgilere meraklı oldukları Ayetlerdeki açıklamalardan anlaşılmaktadır. Bu durum Ayetlerde bilinmeyen (Gayb) olarak belirtilmekte ve bilinmeyeni sadece Allah'ın bildiği önemle hatırlatılmaktadır.
Ayetlerde açıklanan geleceğin bilinmesi ile ilgili olan bütün bu konular "yoldan çıkmak" olarak tanımlanmakta ve hiçbir kimsenin hatta "Cinlerin" gelecek ile ilgili (gayb) bilgiye sahip olmadıkları hatırlatılarak bu tür uygulamalardan kaçınılması bütün müminlerden beklenmektedir. Zira "Gerçek" olan Allah ve Allah'ın öğütleri ve gösterdiği doğru yoldur (Sırat-ı Müstakim). Şeytanın insanlar üzerindeki etkisi ile ilgili Ayetlerden, insanların "ruhsal Yapılarına" Allah'ın verdiği "izin" ile "Şeytan" tarafından eklenen "Dürtülere" uyarak yaşamını sürdürenlerin, Şeytan'ın istediği yöne dönecekleri ve inkara giden yolda olacakları bir "uyarı" olarak bildirilmektedir.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki akıllı olan ve Allah'ı tanıyan insan, her konuyu ve problemini aklı ile çözümleyebileceğinin bilincindedir. Buna göre onlar sadece Allah'a kulluk eder ve her ne konuda olursa olsun sadece Allah'tan yardım isterler. Bir başkasından hele bir diğer insandan akıl dışı yollardan yardım istemesi, en hafifinden değerlendirildiğinde bile, Allah'ın ilminden, kudretinden ve kendisinin sahip olduğu "yeteneklerinden" kuşku duyması durumuna düşürecektir. Bu ise, "inanmış" insan için hayal dahi edilmemesi gereken bir durumdur.
Nitekim Yüce Allah bütün insanlara Dünya hayatında düştüğü kötü durumlar, başına gelenler, karşılaştığı türlü kötülükler veya uğradığı felaketler üzerinde "bir kere daha" düşünmesini hatırlatmaktadır.
En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki dönerler. (75/21), (32/21)
Bu ayet çok önemli bir mesajı içermektedir. Zira bunların birçoğu İnsanların Allah'ı inkâr etmesi, neden oldukları olumsuzluklar ve yaptıkları işlerle ilgili bulunmaktadır. Bu nedenle insanlara ölüm sonrasındaki ortamlarda yaşayacağı "En Büyük" azaptan önce bu ortamda yaşarken de "En Yakın" azabın tattırılacağı belirtilmektedir.
Kur'an Ayetlerinden anlaşıldığına göre insandan bu ortamdaki yaşamlarında "kendisinden beklenenler" çok karışık ve çok fazla değildir. Özetle, Kur'an’ı okumak, Allah'ı tanımak, Allah'ın tek yaratıcı ve tek ibadet edilecek Yaratan olduğunu kabul etmek, sadece Allah'a ibadet etmek, O’na ortak koşmamak ve Ayetlerde yer alan uyarı, öğütlere ve verilen örneklere dikkat edilerek iyi işler yapılmak olarak sayılabilir.
Buna göre bütün insanlara bu ortamdaki durumunu ve yapmış olduğu bütün işleri "kendisinden beklenenler" açısından yeniden değerlendirilmesi önerilmektedir. Böylece durumunu gözden geçirebilen ve Allah'a iman ederek doğru yola yönelenlerin Allah'ın yardımı ile bu yolda ilerleyebilecekleri ve önceki durumlarından kurtulup yaptıkları hatalar nedeniyle onları bekleyen "En Büyük Azaptan" kurtulabilecekleri açıkça belirtilmektedir.
Ölümden Sonra Yeniden Dünya Geliş-Reenkarnasyon
İnsanların bir bölümü öldükten sonra "Ruhlarının" bir başka insan veya canlı varlık bedeninde “yeniden” bu dünyaya geleceği ve böylece bir veya birçok defa “yeni hayatlar” yaşayacağı şeklinde özetlenebilen ve "Reenkarnasyon" olarak isimlendirilen bir olaya inanmaktadır.
Bu tür bir anlayışın ilk “Akıllı” insanların ortaya çıkasından itibaren "Ruhunun" en önemli özeliği olarak "ölümsüz" olduğu "gerçeği” üzerinden geliştirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim çok sayıdaki Ayetlerde "İnsan Ruhunun" her şeyi yaratan Yüce Allah'ın "Ruhundan" olduğu (üflendiği) bildirilmektedir. Ancak Ayetlerde "İnsan Ruhunun" Dünya'ya gelen başka bedenlerde devam edeceğini belirtilen hiçbir ifade yer almamakta, tam aksine ölüm sonrasında yeniden diriltilecekleri güne kadar "Berzah" olarak tanımlanan bir ortamda "bekleyeceği" açıklanmaktadır. Buna göre insanların “Ruhlarının” ölüm sonrasında başka bir insan veya canlı varlık bedeninde bu Dünya ortamına geri dönüşüne ya da başka bir “ortama” gidişine “izin verilmediği” açıklanmaktadır. Bu durumda insan “Ruhlarının” ölüm sondasında Dünya ortamına geri dönüşünü ya da başka bir “ortama” gidişine izin vermeyen ve “Berzah" olarak adlandırılan bir "Engel" bulunduğu, bu engelin ölen insanların bu katmanda "Kıyamet" sonrasında "Yeniden Dirilecekleri" zamana (Güne) kadar "Ruh" halinde bekleyeceklerine işaret edilmektedir
Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder;" (74/99), (23/99)
"Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım." Hayır! onun söylediği bu söz laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (74/100), (23/100)
Buna göre yaşarken Allah'a iman etmemekle ve iyi işler yapmamakla Dünya'daki zamanı boşa geçirdiğini anlayıp pişman olanların ölüm sonrasında Allah'tan "geri gönderilmelerini" istedikleri açıklanmakta ancak insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar "Ruhlarının" herhangi bir yere “gitmelerinin” engellendiği (Berzah) bildirilmektedir. Bu nedenle sadece bu Ayetlerdeki ifadelerden bile söz konusu inanışın "geçerli" olmadığı "kesin bir şekilde" anlaşılmaktadır.
Ayetlerdeki ifadelerden Gerçek Ortamda ve Allah'ın "Kendi" Ruhundan bir "esinti" olarak yaratmış olduğunu açıkladığı insanların “Ruhlarını” anne rahminde dört aylık iken cenin halindeki bedenlerine yüklediği bildirilmektedir. (Bu konuda “Adem ve Havva’nın Dünyadaki Yaşamı İle İlgili Dini Yorumlar” bölümünde açıklamalar bulunmaktadır.)
Böylece İnsanların bünyelerine yerleştirilmiş olan "İnsan Ruhlarının” bu ortamda yaşarken oluşturdukları "kişilik" veya "benlikleri" ile ölüm sonrasında Ayette "Berzah" olarak belirtilen ve "Gerçek Ortam" kapsamında olduğu tahmin edilebilen "İlahi" bir ortamda aynen devam ettiği ve Dünya ortamında "ceset" olarak bırakılan beden yapılarının artık olmamasına rağmen bir şekilde "bilinçli" oldukları da anlaşılmaktadır. Buna göre ölüm sonrasında insanların Ruhlarının Kıyamet sonrasında insanların yeniden diriltilecekleri zamana kadar her türlü hareketlerinin engellendiği (Berzah) bildirilmekle beraber bu “bekledikleri” sürenin bildiğimiz ölçülere göre ne kadar olduğu açıklanmamakta, ancak Ayetlerde bu sürenin sadece birkaç saat gibi kısa bir dünya zamanı olarak algılanacağı belirtilmektedir.
Allah sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve çok az kaldığınızı sanırsınız. (50/52), (17/52)
Allah'ın onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. (51/45), (10/45)
Bu durumda Berzah engelinin kaldırılacağı zamana kadar geçen süre dikkate alındığında aslında bilinçli oldukları anlaşılan insanların rüyadakine benzer şekilde geçen tüm zamanı hatırlayamadıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda ölüm sonrasında "bekleme" halinde olan İnsan Ruhlarının Kıyamet zamanına kadar bu Dünyaya gelecek olan başka bedenlerde "bulunması" mümkün olmamaktadır.
İnsanların Ruhları ile ilgili olarak Yüce Allah Ayrıca bu Dünya ortamında Kıyamet zamana kadar yaşayacak olan bütün insanların "Ruhlarını" yaratmış olduğunu, bu Ruhları Dünya'ya gelmelerinden önce bir araya getirdiğini ve onlara "Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim" sorusunu yönelttiğini ve bütün insanların "Ruhlarının da "Evet" diyerek birbirlerine "Şahitlik" yaptıklarını Ayetinde bildirmektedir.
Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar da “Evet şahit olduk” dediler. (39/172), (7/172)
Buna göre Yüce Allah her insana sadece o insana ait "Ruh" yarattığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle de esasen her insanın “kendisine özgü” bir "Ruhu" bulunduğu bildirilmektedir. Böylece bir insana ait "Ruhun" herhangi bir şekilde diğer bir insan bünyesinde bulunmasına imkân yoktur.
Yüce Allah bazı Ayetlerinde de ayrıca bütün insanlara kendilerine bildirilen "gerçeklere" ne kadar ilgi gösterdiklerinin sorulacağını ve bu ortamdaki yaşamlarında bu "gerçeklere" göre yaptıklarının karşılıklarının ölümleri sonrasındaki "Ahiret Ortamlarında" en adil şekilde, tam ve eksiksiz olarak kendilerine verileceğini bildirmektedir.
O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz, siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız. (41/54), (36/54)
Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. (50/13), (17/13)
“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (50/14), (17/14)
Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. (50/15), (17/15)
Görüldüğü gibi insanlara yeryüzünde "akıllarını" kullanarak ve "serbest iradeleri" ile davranacakları hatırlatılmakta ve bir "hesap verme" olarak sorulduğunda bu ortamda yaşarken yaptıklarını kendi "nefsi" olarak açıklayacakları belirtilmektedir. Buna göre kim kendisine bildirilen "gerçeklere uyarak "hidayet" yolunu seçerse bunu ancak "kendi iyiliği" için seçmiş olacağı kim de doğruluktan saparsa kendi zararına sapmış olacağı ve doğru yoldan ayrılan hiçbir günahkarın başkasının günah yükünü üstlenmeyeceği önemle ihtar edilmektedir.
Bu "değerlendirmeler" açısından ölen bir insanın "Ruhunun" ancak "kendi" yaptıkları ile yüzleşeceği açıklandığına göre Dünya'ya gelen yeni bir insana daha önce ölmüş birisinin Ruhunun "eklenmesinin" mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Böylece bütün insanların bu ortamdaki yaşantıları sırasında yaptıklarının sonuçlarından "sadece kendilerinin" sorumlu olacakları kesin olarak belirtildiğine göre, ölüm sonrasında kendisi gibi yaptıklarından sorumlu olacağı bildirilen diğer bir insanın "Ruhunun", kendisine ait olan "Ruhuna" eklenmesi veya onun "Ruhunun" yerine geçmesinin mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır.
Bu açıklamaların yanında “Bütün İnsanlara” bu ortamda bulunmalarının amacının, "Gerçek Ortamda" yaratıldıkları sırada "Ruhlarına" öğretilen "Bütün isimleri" araştırarak "Yaratılış" ile ilgili bütün bilgilere ulaşmak, her şeyin "Yaratıcısı" ve "Tek Yaratıcı Güç" olan "Allah'ı" anlayıp O'na teslim olmak olduğu belirtilmekte, böylece insanların her birisinin sadece canlı bir varlık olmadığı hatırlatılarak onlardan "Yaratılış" ve "Yaratıcının" farkına varmalarının ve "İnsan Olmak" düzeyine çıkmalarının beklendiği hatırlatılmaktadır.
Hatırla ki Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. (87/30), (2/30)
Allah Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. (87/31), (2/31)
Bu durumda “halife” olarak yaratılmalarının gereği olarak ölüm sonrasında ondan beklenenleri (bütün isimleri öğrenme gayretlerini) ne ölçüde gerçekleştirdiği her birine ayrı ayrı sorulacağı açıklanmakta ve Dünya ortamındaki yaşantılarında yaptıkları “işlemler” ile “tek başına” yüzleşeceği insanlara hatırlatılmaktadır. Buna göre Dünya'ya gelen yeni bir insana anne rahminde iken sadece kendisine özel bir "Ruh" yüklenmiş iken “o Ruh” yok sayılarak daha önce ölmüş birisinin Ruhu ile bu ortama “yeniden gelmesinin” mümkün olmayacağı açıkça belirtilmektedir.
Görüldüğü gibi Yüce Allah herkesin bu Dünya ortamında yaşarken yaptıklarına göre değerlendirileceklerine işaret etmekte ancak her insanı “gücünün yettiği” ölçüde mükellef kıldığını, yaptıkları iyi ve kötü işlerin kendilerine ait olduğunu ve buna göre derecelerinin bulunduğu, ölüm sonrasında buna göre kendilerine davranılacağını bildirmektedir.
İnkâr edenler ateşe arzolunacakları gün “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!” (66/20), (46/20)
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı kendine, yapacağı da kendinedir. (87/286), (2/286)
Ayrıca Allah'ın onlara ancak yaptıklarının karşılığını vereceği ve kendilerine asla yok yere veya fazladan bir ceza verilerek "haksızlık" yapılmayacağı belirtilmektedir.
Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır, Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz. (66/19), (46/19)
Ayetlerde belirtilen ölüm sonrası ile ilgili açıklamalara inanmadan bu ortamdaki yaşamı sona erenlere, Dünyadaki hayatlarında onlara önerilen gerçeklere aldırış etmeyip haksız yere büyüklük taslamalarından ve yoldan çıkmaları nedeniyle inkâr yolunu seçerek bütün güzel şeylerini harcadıkları, kendi düşüncelerine göre yaşamın zevkini sürdükleri hatırlatılarak şimdi cezalandırılmaları (ateşe verilmeleri) esnasında bu yüzden alçaltıcı bir azap göreceklerinin söyleneceği açıklanmaktadır.
Bu açıklama ile halen yeryüzünde yaşamakta olanlara ve özellikle "Tek Yaratan" olan Allah'a ve Allah'ın ilettiklerine önem verip anlamaya çalışmadan inanmayanlara bir "ihtar" yapılmaktadır. İnsanlardan bu ve benzer olarak diğer Ayetler ile yapılan uyarı ve ihtarları dikkate almaları, "akıllarını" ve sahip oldukları bütün olanakları kullanarak "Yaratılış" ve "Yaratıcı" ile ilgili olarak kendilerine iletilenleri "anlamaya" çalışmaları, böylece "Allah" hakkında anlamlı bir fikir edinerek Allah'ı tanımaları ve O'na teslim olmaları beklenmektedir.
Ancak Allah'a iman etmenin en temel konularından olan ve Ayetlere defalarca hatırlatılan "her canlının ölümü tadacağı" gerçeği ve buna bağlı olarak İnsanların da bu ortamda "bir süre" yaşamalarının takdir edildiği ve her insanın ölüm sonrasında mutlaka "Allah’a Döneceği" kesin olarak belirtilmektedir. Nitekim bütün insanların ölüm sonrasında "yeniden diriltilecekleri" ve sonrası ile ilgili hususlar ayrıntılı olarak Ayetlerde açıklanmaktadır.
Bu durumda bir şekilde "reenkarnasyon" meydana geldiği söylenebilir. Ancak bu şekilde yeniden "yaşama dönüşün" insanların bir süre yaşadıkları bu Evren ortamında bulunan yeryüzünde değil, yeryüzü ortamının bir benzeri olarak yaratıldığı ve Ayetlerde "Ahiret” olarak bildirilen Gerçek Ortamdaki "Asıl Ortamda" gerçekleşeceği de kesin olarak bütün "Akıllı İnsanlara" bildirilmektedir. Buna göre söz konusu "yeniden yaşama dönüş" olayının Ayetlerinde yer alan bilgi ve açıklamalar çerçevesinde ele alınıp incelenmesi ve anlaşılmaya çalışılması en doğru bir yaklaşım olacaktır.
Nitekim Kur'an'da iletilen çok sayıdaki Ayetlerde Yüce Allah'ın "İnsanı" yeryüzünde "Halifesi" olarak yarattığını böylece Allah adına iş yapmak üzere görevlendirdiğini belirtmekte ve verdiği "Akıl" ile bu görevi anlayıp yerine getirmesini ondan beklemektedir. Bu durumun anlaşılabilmesi için insanlardan Ayetlerini bir "bütün" olarak değerlendirerek ve birbirleri ile olan "ilişkilerini" dikkate alarak anlamaya çalışmalarını önermektedir. Böylece "İnsan" bu görevi ona lütfedilen "Akıl" unsurunu kullanarak bu dünyada bulunduğu sürede tamamen kendisi tarafından ve kendisine verilen olanaklardan yararlanarak yapacaktır.
Buna göre İnsanların elde ettikleri bilgilerin Hz.Muhammed'den önce yaşamış olanlar, bugün yaşayanlar ve gelecekte yaşayacaklar açısından daima "birikerek" çoğalacağının daima dikkate alınması gerekmektedir. Özellikle Kur'an’ın gelmesinden sonra günümüzde insanların giderek artan bir hızda ve yoğunlukta elde ettikleri bilgi birikimleri ile sağlanan her türlü olanakların, ileride yaşayacak olan insanlarca çok daha ileri düzeylere ulaştırılacaktır.
Bu durumda ulaşılacak olan "yeni olanaklardan" yararlanılarak İnsanlara iletilmiş olan Ayetlerde belirtilen uyarı, öğüt ve önerilerim çok daha doğru olarak anlayabilecek düzeyde olacak, böylece tüm insanların Allah'a ve İnsanın Allah'ın "Halifesi" olmasına inanmamaları için hiçbir mazeretleri kalmayacaktır. Zira, akıl ve akıl ile gelişen tüm ilimler insanı "Tek Yaratıcı Güç" olan "Büyük Allah'a" götürmektedir:
Özetle Yüce Allah’ın “takdiri” ile “Gerçek Ortamında” insanı “Kendi Ruhundan” olarak “yarattığı”, yaratmış olduğu insanın bir süre “yeryüzünde” yaşamasını ve orada çoğalmasını uygun gördüğü, böylece yeryüzünde ortaya çıkacak her insan için “Kendi Ruhundan” özel olarak “Ruhunu” yarattığı, yeryüzünde Kıyamet zamanına kadar yaşayacak olan bütün insanların “Ruhlarını” topladığı (Elest), bütün insanların “Ruhlarının” Allah’ın insanların “Rabbi” olduğunu kabul ettikleri ve birbirlerine bu konuda “şahit oldukları”, insanların bir süre yaşamaları için Evren ve Dünya ortamını yarattığı, böylece bu ortamda yaşamaya başlayan her yeni insana anne rahminde dört aylık iken yeryüzünde oluşmakta olan bedenine “Kendi Ruhundan” olan “Ruhunu” indirdiği (üflediği), insanın bu ortamda ölümünden sonra da “Ruhunun” bir süre başka ortamlara gitmesinin engellendiği (Berzah), ve Evren ortamının sona ereceği Kıyamet sonrasında “Ahiret” olarak tanımlanan Allah’ın “Gerçek Ortamında” yeniden yaratılacak olan bedeninde yer alacağı (Allah’a Döndürüleceği) belli bir düzen altında Ayetlerde açıklanmaktadır.
Bu durumda her insanın “Allah’ın Ruhundan” olan ve sadece “kendisine özel” tek bir “Ruhunun” bulunduğu, buna göre de aslında insanın Allah ile “özdeş” olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre Ayetlerde belirtilen durumlara ve verilen bilgilere bağlı olarak aldığı ve bulunduğu şekil ve koşullar dikkate alındığında “İnsan Ruhunun” ölüm sonrasında bir başka bedene girerek yeniden yeryüzü ortamına geri dönmesi, yani “reenkarnasyon olayının” mümkün olmadığı görülmektedir. (Bu konular ile ilgili bölümlerinde ayrıntılı açıklamalar bulunmaktadır.)
Sıra Dışı Durumlara Ait Açıklamalar
Bu ortamdaki canlı varlıkların zaman içerisindeki değişim ve gelişim (Evrim) sürecinde beden yapılarını değişen çevre koşullarına uyum gösterdiği ve en uygun şekli aldığı böylece varlıklarını sürdürdüğü yapılan bilimsel çalışmalardan anlaşılmaktadır. Bu konuda yeryüzü ortamında "insanın" ortaya çıkması çok özel bir yer tutmaktadır. Zira Ayetlerde Yüce Allah'ın "Arş" ortamında "en güzel şekilde" yaratmış olduğu "İnsanın" yeryüzünde yaşamasını takdir ettiği, buna göre yeryüzü ortamının yaratmış olduğu diğer "canlılar" ile "birlikte" "İnsanın" yaşamını sürdürmesi ve ihtiyaçlarını karşılaması için ve "özenle "yaratıldığı açıklanmaktadır.
Nitekim İnsanın bu ortamda yaşamaya başlaması sürecinin bu ortamdaki diğer tüm "canlıların" ortaya çıkması (hayatın başlaması) ile aynı zamanda başladığı elde edilen deliller ve ulaşılan bilgi birikimi sayesinde anlaşılmış bulunmaktadır.
Bununla birlikte halen devam etmekte olan değişim ve gelişim (evrim) sürecindeki normal "seyri" esnasında, tüm canlıların yapılarını oluşturan hücrelerindeki veya moleküllerindeki Atom Altı Parçacıklarının, genellikle insanların yol açtığı bazı olağan dışı "etkileşimlere" maruz kaldıkları, bu durumun canlı yapılarının oluşumunda bazı "farklılıklara” yol açtığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde “farklı” bir durumun ortaya çıktığı her türlü canlı yapılar "sıra dışı" görünmekte veya normal olmayan davranışlar göstermektedir.
Günümüzde bu şekilde ortaya çıkan sıra dışı oluşumların "düzeltilmesini" sağlamak üzere bu konu üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmekte ve giderek çok etkili sonuçlar alınmaktadır.
Ayetlerde İnsanların bu ortamda anne rahminde "bir damla su" tarafından (meniden) başlatılan yaratılışının önce nutfe, alaka, parçacık et oluşması, etin kemiklere dönüşmesi, kemiklerin etle kaplanması gibi çeşitli "aşamalardan" geçerek sürdürülen "yaratılışının" sonuçta "insan" şeklinin verilerek tamamlandığına işaret edilmektedir. Bu konuda "İnsanın Dünya Ortamındaki Beden Yapısı" bölümünde yer almaktadır.
O, insanı bir damla sudan yarattı, fakat bakarsın ki Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir. (70/4), (16/4)
Andolsun biz insanı, çamurdan bir özden yarattık. (74/12), (23/12)
Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. (74/13), (23/13)
Sonra nutfeyi alaka yaptık, peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere çevirdik, bu kemikleri etle kapladık, sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik.
Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir. (74/14), (23/14)
Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir. (75/8), (32/8)
Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır, ne kadar az şükrediyorsunuz! (75/9), (32/9)
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir. (89/6), (3/6)
Buna göre yeni bir "insanın" ortaya çıkmasına neden olan ve "bir damla su" olarak işaret edilen "meninin" etkilediği "yumurta" yapısı ile birleşmesi sonucunda belirtilen aşamalardan geçerek yeni bir insan yapısının "Dünyaya Geldiği" anlaşılmaktadır.
Yaratılış ile ilgili bölümlerde değinildiği gibi, Allah şu anda bilebildiğimiz ve tüm maddi varlıkların en alt "Yapı Taşı" olarak açıklamaya çalıştığımız Atom Altı Parçacıklar bünyelerine Evren ve Dünya ortamının ilk "Yaratılışı" sırasında "Bilinçli Enerji" yerleştirmiştir. Allah ile "Her An" iletişim halinde olan "Bilinçli Enerji", Yüce Yaratan'ın neyi ne zaman ve nasıl oluşturacaklarına dair "Takdiri" ile uyumlu olarak Atom Altı Parçacıkların "Canlı" veya Cansız" olmak üzere "Bir Varlık" meydana getirmek üzere birbirleri ile olan etkileşimlerini "Yönetmekte" ve uygulamaktadır.
Atom Altı Parçacıkların Yüce Yaratıcı ve birbirleri ile her an iletişimde olmasının nasıl gerçekleştiği, örnek olarak insanların "Akıllarını" kullanarak geliştirdikleri ve günümüzde yaygın olarak kullanılan "Akıllı Mobil Telefon" uygulamaları gösterilebilir. İnsanların Yüce Allah’ın tasarlayıp yürütmekte olduğu bu ortamın kural ve koşulları “akılları” ile “keşfedip” elektromanyetik esaslı radyo dalgaları üzerinden “sıra dışı” bir yöntem olarak geliştirdikleri bu ve benzer uygulamaları yapabildiği dikkate alındığında, onlara bu olanağı sağlayan Yüce Yaratıcının "İlmini" tahmin ve idrak edilmesinin mümkün olmadığı görülebilecektir. Diğer bir ifade ile bu ortamda “Halifesi” olarak iş ve işlemleri yapabilmesi için yaratmış olduğu insanların gerçekleştirdikleri karşısında Yüce Yaratıcının "İlminin" ne kadar "erişilemez" olduğu ve insanların başardıklarının Allah katındaki oluşumlara göre ne kadar basit olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yüce Allah her şeyin ve bu arada Evren ve diğer Evren Ötesi ortamların "Tek" yaratıcısı ve "Sahibi" olmaktadır.
Buna göre bu ortamda alışılagelmiş tüm "yaratılışlar" yanında, yaratılış sürecinde genellikle "serbest iradeleri" ile davranan insanların yol açtığı bazı olağan dışı "etkileşimlere" maruz kalan ve sonuçta "sıra dışı" bazı "farklılıklar" ile şekil almış her şey de yine Allah'ın bu ortamın yaratılışı ve sürdürülmesini sağlayan "kural" ve "koşullarına", diğer bir deyişle "Allah'ın Kanunlarına” tabi olarak (Allah'ın Takdiri ile) gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu durumda insanlar arasında veya diğer yaratılmışlar arasında "özürlü" olarak nitelendirilebilecek ve genel yapının dışında olan tüm varlıkların "O Şekilde" olmaları da "Allah'ın Takdiri" ile gerçekleşmiştir.
Nitekim Allah Ayetinde insanlardan örnek vererek "sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır" ifadesi ile sahip olduğu bu unsurlar için insanların Allah’a "Şükretmesi" gerektiğini hatırlatırken, diğer yandan bu unsurların şekli veya eksikliği gibi bir durumun da “Allah’ın Kanunları” kapsamında, yani "Kendisinin" takdiri ile gerçekleştiğini hatırlatmaktadır.
Bu konuda Harvard Üniversitesi Medical School Department of Genetics öğretim üyelerinden Clifford Tabin tarafından yapılan açıklamalara göre tek bir gendeki tek bir molekül tarafından gönderilen uzun mesafeli "Sinyalin" diğer molekülleri buna göre yönlendirip gelişme yapabildiğini buna göre örneğin el parmaklarının oluşması sırasında "Altıncı" bir parmak meydana gelebildiği belirtilmektedir.
https://genetics.med.harvard.edu/faculty/tabin
http://www.slate.com/articles/news_and_politics/explainer/2006/05/why_cant_i_use_my_third_arm.html
https://www.newscientist.com/article/mg14719952-000-sonic-hedgehog-tells-left-from-right/
Buna göre, "Sonic Hedgehog" olarak adlandırılan "Gen" bünyesindeki bir molekül tarafından gönderildiği anlaşılan "Sinyalin" nasıl ve neye bağlı olarak üretildiği önem taşımaktadır. Bu Molekülün yapısını oluşturan Atom Altı Parçacıkların "Neye" göre "Birbirlerini Etkileyip" bu sinyali göndermeye "Karar Verdikleri" konusunda bilgilere ulaşılabilmesi halinde bu parçacıkların davranışlarının "Anlaşılması" mümkün olabilecektir.
Bu parçacıkların bünyelerinde "Yaratıcı" ile devamlı bir "İletişim" halinde olan ve Allah'ın "iradesi" ile gerekli "Etkileşimleri" başlatmasını sağlayan veya diğer Atom Altı Parçacıklardan gelen "Etkileşimlere" göre "Takdir" edilen "Yapıyı" gerçekleştirecek "Karşılıkları" veren özel bir "Bilinçli Enerji" bulunduğu (öz) inkâr edilemeyecek bir "Gerçek" olarak değerlendirilebilir.
Bu durumda örneğin bir insanın elinde “altı” parmak oluşması veya insanlar ya da diğer canlılarda yapışık ikizler, iki başlı yapılar gibi "sıra dışı" yapılaşmaların meydana gelmesi hiçbir şekilde "Tesadüf" olarak düşünülmemesi gerekmektedir. Zira bütün bu oluşumlar ancak Atom Altı yapılarda “bir nedene” bağlı olarak ortaya çıkan “etkileşimler” sonucunda gerçekleşmektedir. Bu nedenle insanlardan ortaya çıkan bu tür sonuçların hangi nedene bağlı olduklarını anlamak için, onlara sağlanmış olan bu ortamın kural ve koşullarını, diğer bir ifade ile Ayetlerde belirtildiği şekilde “Bütün İsimleri” veya “Allah’ın Kanunlarını” anlamak üzere, sahip oldukları “Akıl” unsurunu ve “Bilgi Birikimlerini” kullanarak bilimsel çalışmalar yapmaları beklenmektedir.
Yapışık ikizlere örnek: The Hansel sisters
Çocukluk Dönemi Organların Yerleşimi Bugün
Zira yukarıda belirtildiği gibi bu ortamdaki tüm oluşumlar, insanların her an gerçekleştirdikleri faaliyeti de dahil olmak üzere, Allah tarafından "Takdir" edilmiş ve yürürlüğe konmuş olan kural ve koşullar (Allah'ın Takdiri) dahilinde Evren'in sürdürülmesini sağlayan ve sonuçta Evren'i sona erdirecek olan "değişimlerle" ortaya çıkan "bir nedene" bağlı olarak ve Evren'deki tüm Atom Altı Parçacıkların bünyelerine "İndirilmiş" olan "Bilinçli Enerji" tarafından yürütülen "Etkileşimler" ile gerçekleşmektedir. Bu durumda Evrende oluşan "her olay", Allah tarafından "Takdir" edilmiş ve yürürlüğe konmuş olan kural ve koşullar dahilinde "bir nedene" bağlı olarak "her an" gerçekleşmektedir. Bu gerçek Ayette Allah'ın her an yaratma halinde olduğu belirtilerek ifade edilmektedir.
O, her an yaratma halindedir. (97/29), (55/29)
Buna göre bedensel özürlü olmak yanında "zihinsel" özürlü olarak Dünyaya gelinmesi de aynı şekilde belli etkileşimler sonrasında ve “Allah'ın Kanunları” çerçevesinde ortaya çıkmaktadır.
Bu tür olaylar yanında bir insanın daha Dünyaya gelmeden "cenin" halinde iken "canlılığının" beklenmedik bir şekilde sona ermesi de diğer bir "sıra dışı" olay olarak tanımlanabilir. Böyle bir durumun da bu ortamda yürürlükte olan kural ve koşullar bağlamında hastalık veya ani gelişen “bir nedene” bağlı olarak gerçekleştiği aksi düşünülemeyecek bir "gerçek" olarak kabul edilmesi gereklidir. Yani böyle bir duruma başına gelen açısından çok kötü olması nedeniyle "isyan edilmemesi" ve diğer "sıra dışı" olaylarda olduğu gibi nedenlerinin araştırılarak gelecekte daha az karşılaşılması için nasıl önlem alınacağı üzerinde bilimsel araştırmalar yapılması gerekmektedir.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi insanlarda ve diğer canlılarda meydana gelen her "sıra dışı" olayın "belli" bir nedene bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu neden belli bir aşamasına kadar ve Allah'ın verdiği "izin" dahilinde "Akıl" yürüten insanlar tarafından anlaşılabilir ve yinelenmemesi için alınacak önlemler belirlenebilir durumdadır. Çünkü İnsan bedeni bu Dünya ortamındaki en "Gelişmiş" canlıdır. Gelişmişlik sadece vücut yapısı ve becerileri açısından değil fakat Allah'ın lütfettiği ve "Kendi" vasıflarından bir "Esinti" olarak bu vücudu en iyi şekilde yönetip yönlendirmek üzere "Ruhundan Üfleyerek İndirdiği" çok özel bir unsuru, yani "Akıl" unsurunu taşımasından ileri gelmektedir.
Ancak Yüce Allah insanlara Evren’deki olayların “tamamının” nedeninin anlayabilmelerinin mümkün olmadığını hatırlatmaktadır.
Allah'ın bildirdiklerinin dışında insanlar Allah'ın ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. (87/255), (2/255)
Öte yandan İnsan Bedeni bu Dünya ortamındaki en "Gelişmiş" canlıdır. Gelişmişlik sadece vücut yapısı ve becerileri açısından değil fakat Allah'ın lütfettiği ve "Kendi" vasıflarından bir "Esinti" olarak bu vücudu en iyi şekilde yönetip yönlendirmek üzere "Ruhundan Üfleyerek İndirdiği" çok özel bir unsuru yani "Akıl" unsurunu taşımasından ileri gelmektedir.
İnsanlar içinde bulundukları ortam hakkında sürekli bilgiler edinmekte, elde ettiği bilgileri sahip oldukları "Akıl" unsurunu kullanmakta ve birlikte yaşam koşullarını paylaştıkları çevrelerindeki hayvanlar ve bitki örtüsünden oluşan diğer canlıların davranışlarını inceleyerek kendileri için faydalı olduğun inandıkları bazı sonuçlara ulaşmakta ve uygulamalar geliştirmektedir.
Örneğin hayvanların davranışlarını taklit ederek kara, hava ve deniz taşıtlarını tasarladıkları, onların avlanma veya diğer amaçlarla yaptıkları davranışları örnek alarak bazı iletişim uygulamaları geliştirdikleri, "rekabet" duygusunun etkisi ile zaman zaman insan bedeninin sınırlarını zorlayacak “sıra dışı” şekillerde çok çeşitli spor hareketleri geliştirdikleri böylece "bedenlerini" daha çevik ve dayanıklı hale getirdikleri söylenebilir.
Buna benzer olarak hemen her konudaki çeşitli alanlarda yapılan “sıra dışı” nitelikteki faaliyetin insanların merak duygusunun güçlü etkisi ile Aya gidilmesi, uzaya çıkılması, hastalıklara neden olan unsurların bulunması, tedavi yöntemlerinin belirlenmesi ve insan zihninin derinliklerine inilmesi gibi bilimsel araştırma ve çalışmalarda da önemli katkıları bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi insanın bulunduğu bu ortamın her an değişen bir nitelik gösterdiği ve bu ortam ile her an “birlikte” olan insanların beden ve “Ruh” yapılarının da “akıllarını kullanarak” bu değişken duruma uyum sağlayacak ve gereken dengeleri oluşturacak iş ve işlemleri yapacak yetenekle donatıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum Yüce Allah'ın insanlar neden yeryüzündeki "Halifesi" olarak faaliyette bulunması için yaratılmış olduğunu açıklamaktadır.
Buna göre insanlardan "Akıllarını" kullanarak karşılaştıkları her türlü olay hakkında bilgi edinmeleri, nedenlerini araştırmalardan edindikleri bilgileri biriktirerek her yeni konuda onlardan yararlanarak her şeyin "aslını" öğrenmeleri beklenmektedir. Çünkü ancak bu anlamda olaylara yaklaşıldığında bu ortamda ortaya çıkan ve “iyi veya kötü” sonuçlara yol açan her türlü olayın “Yaratılış Kuralları” olarak tanımlanan “Allah’ın Kanunları” çerçevesinde “bir nedene” bağlı olduğu anlaşılabilecek böylece "Yaratılış" ve "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah kavramı daha anlaşılabilir olabilecektir.


Toplum Düzenine Dair Uygulamalar
Ayetlerde bu ortamdaki “Toplumsal” yaşamlarında ortaya çıkan çeşitli konularda tüm insanlara öğüt ve önerilerde bulunulmaktadır. Tüm insanlardan Kur’an Ayetleri ile yapılan bu uyarı, öğüt ve öneriler üzerinde devamlı olarak düşünmeleri ve Akıllarını işleterek Yüce Allah'ın "Tek Yaratıcı Güç" olduğunu anlamaları ve bu ortamdaki yaşantılarını ona göre düzenlemeleri ve bu arada insanların toplum yaşamlarında birbirlerine saygı ve anlayış göstermeleri gerektiği hatırlatılmaktadır.
İnsanlar akıl yürütme ve daha iyi yaşam koşullarına ulaşabilmeleri için gerçekleştirdiği buluşlardan yararlanmaları yanında birbirleri ile olan karşılıklı (sosyal) ilişkilerini de daima geliştirmeye ve iyileştirmeye çaba göstermektedirler.
Bu anlamda olmak üzere, insan ilişkilerinde karşılıklı saygı ve anlaşışa dikkat etmeyip daima kendi duygularının (Şeytan’ın) etkisi ile topum birlik ve huzurunun bozulmasına yol açabilecek bazı davranışlarda bulunulması sonucunda diğer insanların rahatsız olduğu, hatta savunma ve saldırma gibi tepkiler verdiği gibi durumların meydana geldiği her toplumda her an yaşanmaktadır. Toplum düzeyinde bu tür davranışların genel olarak iyi olmadıkları sonucuna varılmış ve bu davranışları yapanlar hoş görülmemiş, hatta toplum adına çeşitli şekillerde cezalandırılmışlardır.
İnsanları nefisleri ile yaratan ve onları “akılları” ile bu nefislerini kontrol ederek kendileri tarafından en iyi şeyleri ve davranışları bulmaya ve sonuçta her şeyin yaratıcısı ve sahibi ola Allah’ı anlayıp O'nu tanımaya ve O'na teslim olup ibadet etmeye yönlendiren Allah, geçmiş çağlarda görevlendirdiği “Uyarıcılar” ve “Peygamberleri” ile genel olarak “Yaratılış” ile ilgili bilgiler yanında “davranışları” hakkındaki “Gerçekleri” insanlara bildirmiştir. Bu anlamdan son olarak Hz.Muhammed’e vahiy ettiği Kur’an Ayetlerinde de bazı davranışlar için öğüt, örnek ve uyarılar yapmaktadır.
Buna göre örneğin insanların toplum yaşamlarında en önemli yer olan evlerinin onların en “özel” bölgeleri ve sadece kendileri ile yakınlarının bir “kişisel” ortak yaşam yeri olduğuna işaret edilmekte ve bu duruma saygı gösterilmesinin beklendiği açıklanmaktadır.
İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz. (87/189), (2/189)
“İnsandan Beklenenler” bölümünde belirtildiği gibi, her insanda davranışlarına yön veren duygular ifade eden “nefsi” bulunmaktadır. Buna göre her insan bir diğerine aklı ve nefsinin oluşturduğu bir denge sonucunda nasıl davranır ise o insan da bu davranışa karşı kendi aklı ve nefsinin oluşturduğu dengelerden oluşan davranışını gösterecektir. Bu nedenle insanların bir diğer insana ait bu tür yerlere güvensizlik olarak algılanacak bir davranış ile yaklaşmamaları gerektiği hatırlatılmaktadır.
İyi davrananlar, yukarıda belirtildiği gibi nefislerinin dürtülerini anlayıp davranışlarında sakin, soğukkanlı (itidalli) ve ölçülü olandır. Zira itidalli olmak ve ölçülü davranmak ancak akıl yürütülmesi ile mümkün olur. Doğrudan hislerinin etkisi ile ve düşünmeden (Akıl Yürütmeden) davrananlar ölçülü olamazlar ve davranışlarında anlık tepkileri etkili olur.
Bu tür öğütler insanlara “İnsan Olmak için gösterilen işaretler olarak değerlendirilmeli ve mutlaka dikkate alınmalıdır. Örneğin insan dünyadaki faaliyeti ile elde ettiği gelir ve zenginlikleri bilerek harcamalıdır. Bu konuda onların doğru yola yönlendirici olarak Kur'an’da bazı öneriler yer almaktadır. Bu anlamda olmak üzere, harcamaların Allah yolunda yapılması beklenmektedir.
Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever. (87/195), (2/195)
Allah yolunda ifadesi, Allah'ın çok sayıda öğüt ve önerilerine uygun olarak harcama yapılmasının önemli olduğunu göstermektedir. Zira genel olarak Allah yolunda yapılacak harcamanın anlamı, israf edilmemesi, fakir, yetim ve düşkünlere yardım edilmesi, zekât ve fitrelerin verilmesine dikkat edilmesidir.
Bu tür anlayış ile ihtiyaç sahipleri gözetilerek harcama yapılması, toplum bireylerinin birbirlerini anlama ve yardımlaşmalarına imkân vermekte ve toplumun kaynaşmasını sağlamaktadır. Aksi durumda toplum bireyleri arasındaki ayrılık ekonomik nedenlerle daha etkili olarak belirginleşecek ve bundan en büyük zararı toplum çekecektir. Toplumun bu tür konulara ilgi duymaması sonuçta bireylerin zararına olacaktır.
Allah insanlara her türlü davranış ve hareketlerinde dürüst olmaları önerilmektedir. İnsanların dürüst olmaları önce kendilerine olan saygılarını arttırır sonra toplumun kalitesini yükseltir. Ayrıca “dürüst” olmak Allah'ın lütfu olan “aklını” kullanabildiğinin ve nefsini kontrol edebildiğinin en kesin göstergesidir. Bu nedenle Yüce Allah doğru yolu bulanların aynı zamanda dürüst olduklarına işaret ederek dürüst olanları sevdiğini ve onlara şefkat ve merhametini gösterdiğini bildirmektedir.
Ayrıca insanların yaşadıkları yerlerde, sorumsuzca davranarak bitki örtüsünü bozmamaları ve akıllarını kullanarak daha verimli ve güzel bitkilerin yetişmesine imkân verecek şekilde o yerleri hazırlamaları gerektiği belirtilmektedir.
Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz. (39/58), (7/58)
Yapılan bu ve benzer önerilere uyulmaması yüzünden şayet yaşanılan yerler kullanılamaz hale getirilirse, bu topraklardan istenilen iyi mahsul alınması mümkün olmayacaktır. Bu açıdan, toprak insan ilişkilerinde bu Ayetten ilham alınarak yer örtüsüne gereken özenin gösterilmesi ve alınan mahsul için daima "Şükredilerek" o yerlerin daha güzel hale getirilmesinin gerektiğine işaret edilmektedir.
Hz.Muhammed'ten önceki dönemlerde toplum düzeninin bozulmasına yol açan bit diğer husus olarak, kendilerine gönderilen peygamberlerden sonra bazı toplumların bildirilenleri terk etmeleri yüzünden cezalandırılacakları açıklanmaktadır.
Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular, bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. (44/59), (19/59)
Ne yazık ki, Hz.Muhammed sonrasında da tüm insanların beklenen düzeye henüz ulaşamadıkları görülmektedir. Bu duruma göre, insanlardan akıllarını kullanarak Ayetten “ibret” alınması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Zira çeşitli ayetlerde insanların çoğunun “doğru yol” kendilerine bildirilmiş olmasına rağmen Allah’a ve Peygamberine “inanmayacakları” belirtilmektedir. Diğer bir deyişle bu ayet tüm gelecek insanlara sadece nefislerinin arzularına uymaları durumunda toplum düzeninin de zarar göreceği belirtilerek bunun cezasını çekecekleri uyarısını yapmaktadır. Akıllı insanlar akıllarını kullanıp bu duruma düşmemelidirler.
Yüce Allah toplum düzeninin sağlanması ve sürdürülmesi açısından üzerinde düşünülmesinde ve uygulanmasında yarar bulunan konuları Ayetlerinde açıklamakta ve insanlardan akıllarını kullanarak bu hususlara uymalarını önermekte ve öğüt vermektedir.
Allah, doğru yola gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı hem de akıbetçe daha iyidir. (44/76), (19/76)
Allah’ın “Doğru Yolu” bulan insanlara bu yolda daha ileriye ulaşabilmesi için daima yardım edeceğine işaret edilmektedir. Ayrıca yeryüzünde yaşarken yapılan “iyi işlerin” insanların sürekli olarak “iyilikle” anılmalarına neden olacağı gibi, ölüm sonrasında da onları daha iyi sonuçlara ulaştıracağı ve bu durumun Allah katında daha hayırlı olduğu bildirilmektedir.
Buna göre insanların Akıllarını kullanmalarında bu gerçeği dikkate almaları ve daima göz önünde bulundurulması gerekir. Böylece toplum bireylerinin çoğunluğunun bu düzeye yaklaşmalarının toplumun genel düzeni ve huzuru açısından ne kadar önemli olduğuna dikkat çekilmektedir.
Buna karşılık Dünya hayatında birçok şeyden faydalanan kimselerin bunları işlerinde yararlanacakları bir “güç” olarak düşünmelerinin onlara ileride hiçbir yarar sağlamayacağı açıklanmaktadır.
Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır. (47/207), (26/207)
Öte yandan kendilerine “Güç” verdiğini düşündükleri bu dünyaya aittir şeylerin aslında insanın "İnsan Olmak" için vereceği mücadelede birer unsur olduğu Ayetlerdeki açıklamalarda belirtilmektedir. Nitekim bu dünyada birçok şey elde eden “inanmış kimselerin” elde ettikleri şeyler için Yüce Yaratan'a teşekkür ettikleri, her ibadetlerinde bunu hatırladıkları ve diğer ayetlerde de açıklandığı gibi bunlar üzerindeki “fakir hakkını” verdikleri Ayetlerde bildirilmektedir.
Bunları yapabilenler "İnsan Olmak” düzeyine ulaşmış ve hem dünyada hem de ahirette kazançlı çıkanlar olarak belirtilmektedir. Bu durumda Dünyada elde ettikleri için Yaratan'a teşekkür etmeyen, onları herkesten kıskanan ve böylece iman edemeyen kimselerin elde ettikleri bir "Hiç" tir ve kendilerine ve topluma hiçbir fayda da sağlamayacaktır. Bu kimseler Dünya kadar malı olsa da Dünya'da ve ahirette huzur bulamayacaklar ve kaybedenlerden olacaklardır.
Bu bakımdan İnsanlara yaşadıkları toplumda akrabalarına ve ayrıca yoksullar ile yolculuk yapanlara "Haklarının" verilmesi öğütlenmektedir.
Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver, gereksiz yere de saçıp savurma. (50/26), (17/26)
Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar, şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. (50/27), (17/27)
Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. (50/28), (17/28)
Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma, sonra kınanır, hasretini çeker durursun (50/29), (17/29)
Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, çok iyi görür. (50/30), (17/30)
Burada öncelikle geçim düzeni yerinde olan yani kendi geçimini sağlamış ve diğer insanlara da "Yardım" yapabilecek durumda olanlara hitap edildiği anlaşılmaktadır. Ancak hangi konum ve varlık düzeyinde olursa olsun tüm insanların sahip oldukları maddi veya manevi "Varlıklarını" diğer insanlar ile "Paylaşmalarının" da öğütlendiği düşünülmelidir. Zira bu durum insanları diğer varlıklardan ayıran en önemli unsurlardan birisidir. Diğer canlılar davranışlarını "içgüdü" olarak tanımlanan unsurların etkisi ile gerçekleştirmektedirler.
Bu konuda en belirgin örnekler yavrularının korunması, yaşam bölgelerinin savunulması, yaşamını sürdürmek amacı ile gıda sağlamak üzere diğer canlıların avlanması, bu yiyeceklerin paylaşılması ve yaşam koşulları ve üremeleri en uygun olabilecek yerleri araştırarak bu konuda en gelişmiş "Önderlerini" izleyerek oralara gidilmesi olarak sayılabilir. Bu davranışlar bu canlıların davranışlarını yöneten unsurlarına (Beyin veya Sinir Ağları) karşılaşılan durum ve koşullara göre nasıl hareket edileceği de dahil olmak üzere, bir "Bilgisayar Programı" gibi "İşlenmiş" durumdadır. Buna göre kendi cinsleri de dahil yiyecek ve yer paylaşımlarında bu içgüdülerinin etkisinde savaş veya savunma yaparak hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.
İnsanlar bu Dünya ortamına Yüce Yaratan tarafından Allah'ın "Halifesi" olarak "İndirilmiş" olmaları (Bu konuda "İnsanın Dünya Ortamında Yaratılışı" bölümüne bakınız.) nedeniyle diğer canlılarda olduğu gibi "içgüdüleri" bulunmakla birlikte onlardan "Çok Farklı" niteliklere de sahip bulunmaktadırlar. Bunlardan en önemlisi "Akıl" unsurudur. Bunun yanında "Halife" olmanın bir sonucu olarak acıma, merhamet etme, bağışlama, affetme, paylaşma, sevme, sevinme, üzülme, onurlanma gibi davranışlarında etkili olan özel unsurlara da sahip bulunmaktadır. Yüce Allah insanlara işte bu unsurları hatırlatarak özellikle en yakınlarında bulunan akrabalarına ve ayrıca "Darda" kalmış olan örneğin yoksullara ve yolda kalanlara olmak üzere diğer insanlara yardım edilmesini onlara karşı yapılması ve yerine getirilmesi gereken bir "Hak" olarak gördüğünü belirterek bu hakların verilmesini öğütlemektedir.
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (70/90), (16/90)
Ancak Yüce Allah insanlara bunu yaparken "Eli Sıkı" ve "Eli Açık" olmamalarını ve maddi varlıkların "Gereksiz" yere saçıp savurulmamasını da hatırlatmaktadır. Çünkü "Bağışlama" da olsa bilinçsizce ve geleceği düşünmeden yapılan "Savurganlıklar" nedeniyle insanların kınanacakları ve kaybettiklerinin hasretini çekecekleri hatırlatılmaktadır.
Ayette böyle savurganlık yapanların "Şeytanın Dostları" oldukları belirtilmektedir. İnsanın yaratılışı ile ilgili Ayetlerde Şeytan’ın Allah'ın "İzni” ile doğru yoldan saptırmak üzere insanlara musallat olacağı açıklanmaktadır.
İblis: “Bana, tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. (39/14), (7/14)
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. (39/15), (7/15)
İblis dedi ki: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (39/16), (7/16)
"Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. (39/17), (7/17)
İnsan Ruhunun özelliklerinden olan benliklerine (nefislerine) Şeytan’ın aldığı bu izinle yerleştirdiği “Şeytani Dürtüler" insanların verdikleri kararlarda ve buna bağlı olarak yaptıkları eylemlerde daima "Olumsuz" yönde etkili olmaktadır. Ancak Yüce Allah tarafından benliklerine yerleştirilmiş olan "Akıl" unsurunu fark eden ve sahip oldukları bu akıl yeteneğini her işinde ve kararında kullanabilen insanlar kendilerine yapılmış olan "Uyarıları" hatırlayıp bu tür dürtülerin etkilerini yok edebilmektedir. O nedenle Akıl kullanmayıp nefislerinin yönlendirdiği şekilde davranan insanlar “Şeytanın Dostları” olarak tanımlanmakta ve Yüce Yaratan'ın onlara "Lütfettiği" en önemli değer olan Akıllarını işletmemeleri yüzünden "Nankörlük" yaptıkları ifade edilmektedir.
Öte yandan yardım edemeyecek durumda olan fakat Allah'ın geçimlikleri (Rızık) dilediğine bol verdiğinin, dilediğine daralttığının, şüphesiz kullarından (İnsanlardan) haberdar olduğunun ve onları çok iyi gördüğünün bilincinde olarak Allah'ın katından gelecek bir yardımı (rahmet) ve verdiğini (lütfu) aramaya çaba gösterenlerin akrabalarına, yoksullara ve yolda kalanlara en azından “gönül alıcı” bir söz söylemesi öğütlenmektedir.
Yüce Allah tüm insanlara yaşamları için gereken geçimliklerini (rızıklarını) verdiğini hatırlatmakta ve Hz.Muhammed'in Peygamberliği döneminden önce içinde bulunduğu toplumdan bir örnek vererek açlık ve geçim endişesi veya geleneklere uyularak çocukları öldürmenin gerçekten büyük bir suç olduğunu bildirmektedir.
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz onların da sizin de rızkınızı veririz, onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur. (50/31), (17/31)
Günümüzde artık Toplum düzeni açısından son derece tehlikeli sonuçları olabilecek bu tür uygulamalar yapılmamakla birlikte buna benzer olarak aynı endişelerle sahip olan bazı insanların Ayetten beklenen amacı anlamamaları ve bilgilerinin yeterli olmaması gibi nedenlerle çocuklarını hemen doğum sonrasında Cami önüne, polise veya evlerin kapılarına terk ettikleri veya bu işin "Ticaretini" yapan kişilere sattıkları görülmektedir.
Bu nedenle Ayette belirtilen "Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz" öğüdü dikkate alınarak böyle bir şeyin asla yapılmamasının gerektiği unutulmamalıdır.
Yüce Allah insanlardan "Adil" davranmalarını beklemektedir. Bu anlamda bir şeyi veya hizmeti belli bir "Ölçü" ile yapan insanlara bu konuda "Doğru" olmaları zira böyle olmalarının daha iyi ve sonucunun daha güzel olduğu hatırlatılmaktadır.
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın, bu hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir. (50/35), (17/35)
İnsanların ölçü ile aldıkları şey veya hizmet konusunda kendilerine "Doğru" davranılmadığını ve ölçüde yanlış yapıldığını anlamaları halinde, onların "Aldatıldıkları" sonucunu doğurmaktadır. İnsan ilişkilerine son derece zarar veren böyle bir durum karşısında kalmak tüm insanlar tarafından hiç istenmeyen ve beklenmeyen bir davranış olarak kabul edilmektedir.
Bu nedenle insanların karşılaşmak istemedikleri bir davranışı kendilerinin de yapmamaları gerektiği hatırlatılmakta ve toplumun rahat ve huzuru açısından bu konuya çok önem verilmesi beklenmektedir.
Ayrıca bir toplumda her düzeyde ve konumda bulunan tüm insanlar için son derece önemli ve dikkate alınması gereken bir "Duruma" işaret edilmektedir. Buna göre insanlara herhangi bir konuda "Bilgisi" yok ise veya yetersiz ise o konunun ardına düşmemeleri, diğer bir ifade ile "Bilgi Sahibi" olmadan bir şey hakkında "Hüküm" vermemeleri bildirilmektedir.
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (50/36), (17/36)
Buna göre kendisine iletilen öğüt ve önerileri umursamayıp bilgisi bulunmayan şeyin ardına düşerek dilediği gibi bir hayat sürmek suretiyle kalbini yüce ve meşru şeyleri sevmekten mahrum bırakıp basit ve gayrı meşru şeyler ile ilgilenen insanlar kulak, göz ve gönüllerini “doğru yola” yönlendirmemelerinden dolayı öncelikle "Kendilerine" ve ayrıca bu şekildeki davranışları nedeniyle zarar verdiği ettiği diğer insanlara karşı "Sorumlu" olacaktır.
Bu durumun tüm insanlar ve özellikle toplum yönetimi kendilerine "Emanet" edilen "Yöneticiler" ile insan ilişkilerinde "Adaleti" sağlamak üzere yetkilendirilen "Hakimler" tarafından verilecek karar ve hükümler açısından ne kadar hassas bir konu olduğu ve önem taşıdığı çok açıktır. Aksi halde yani gerekli ve yeterli bilgi sahibi olmadan ve sonucunu önemsemeyip umursamadan vereceği kararlar ve yapacağı uygulamalar ile diğer insanların hukukuna tecavüz etmekten "Sorumlu" olacaktır.
Örneğin bir yönetici tam bilgi sahibi olmadan kendi dileğine göre bir işlemin uygulanmasına karar verirse bu karar nedeniyle mağdur olacak insanlara karşı sorumlu olacaktır. Benzer şekilde bir kimse kulağı ile işitmemiş olduğu bir sözü işitmiş olduğunu ya da bir olayı gözü ile görmediği halde görmüş olduğunu iddia ederek şahitlikle bulunursa veya bir hakim tüm tarafları dinlemeden veya yeterli bilgi sahibi olmadan ya da gelecek endişesi ile yönetim kademelerinden gelecek telkinlere boyun eğerek "Doğru" karar veremez ise, bundan dolayı mağdur ettiği insanlara karşı sorumlu olacaktır.
Unutmamak gerekir ki insanlar ölümlerinden önce mağdur ettiği insanlardan özür dilemedikçe ve onlar da haklarını "Helal" etmedikçe ölüm ötesi ortamda da bu sorumluluktan kurtulamayacaktır. Bu nedenle toplumu yöneten ve adalet kararı verenlerin ve tüm insanların bu ortamdaki yaşamları süresince her işlerinde bu "Gerçekleri" daima dikkate almaları ve hatırlamaları gerekmektedir.
Yüce Allah insanlardan "Kibirli" olmamalarını istemektedir.
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma, çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. (50/37), (17/37)
Kur'an Ayetlerinde İlk insanın gerçek ortamda yaratılmasından önce tüm yaratma ve sürdürme işlevlerinin yürütülmesi ile "Görevlendirdiği" unsurlar "Melek" olarak adlandırılmaktadır. Bu "Unsurlardan" bir bölümü olan ve "Şeytan" olarak tanımlanan "Unsurun" Allah'ın kendisini "Daha Üstün" olarak yarattığını ileri sürerek taşıdığı "Kibir" nedeniyle "İnsanın" yaratılmasını kabul etmediği ve İnsan benliğinde "Allah" tarafından yerleştirilmiş olan "Akıl" unsurunun yanında onları "Doğru Yoldan" çıkaracak "Dürtüleri" yerleştirmiş olduğu açıklanmaktadır.
Yüce Allah insanların Akıllarını kullanmaları halinde onlar üzerinde etkili olamayacağını belirterek Şeytana bu "Dürtüleri" yerleştirmesine izin verdiğini tüm insanlara bildirmekte ve onlardan her an "Akıllarını" kullanmalarını beklemektedir.
Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, "Adem'e secde edin!" diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler, o secde edenlerden olmadı. (39/11), (7/11)
Allah buyurdu: "Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?" “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi. (39/12), (7/12)
Allah: “Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu. (39/13), (7/13)
İblis: “Bana, tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi. (39/14), (7/14)
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. (39/15), (7/15)
İblis dedi ki: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (39/16), (7/16)
"Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. (39/17), (7/17)
Gizli konuşmalar şeytandandır, bu, iman edenleri üzmek içindir; oysa şeytan, Allah'ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez., müminler Allah'a dayanıp güvensinler. (105/10), (58/10)
Buna göre "Kibir" tamamen bir "Şeytan Dürtüsü" niteliğindedir ve ancak "Akıl" yoluyla etkisiz hale getirilebilir. O nedenle insanlara ne yeri yarabileceği ne de dağlarla (Yaratılanlar ile) ululuk yarışına giremeyeceği de hatırlatılarak bu ortamdaki yaşantılarında kibirli olmamaları gerektiği ihtar edilmektedir. Bu ihtar en çok toplum yönetimi kendisine emanet edilen "Yöneticiler" için özel anlam taşımaktadır.
Zira her kademedeki yöneticilerin bu şekilde "Kibir" taşıması yönetimi altındaki insanları "Rencide" etmek suretiyle onların "Güven" duymalarını engelleyecek, yapacakları işlemlerde ve verecekleri kararlarda daima olumsuzluklara ve yanlış yapmalarına neden olacak ve sonuçta bu Kibirli davranışları nedeniyle toplumda çok sayıda insan "Mağdur" edilmiş olacağı için onlara karşı "Sorumlu" hale geleceklerdir.
Ayetlerde verilen öğüt ve önerilerden "Kötü" olanlarının Allah katında "Sevimsiz" olduğuna işaret edilmektedir.
Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir. (50/38), (17/38)
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme; sonra kınanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın. (50/39), (17/39)
Buna göre işaret edilen kötü davranışlardan kaçınılması İnsanların bu Dünya ortamındaki yaşamlarının rahat ve huzur içinde sürdürmeleri toplum düzeninin ve huzurunun sağlanması açısından çok önem taşımakta ve onlardan bu hususa dikkat etmeleri beklenmektedir. Zira Hz.Muhammed'e vahiy edilen bu öğüt ve önerilerin bir nedeni (Hikmeti) bulunmaktadır. Bilinemeyen, gizine akıl ermeyen ve bilinen her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah, "Kendisinden" başka veya onunla birlikte başka bir şeyin tapınılacak ilah olarak düşünülmemesini, kabul edilmemesini; aksi halde ölüm ötesi ortamda aşağılanmış, kınanmış ve Allah'ın merhametinden uzaklaştırılmış olarak cehennem ile cezalandırılacağını Hz.Muhammed'e hitap ederek "Bütün İnsanlara" bir defa daha ihtar etmektedir.
Toplum düzeni ile ilgili olarak verilen örneklerde yer alan hususların toplumda "Dini" ilimlerle uğraşanlar açısından çok önem taşıdığı açıktır. Zira Kur'an’ı okuyup anlama konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan insanlar "Din Bilginlerinin" yorumlarına göre davranışlarını yönlendirmektedirler. Bu nedenle bu kişilerin taşıdıkları sorumlulukların farkında olmaları, anlamaları ve bilgilerini çıkarlarına dayalı olarak "yanlış" yönde kullanmamaları gerekir. Çünkü bu kişilerin yapacakları "hatalı yorumlar", insanlar üzerindeki etkileri nedeniyle onların inançlarında da "hatalı yönlendirmelere" neden olacaklardır.
Bu durumun sebep olacağı sonuçlarının düzeltilmesi de çok güç ve çok zamanı gerektirmektedir. Daha da vahim olarak söz konusu Din Bilginlerinin "çıkarlarına" göre insanlara yön vermeleri halinde, sadece insanların inanç ve ibadetlerinde hatalara yol açılmasının yanında toplum bireylerinin samimi inançları üzerindeki önemli boyutta "etkisi” olması nedeniyle toplum düzeni ve kişisel hakların zedelenmesine de sebebiyet verilecektir. Bu durum günümüzde hemen her toplumda gözlemlenmektedir.
Örneğin Cuma hutbelerde aslında insanlara Ayetlerdeki önemli uyarı, öğüt ve önerilerin anlamlarına yönelik açıklamalara yer verilmesi, böylece insanların daha doğru bilgilendirilmesi gerekirken, ibadet için Allah'ın önerisine uyarak samimi inançları ile toplanan insanlara toplumun yönetimi kendilerine emanet edilenlerin güçlerin siyasi amaçlarının hissettirilmesi ve bu anlamda telkinlerde bulunulması Cuma Hutbesinin amacı ile uygun olmamaktadır.
Benzer şekilde kendilerinin "Din Bilgini" olduğunu ileri sürenler tarafından toplumun "dini inançları" kullanılarak insanları "hidayete ulaştıracaklarını" ileri sürülerek bazı grupların oluşturulması ve böylece insanların kendi amaçları doğrultusunda “yönlendirilmelerinin” doğru olmayan bir uygulama olduğu ve topluma fayda sağlamayacağı tam aksine toplum bireyleri arasında “ayrılığa” neden olunacağı için zarar vereceği söylenebilir.
Bu hususlar özellikle "Kamu Yöneticileri" açısından çok daha fazla önem taşımaktadır. Zira toplumun yönetilmesi ve bu arada toplum kaynaklarının (Devlet Malının) toplum yararına "Kullanılması" kendisine "Emanet" edilmiş olanların bu konulardaki "Görevlerini" kendilerinde çok daha önemli olan "Şahsi Çıkarları" veya “Siyasi Amaçları” adına ihmal ederek "Suiistimal" etmeleri halinde toplumdaki bütün insanların "Haklarına" el koymuş olmaktadırlar. Bu durum çok açık bir biçimde "Dinin Yalanlanması" olarak tanımlanmakta ve böyle davrananların ibadetlerini ciddiye almadıkları, samimi olmadıkları, ancak gösteriş yaptıkları belirtilerek insanları hor görüp iyiliklere engel oldukları bildirilmektedir.
Dini yalanlayanı gördün mü? (17/1), (107/1)
İşte o, yetimi itip kakar; (17/2), (107/2)
Yoksulu doyurmaya teşvik etmez; (17/3), (107/3)
Yazıklar olsun o namaz kılanlara (17/4), (107/4)
Ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. (17/5), (107/5)
Onlar gösteriş yapanlardır (17/6), (107/6)
Hayra da mâni olurlar. (17/7), (107/7)
Nitekim bir başka Ayette kendilerine toplum yönetimi emanet edilenlerin bu şekilde "Dini Yalanlamaları" ve emanete "Hıyanet" etmeleri halinde ölüm sonrasındaki değerlendirilme ortamına bu yaptıkları "Boyunlarına Asılı" olarak getirilecekleri ve hak ettikleri "ceza" ile tastamam yüzleşecekleri bildirilmektedir.
Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. (89/161), (3/161)
Bu durumda toplumun yönetimi kendilerine "emanet edilenlerin" Ayetlerin hükümleri ile bağdaşmayan uygulamalara ve yapılanmalara yol açmamaları ve toplumun Allah'ın bütün insanlardan beklediği şekilde akıllarını kullanmalarına engel olmamaları gerekmektedir.
Ayrıca toplumun veya daha küçük ölçeklerde herhangi bir grubun yönetimi kendisine emanet edilenlerin toplumun düzenini korunması ve huzurunun sağlanması açısından yönetiminde olanlara karşı kaba ve katı yürekli davranmamaları, affedici olmaları, hatalarından dolayı bağışlanmaları için "Dua" etmeleri, iş hakkında onların fikirlerini almaları ve bunlara göre "Karar Vermeleri" ve karar verdikten sonra "Allah'a" dayanıp güvenerek bu kararlarını uygulamaları çok açık ve kesin bir dille bildirilmektedir.
Yüce Allah'ın bu şekilde "Kendisine" dayanıp güvenenleri sevdiği ve onlara yardımcı olduğuna da ayrıca dikkat çekilmektedir.
O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. (89/159), (3/159)
Sonuç olarak özetle insanların ve özellikle kendilerine toplum yönetimi emanet edilenlerin "Akılları" ile "Şeytan'ın devamlı olarak önlerine getirdiği dürtülerin sonuçlarını da düşünmeleri, hırslarına tutku ile bağlanmamaları ve yaptıkları işlerde kendilerine iletilen diğer "Gerçekleri" ve sahip oldukları "Bilgileri" değerlendirerek en doğru olanı bulmaları gerekmekte ve böylece insanlardan “İnsan Olmak” düzeyine ulaşabilmeleri beklenmektedir.
Bütün insanlara kendilerine iletilmiş olan uyarı, öğüt ve önerileri dikkate alarak, yaşantıları ve hayat tarzları üzerinde düşünmeleri durumunda bu ortamdaki yaşamlarının (Dünya Hayatı) ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibaret olduğunu görecekleri hatırlatılmaktadır.
Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir, eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı istemez. (95/36), (47/36)
Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. (95/37), (47/37)
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz, içinizden kiminiz cimrilik ediyor ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur; Allah zengindir, siz ise fakirsiniz, eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar. (95/38), (47/38)
Yüce Allah insanların bu ortamdaki yaşamlarının bir anlamda oyun ve eğlence gibi olduğuna dikkat çekmektedir. İnsanlara bu vesile ile bir defa daha buradaki yaşamlarının ve bu yaşamda "elde ettikleri" her şeyi, "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah tarafından düzenlenmiş olan kural ve koşullar çerçevesinde gerçekleştirebildiğini "anlamaları" gerektiği hatırlatılmakta ve bu bilince ulaşabilenlerin "ödüllendirileceği" ve elde ettikleri mallarını "kendi adına" istemediğini açıklamaktadır. Şayet insanlardan bu mallarını isteseydi ve bunun için onları zorlasaydı insanların "cimrilik" duygusuna yenik düşeceklerine işaret ederek Allah'a karşı "kinlerini" ortaya çıkarmış olacakları açıklanmaktadır.
Yüce Allah buna karşılık insanlardan bu Evren ve Dünya ortamlarında onlara bahşettiği her türlü doğal kaynaklardan ve sağladığı olanaklardan yararlanarak elde ettikleri mallardan ancak Allah'ın beklediği anlamda "İnsan Olmaları" için, diğer bir ifade ile "toplumun bağımsızlığını, güvenliğini ve toplum düzenin korunmasını sağlamak üzere belirlemiş olduğu şekillerde (Allah Yolunda) harcamaya çağrıldıklarını bildirmektedir. Buna rağmen insanlardan kimilerinin cimrilik ettiği belirtilerek onların ancak kendilerine cimrilik etmiş olacağı açıklanmakta ve Allah'ın "zengin", insanların ise ne kadar mala sahip olurlarsa olsunlar, "fakir" oldukları hatırlatılmaktadır. Buna göre bütün insanlara yapılan bu açıklamalar çerçevesinde şayet Allah'tan yüz çevirirlerse (İnkar ederlerse) Allah'ın inkarda ısrar eden toplumları tamamen yok ederek onların yerine onlar gibi olmayan ve yapılan uyarıları dikkate alarak Allah'a itaat edecek başka toplumları ve yeni nesilleri getirebileceğini ihtar etmektedir.
Bu dünyadaki kısacık yaşam süreci insana çok cazip gösterilmiştir. Öğleki insana açıkça ölüm sonrasında bulunan ortamlar hakkında bilgi verilmiş olmasına ve bu ortamlara gidişin kaçınılmaz olduğu ve orada karşılaşacaklarının sadece kendisinin elinde bulunduğu, bu nedenle de "Aklı" ile hareket etmesi gerektiği ilk insanın dünyaya indirilmesinden sonra sürekli olarak doğrudan ve elçiler aracılığı ile bildirilmiş olmasına rağmen, insanlar nefislerine uyarak bu kısacık dünyada geçecek sürede bazı konulara dikkat etmemekte ve "İnsan Olmak" için kendisine verilen görevi anlamamakta ısrarcı olmaktadır.
İnsan, şeytanın bu yoldaki etkisini Allah'ın kendisine vermiş olduğu "Akıl" unsuru ile etkisiz hale getirebileceğini bu dünyada bulunduğu her an hatırında tutmalı ve bu yeteneğini kullanarak doğru yola ulaşmalı ve "İnsan Olmak" düzeyine erişerek buradaki görevini tamamlamalıdır. Ancak o zaman bireysel ve toplum yaşamı olarak sonraki yaşamında bu dünyada sürekli olarak arayıp durduğu huzur ve sükunete kavuşabilir.
Evlilik
Yüce Allah yeryüzünde "Kendisi" adına hareket edip faaliyette bulunmak üzere bir "Halife" yaratacağını ilk olarak "Meleklere" açıkladığını bildirmektedir. Buna göre "Adem" ismini verdiği "İlk İnsanı" Gerçek Ortamda (Arş) bir tek "Can'dan" yarattığını, şekil verdiğini ve Meleklere bu insana (Adem'e) secde etmelerinin yani İnsana kavramsal düşünme (Akıl Kullanma) yeteneğinin "verilmiş" olmasından dolayı bu konuda meleklerden bile üstün olduğunu kabul edip göstermelerini emrettiğini bildirmektedir. Meleklerin bu emre uyarak hemen secde ettikleri yalnız "İblis" olarak tanımlanan Şeytan'ın kendisinin bu özel ve "Akıllı İnsandan" daha üstün olduğunu göstermek için secde etmeyip "direttiği" açıklanmaktadır. (Burada yer alan ve bir anlamda insanın "özünü" açıklayan "Tek Can" konusunda 'Tek Can' bölümünde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.)
Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, "Adem'e secde edin!" diye emrettik. (39/11), (7/11)
Bir zaman biz meleklere: Adem'e secde edin! Demiştik, onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç, o diretti. (45/116), (20/116)
Hatırla ki Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. Onlar: "Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?" dediler. Allah da onlara: "Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim" dedi. (87/30), (2/30)
Meleklerin "bilebildiğimiz ve asla bilemeyeceğimiz nitelikteki" bütün ortamların (Alemler) yaratılışında ve devamında Allah'ın her türlü "yaratılışın" gerçekleştirilmesini Allah'ın "İradesine" ve "Takdirine" göre yürütmek üzere ve "kısıtlı" olarak karar verme ve yürütme yetkisi vererek "Kendisinden" yaratmış olduğu "enerji" esaslı "unsurlar" veya "varlıklar" olduğu bu konudaki Ayetlerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır.
Öte yandan, "Melekler" gibi Yüce Yaratan'ın iradesini yürütmek üzere ve "kısıtlı" olarak karar verme ve yürütme yetkisi vererek "Kendisinden" yaratmış olduğu "Cin" olarak tanımlanan ve bir bölümü "Şeytan" veya "İblis" ya da "İfrit" olarak ifade edilen "enerji" esaslı diğer "unsurların" veya "varlıkların" da bulunduğu Ayetlerde belirtilmektedir. (Bu konularda 'İlk Yaratılanlar' bölümünde açıklayıcı bilgi bulunmaktadır.)
Buna göre, Ayetlerde "gökler ve yer" olarak yer alan ve "Evren" olarak tanımladığımız madde yapısının bünyesinde bulunan "yeryüzü" ile ilgili bütün işlemleri "Yek Yaratıcı Güç" olan Allah'ın iradesine ve takdirine yöre yürütmekte olan Meleklerin bu açıklamalar üzerine, Allah'ı her an övgüyle yüceltip anarak O'nu takdis eden kendileri dururken, yeryüzünde fesat çıkaracağından ve orada kan dökeceğinden emin oldukları insanı mı halife kıldığını Allah'a ilettikleri açıklanmaktadır. Allah'ın da onların bilemeyeceklerini bildiğini ileterek Meleklerin bu "endişelerini" giderdiği ve sonuçta "İnsan" olarak anılacak olan bu "özel" yapıyı yarattığı anlaşılmaktadır.
İnsanın yaratılışı ve sonu (Allah'a geri dönüşü) ile ilgili konularda 'İnsanın Serüveni" bölümünde ayrıca özet açıklamalar bulunmaktadır.
Ayrıca burada ve Kur’an’da yer alan diğer çok sayıdaki Ayetlerde Allah ve Melekler, Cinler ve Şeytanlar arasında “karşılıklı konuşma” olarak belirtilen iletişimin, Ayetlerde “Allah’ın Ruhu” olarak değinilen “çok özel” ve insanlarca “erişilemez” nitelikteki bir olgu olduğu unutulmamalıdır. Bu tür anlatımın amacı Hz.Muhammed dönemindeki insanların Ayetleri anlayabilmelerinde kolaylık sağlamak ve daha sonra özellikle de bundan sonra yaşayacak insanlara da bu konularda araştırma yapmaları ve yapacakları araştırmalarda onlara yol göstermek olduğu anlaşılmaktadır.
Yüce Yaratan "Adem" ismini verdiği "İlk İnsanı" ve sonra da "birlikte huzur bulsunlar" diye ondan (Adem'den) Havva ismini verdiği "Eşini" yarattığını bildirmektedir. Buna göre insanların "Eş" olarak yaratıldıkları ve bu nedenle de ancak "eşler" halinde "huzur bulabileceklerine" işaret edilmektedir.
Sizi bir tek nefsten yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O'dur. (39/189), (7/189)
Yüce Allah, böylece yaratmış olduğu "ilk insanlar" olan Adem ve Eşinin kolaylıkla istediklerini elde edecekleri "Cennet ortamında" yaşam sürmelerine "izin verdiğini" ancak işaret ettiği "ağaca" yaklaşmamalarını, eğer o ağaçtan yerlerse her ikisinin de kendilerine kötülük eden zalimlerden olacaklarını "söylediğini" açıklamaktadır.
Biz: "Ey Adem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz" dedik. (87/35), (2/35)
Ancak, Adem ve Eşinin Allah'ın bu "ihtarına" Şeytan'ın dürtülerine "Akıllarını" kullanmayıp kanarak "uymamaları" sonucunda "ayıp yerlerinin" göründüğü açıklanmaktadır.
Nihayet ondan yediler, bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü, üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. Adem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı. (45/121), (20/121)
Böylece "ayıp yerlerinin" görünmesi nedeniyle, Adem ve Havva'nın (Akıllı İnsanların) Şeytan ile "düşman" olmak üzere ve onunla sahip oldukları "Akıllarını" kullanarak mücadele (Cihat) etmeleri ve "Galip" gelebilmeleri için Cennet ortamından bu Dünya ortamına "indirildikleri" ve bu Dünya ortamında Adem ve Eşinden "Belirlediği" sayıda çoğalacak "Akılı" insanların da Şeytan ile "Akıllarını" kullanarak mücadele (Cihat) etmeleri ve bu mücadelede "Galip" gelebilmeleri için "bir süre" yaşam sürmelerinin "takdir edildiği" Ayetlerde ayrıca bildirilmektedir.
Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.” (45/123), (20/123)
Bu durumda, Yüce Allah'ın Arş ortamında Melekleri ve Cinleri yaratmasında olduğu gibi, "Adem" olarak isimlendirdiği "Akıllı" insanı (Adem'i) "tek nefisten" yani "Allah'ın Özünden" yarattığı, ondan da yanında "huzur bulsun" diye eşini (Havva) yarattığına işaret edilmektedir. Burada Adem'den yaratıldığı belirtilen eşi Havva'nın Adem "huzur bulsun" diye yanında yaratıldığının belirtilmesi Adem'in şu anda yaşadığımız ortamda olduğu gibi bir "cinsel birleşme" amacına yönelik olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Adem ve eşinin cinsel farklılığının (Ayıp Yerlerinin), Adem ve Havva'nın "indirildikleri" bu Dünya ortamında bu ortama "inmelerini" gerektiren gelişmelerin bir sonucu olarak "çoğalmalarını" sağlamak amacına yönelik olduğu sonucuna varılmaktadır.
Bu durumda Akıllı İnsanların "Ayıp Yerlerinin" ilk yaratıldıkları "Cennet" ortamından (Arş) yeryüzüne "indirilmeleri" sırasında "görünür" hale geldiği anlaşılmaktadır. Buna göre "Ayıp Yerleri” ile birleşmek suretiyle çocuk sahibi olmalarının ilk yaratıldıkları "Arş" ortamında (veya Cennet Ortamında) söz konusu olamayacağı ve orada herhangi bir şekilde "çoğalmalarının" da gerekmediği anlaşılmaktadır. Nitekim Adem ve Havva’nın yaratılmasını ve insanların yeryüzündeki ölümleri sonrası “Ahiret” ortamında (İlk Yaratıldıkları Gerçek Ortamda) yaşanacaklar ile ilgili olayları açıklayan hiçbir Ayette “cinsel” bir ilişki veya “çocuk” olması hakkında açıklama veya hüküm bulunmamaktadır.
Ancak insanların bu Dünya ortamındaki yaşamlarında "huzur bulmaları" yanında çocuk yaparak "çoğalmaları" için "Eşleri" ile "cinsel birliktelik" yaşamalarının gerektiğine işaret edilmektedir. Buna göre Adem ve eşinin (Akıllı İnsanların) yeryüzünde özellikle ve öncelikle birbirlerinden "huzur bulmaları" için “bir candan” olmak üzere fakat aynı zamanda “çocuk yaparak” çoğalmaları için iki ayrı "can" olarak yaratıldıklarına işaret edilmektedir.
Sonuçta Adem ve Eşi, bu ortam koşullarına göre "Yaratılmış" olan beden yapılarında ve "Ayıp Yerleri" görünür hale gelmiş olarak bu Dünya ortamına "indirilmişler" ve bu ortamda yaşamaya başlamışlardır. Buna göre Adem ve Havva "Ruhları" ve "Akıl" unsuru "Yüklenmiş" halde bu ortamda ortaya çıkan "İlk Akıllı İnsanlar" olmuşlar ve "Ayıp" yerlerini "Keşfederek" bu ortamda yeni "Akıllı" insan yapılarını (bedenlerini) Dünyaya getirmişlerdir. Onlar da bu Dünya ortamının "çeşitli bölgelerinde" Allah'ın "takdiri" ile "yaratılmış" olan ve yaklaşık üç milyon yıl önceden beri evrimleşerek bu ortamda Dünya'ya gelen Adem ve Eşinin beden yapıları ile “aynı niteliklere” kavuşan "insansı" yapılar ile birleşmişlerdir. Böylece yeryüzünde yeni bir “Tür” olarak "Akıllı İnsanlar" ortaya çıkmış ve giderek "Çoğalmışlardır". Bu konuda "Adem ve Soyu" bölümünde ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
Akıllı İnsanların bu Dünya ortamındaki yaşam serüveninin böylece başladığı ve bu Evren ve Dünya ortamının sona ereceği "zamana" kadar devam edeceği Ayetlerdeki ifadelerden görülebilmektedir.
Buna göre bütün "Akıllı İnsanların" Gerçek Ortamda yaratılmış olan "İlk Akıllı İnsanlar" olan Adem ve Havva gibi erkek ve kadın olarak ve birbirlerini "eşi" olmak ve birlikte yaşamak üzere bu ortamda yaratılmış olduklarından "bir çift" halinde yaşadıklarında "huzura" kavuşacakları bildirilmektedir.
İlk "Akıllı" insanlar olan Adem ve Havva'dan sonra bu ortamda çoğalarak her tarafta önce küçük gruplar ve sonraları da giderek büyük toplumlar halinde yaşayan ve karşılaştıkları her yeni duruma “Akıllarını” işleterek çözümler üreterek ayak uyduran insanlar toplum yaşamlarını da düzene sokacak uygulamalar geliştirmişlerdir. Bu arada insanların birlikte yaşama düzeni oluşturularak her toplumun kendi gelişimine uygun olarak yaşantılarını etkileyecek "Toplum Kuralları" oluşturulmuştur. Bu süreçte insanların "Çoğalmaları" için birlikte yaşadıkları grup içinde gelişi güzel birleşmeler halinde başladığı varsayılan erkek-kadın ilişkilerinin de karşılaşılan etkenler ve sorunlar sonucunda bir düzene sokulmasını sağlayan gelişmelerin meydana geldiği bilimsel araştırmalardan anlaşılmaktadır.
İnsanın toplumunun geçmiş çağlardaki gelişmesi ile ilgili olarak bilimsel araştırma ve çalışmalar yapan çok sayıdaki antropoloğun bulgularına göre, binlerce yıl öncesinde ailelerin gevşek organize edilmiş 30 kişiye kadar gruplardan oluştuğu, bu ailelerde birkaç erkek lider ile birden fazla kadın ve çocuklar bulunduğu, avcı ve toplayıcılar olan bu grupların tarımsal uygarlıklara dönüşmesi sonucunda toplumun aile düzeninde bazı düzenlemelerin yapılması ihtiyacının ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bu anlamda yaklaşık 9.500 yıl önce erken tarım yerleşimi olarak ortaya çıkarılan Çatalhöyük’te yapılan araştırmalarda bazı çiftlerin birbirine sarılmış olarak gömüldükleri görüldüğü, bu durumun çiftlerden oluşan bir “aile bağına” işaret edebileceği belirtilmiştir.
Ancak evlilik, veraset ve mülkiyete ilişkin en eski yasal referansın günümüzden 4.100 yıl önce Sümerlerin çivi yazısıyla yazdığı Ur-Nammu kanunnamesinde yer aldığı açıklanmaktadır. Böylece kadın ve erkeğin birlikteliğinin bazı "kurallara" bağlanmasının günümüzden yaklaşık olarak 4.300-4100 yıl öncesinde başlamış olduğu anlaşılmaktadır.
İnsanlık tarihinde erkek-kadın ilişkilerinin bazı kurallara göre düzenlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz “evlilik” konusunda çok çeşitli uygulamalar yapıldığı, törenler ve gelenekler geliştirildiği bilinmektedir. Bunlardan bir bölümü halen uygulanmakta ve bazı yeni uygulamalar da ortaya çıkmaktadır. Evlilik çeşitleri çok özet olarak, boşanmasız tek eşlilik, boşanmalı tek eşlilik, erkeğin birden fazla kadınla çok eşlilik, kadının birden fazla erkekle çok eşlilik, birden fazla erkekle ve kadınla çok eşlilik, ergen olmamış çocuk evliliği, aynı cinsiyetle evlilik, belli bir süre için evlilik, evlilik olmadan birlikte yaşama olarak sayılabilir.
Marriage (disambiguation) - Wikipedia
Ayrıca çok varlık sahibi olanların veya toplum üzerinde çeşitli nedenlerle yönetme üstünlüğüne sahip bulunanların bu "güçlerini" kullanarak kendilerinden zayıf durumda olan veya yönetimi altında bulunan insanları bütün ihtiyaçlarının karşılanmasında kullandıkları (Kölelik uygulaması yaptıkları) ve onlar üzerinde sorumsuz ve sınırsız "cinsel" isteklerini tatmin ettiklerini ve bu uygulamaların da bir "gelenek" haline getirilerek sürdürdükleri de tarihi belgelerden bilinmektedir. Az da olsa bu tür uygulamalar günümüzde bile bulunmaktadır.
Bütün bu uygulamaların, "Akıllı İnsanların" bu Dünya ortamında "cinsiyet farklılaşması" ile "ortaya çıkmaları" ve artık "çoğalma" içgüdülerine sahip olmaları nedeniyle deneyimledikleri "cinsel birleşme" sonucunda ve edindikleri bilgi birikimlerinin etkisi altında kalarak meydana geldiği anlaşılmaktadır.
Buna göre ilk olarak Gerçek Ortamda sadece "birlikte yaşamak" üzere "Eş" olarak yaratılmış olmalarına rağmen "Akıllı İnsanların" bu ortamda "çoğalma" içgüdüsü ile oluşan cinsel birlikteliklerinde nefislerinin etkisine ve “Şeytani Duyguların” dürtülerine "karşı gelemeyip" çeşitli şekillerde ve aşırıya kaçan hatta "iğrenç" sayılabilecek ve toplum düzenine zarar verebilecek uygulamalar geliştirdikleri söylenebilir. Bu duruma insanların cinsel birleşmelerinin diğer memeli yapılardan farklı olarak bütün yaşamların süresince sürebilmesi ve bu özel durumun insanların bilinçlerinde daima "canlı" olmasının en etkili biçimde neden olduğu söylenebilir. Nitekim, Şeytanın insanların bu özel ve aslında en "dirençsiz" oldukları bu "zaafından" yararlanarak, onlara daima bu alanda "etkili" olduğu ve "Akıllarını" kullanırken bu alanda aşırıya kaçan uygulamalara yönelmesinde onları dürterek "kışkırttığı" her an görülebilmektedir.
Bu nedenle, erkek kadın ilişkileri ile ilgili olarak Kur'an Ayetlerinde insanların ilk yaratılışları sırasındaki duruma, beden yapılarına, yaratılışlarındaki "Allah'ın Halifesi" olma "görevlerine", insanların yaratılışına "itiraz" eden Şeytan'ın insan "Aklı" ile olan "iddialaşmasına" ve Allah'ın "İnsan Aklının" daha "üstün" olduğunu açıkladığına, bu ortamdaki yaşamlarında Şeytan'ın bu kabiliyeti karşısında daima "Akıllarını" kullanmaları gerektiğine dikkatleri çekilerek ve öğüt verilerek bütün insanlar "uyarılmaktadır”.
Görüldüğü gibi bütün insanların Şeytan'ın bu kabiliyeti karşısında diğer işlerinde olduğu gibi evlilik ile ilgili olarak ta daima "Akıllarını" kullanmalarını unutmamaları gerekmektedir.
Kur'an'da evliliğin temeli olarak belirtilen nikah ve nikah anlaşması ve bunların nasıl yapılacağını açıklayan Ayetler bulunmamaktadır. Evlilik ve nikah ile ilgili olarak Kur'an Ayetlerinde çeşitli konulardaki uyarı, öğüt ve öneriler ile ilişkilendirilen açıklamalar yer almaktadır. Bu Ayetlerde Hz.Muhammed öncesi dönemlerde insanlara gönderilmiş olan peygamberler tarafından evlilik ve nikah ile ilgili olarak yapılan uygulamaları da kapsayan uyarı, öğüt ve öneriler çerçevesinde bazı açıklamaların yapıldığı anlaşılmaktadır. Buna göre kural ve koşulları Ayetlerde özellikle belirtilmeyen ancak evliliğin dayanağı olan "Nikah Akdinin" uygulamanın nasıl yapılacağı konusu genellikle hadislere göre ve "mezhepler" tarafından Ayetlerin anlaşılmaları için yapılan çeşitli yorumlarda ele alındığı ve belirlendiği görülmektedir.
Ancak diğer dini uygulamalarda olduğu gibi bu konuda da Ayetlerdeki ifadelere göre yorumlandığını ileri sürmelerine rağmen mezhepler aralarında tam bir birlik sağlanamamış bulunmaktadır.
Bu durumda her mezhebin evlilik ve nikah akdi ile ilgili olarak kendi yorumlarına göre bazı kural ve koşullar belirledikleri söylenebilir.
İslam Ansiklopedisinde toplum açısından en temel unsuru oluşturan bu konu çeşitli yönleri ile ve ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Buna göre "Müslüman Toplumlarda" nikâh akdinin geçerliliği için Ayetlerde herhangi bir kural veya koşul belirtilmemiş olmasına rağmen genellikle diğer akitlerden farklı olarak şahitler huzurunda akdedilmesinin, toplum düzenindeki önemi sebebiyle nikâh akdinin aile büyükleriyle imam, müftü, kadı gibi toplumun itibar ettiği din âlimlerinin huzurunda kıyılmasının, akit sırasında evlilik birliğinin önemiyle ilgili konuşma yapılmasının, eşlerin mutluluğu için dua edilmesinin, bu arada düğün yemeği verilmesinin gelenek haline getirildiği ve uygulandığı görülmektedir. Böylece bir taraftan nikâh şartlarının akit sırasında hazır bulunanlar tarafından denetlenmesi ve nikâhın toplum nezdinde aleniyet kazanması sağlanmış olmaktadır.
NİKÂH - TDV İslâm Ansiklopedisi
Buna göre toplum bireyleri olarak kadın ve erkeğin "birlikte olarak" ve belli bir "düzene" göre yaşamalarının insanların sağlıklı olarak çoğalmaları ve toplum düzeninin sağlanması açısından Kur'an Ayetlerinde yer alan evlilik konusunda yapılan uyarı, öğüt ve önerilerin “önemine” işaret edilmekte ve insanlardan bu hususları dikkate almaları beklenmektedir.
Kur'an Ayetlerinde evlilik (nikah) ile ilgili "en eski" açıklamalar Nuh, Lut ve Şuayb Peygamberler ile ilgili bulunmaktadır.
Allah, inkar edenlere, Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi, bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler kocaları Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı, onlara: “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi. (107/10), (66/10)
Görüldüğü gibi Nuh ve Lut peygamberlerin "nikahları altında" bulunan eşlerinin onlara "hainlik" ettikleri ve kocalarının Allah'ın cezalandırmasından (Allah'tan gelen hiçbir şeyi) onlardan "savamadığı" bildirilmektedir.
Ayrıca Şuayb ve Musa Peygamber ile ilgili Ayetten de o dönemde kadın ve erkeğin birlikteliğinin nikahlanmak (evlenmek) ile geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim günümüzden yaklaşık olarak 3.350 yıl öncesinde yaşadığı varsayılan Şuayb peygamberin kendisine hizmet eden Musa Peygambere kızını "nikahladığı" açıklanmaktadır.
Dedi ki: “Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın.” (49/27), (28/27)
Buna göre toplum bireyleri olarak kadın ve erkeğin "birlikte olarak" ve belli bir "düzene" göre yaşamalarının insanların sağlıklı olarak çoğalmaları ve toplum düzeninin sağlanması açısından Kur'an Ayetlerinde yer alan evlilik konusunda yapılan uyarı, öğüt ve önerilerin “önemine” işaret edilmekte ve insanlardan bu hususları dikkate almaları beklenmektedir.
Yüce Allah "Müminlere" Allah'a iman etmeyen "kafir" kadınları nikahlarında tutmamaları öğüt verilmektedir.
Kafir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin, onlar da sarfettiklerini istesinler, Allah'ın hükmü budur aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (91/10), (60/10)
Bu uyarıya göre iman edenlere "inanmayan" ve "kafir" olan kadınları nikâhlarında tutmamaları, onlar için sarf ettiklerini istemeleri ve onlara da geri istedikleri sarf ettiklerini vermelerinin gerektiği bildirilmektedir. Böylece "boşanan" kadınların "haklarının" verilmesi veya onlar üzerinde olan hakların geri alınması önerilmektedir.
Bu durum, bir adaletsizlik veya haksızlık yapılmaması için, her şeyi "bilen" ve her şeyin "sahibi" olan (hikmet sahibi) Allah'ın hükmü olarak insanlara bildirilmektedir.
O dönemde Arap toplumunda her konuda erkek hakimiyetinin geçerli olması nedeniyle toplum gelenek ve kuralların daima erkek üzerinden yürütülmesi nedeniyle Ayette "iman edenler" olarak aile yapısında "tek" söz sahibi olan erkeklere hitap edildiği anlaşılmaktadır. Ancak diğer Ayetler ile birlikte düşünüldüğünde, erkek ve kadınlar arasındaki uygulamalarda her iki taraf açısından karşılıklı olarak "hakkaniyetle" davranılmasının gerektiğinin insanlara önerildiği görülmektedir.
Hz.Muhammed'in kendisine "Vahiy edilen" Kur'an Ayetlerini ilettiği dönemlerde birlikte yaşadığı toplumda özellikle erkeklerin "cinsel" konularda "üstünlük" kurdukları ve tek erkek çok kadın olarak "Çok Eşli" bir yaşamın uygulamasının bir "gelenek" olarak sürdürüldüğü tarihi bir gerçek olarak çeşitli araştırma ve incelemelerden anlaşılmakta ve "Köleliğin" ve "Cariyeliğin" çok yaygın bir uygulama olduğu görülmektedir. Buna göre erkeklerin çok sayıda kadın ile evlenebildikleri, köleleri ve cariyeleri ile hatta bunların yanında "Evlat Edinilen" veya yanlarına aldıkları "Yetim Kızlar" ile de "Diledikleri" gibi ilişkilerde bulunabildikleri anlaşılmaktadır. Bu nedenle evlilik konusundaki Ayetlerin özellikle Hz.Muhammed dönemindeki toplum açısından erkek kadın ilişkileri açısından alışılagelmiş düzenin "Allah'ın Önerdiği" biçimde değiştirilmesini sağlamak ve Kıyamet zamanına kadar yaşayacak olan tüm insanlara da bu konuda yol göstermek üzere "Düzenleyici" bir nitelik taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Bu konuda bir örnek olarak o dönemlerde yaşayan erkeklere, özellikle yanlarında bulunan ve bakmakta oldukları "Yetim" kızların haklarına uyamamaktan korkmaları, yani onlarla "birlikte olmaktan" kendilerini alıkoyamayacaklarını düşünmeleri halinde, onlara "haksızlık" yapmamaları için, beğendikleri kadınlardan ikişer, üçer, dörder almaları öğüt verilmektedir. Böylece "geleneksel" olarak esasen birden fazla kadınlarla yaşayan bu toplumun erkeklerine "adaletten" ayrılmamaları için "önerilerde" bulunulmakta ve onlar en uygun olan kararı, "nedenini anlayarak", bizzat kendileri almaya yönlendirilmektedir.
Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. (92/3), (4/3)
Böylece uzun bir zamandır uygulanmakta olan bu geleneğin aniden yasaklanması ile ona karşı gelinmesi önlenmiş ve bu düzenlemenin zaman içinde anlaşılarak yapılması sağlanmış olmaktadır.
Aslında "gelişigüzel" ve "keyfi" olarak kadınlarla evlenilmesinin önüne geçilmesinde bir aşama olarak değerlendirilebilecek olan bu Ayetin, özellikle o dönemlerde yaşayan erkekler tarafından nefislerinin tatmini ve çıkarlarının ön plana alınmasının bir sonucu olarak, dörde kadar "ilave" eş alınılabileceği şeklinde yorumlanmış ve oldukça yaygın bir biçimde uygulanmıştır.
Bu anlayışın "Müslüman" olan diğer toplumlarda da erkeklerin "dörde kadar" kadın eş alabilmeleri şeklinde uygulamalara yol açtığı bilinmektedir. Ülkemizde de bazı erkekler tarafından az da olsa bu uygulamaya devam edilmektedir. Ancak Ayetin asıl üzerinde durduğu "birden fazla" kadın ile birlikte olunduğunda onlar arasında "haksızlık" yapılmasının önüne geçilemeyeceği ve adalet ile davranma ve haksızlık yapmama suretiyle kul hakkı alınmaması gerektiği düşünülerek bu tür uygulamaların yapılmasının engellendiği dikkate alınmamaktadır.
Burada çok daha önemli bir durum olarak aslında insanların diğer insanlar ile olan ilişkilerinde "Adaletle" davranamayacağı gerçeği hatırlatılmakta ve "Haksızlık" yapmamaları için tüm insanlara "Bir" eş ile yetinmeleri bildirilmektedir. Çünkü üzerinde ne kadar düşüp uğraşılsa da erkeklerin birden fazla kadınlarla birlikte olmaları halinde kadınlar arasında “adil” davranmaya "güç yetirilemeyeceklerine" dikkat çekilmekte ve "Bir" eş ile yetinmeleri öğüt verilmektedir.
Buna rağmen birden fazla kadınla evlenilmesi durumunda, birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakılmaması önerilmektedir. Ancak eşler arasında tam olarak "adalet" sağlanamayacağı için, onlar arasında bir "uzlaşmaya" varılarak (araları düzeltilerek) sorunların giderilmesine çalışılması (günahtan sakınılması) halinde, Allah'ın affedici ve koruyucu olduğu hatırlatılmaktadır.
Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/129), (4/129)
Hz.Muhammed dönemindeki topluma yapılan ve "adaletten" ayrılmamak için sahip olunan "eş" ile yetinilmesinin en uygun yol olduğunu bildiren bu uyarı, öğüt ve önerilerin aslında bütün insanlarca da dikkate alınması gerekmektedir. Zira bu konudaki Ayetlerde yer alan ifadelerden insan toplumları bilgi birikimlerini ne kadar geliştirmiş ve toplumsal ilişkilerde uzlaşı ve empatide ne kadar başarılı olsa da olsa “çok eşli” veya “çıkar sağlamaya yönelik” olan evliliklerin, ya da adına evlilik dense de son dönemlerde ortaya çıkan “sapkın birlikteliklerin” insan onuru ile bağdaşmadığına işaret edilmekte ve bir kadın ve bir erkek ile yapılacak (tek eşli) evlilik birlikteliğinin "En Uygun Yol" olduğu bütün insanlara ve toplumlara önerilmektedir.
Bu konuda Mustafa İslamoğlu tefsirinde bu Ayete yapılan yorumda yetim kızlar ile ve çok eşle yapılan evliliklere işaret edilmektedir.
"İnsanlar nikahları düşecek olan yetim yakınlarını, yetim kızları koruma maksadı ile yanlarına alıyorlar, ama daha sonra onların gerek fiziksel güzellikleri gerek malları gözlerini kamaştırarak onlarla evlenmeye kalkıyorlar. Onlarla evlenmekteki amaçları onların mutluluğunu hedeflemek değil, tek taraflı menfaati hedeflemek. Ayşe’ye göre bu ayetin anlamı şu.
– İnsanlar yakınları olan, velisi oldukları yetim kızları yanlarına alıyorlar, onlarla evleniyorlardı. Fakat onlara gerekli olan insani muameleyi göstermiyorlar, hatta onların hak ettikleri mehirleri bile ödemekten kaçınıyorlardı. Yani bir tür onları “ucuza getirmeye, ucuza kapatmaya” kalkıyorlardı.”
“…. Bir problem İslam’ın temel referansı olan bu kelam’ı ilahinin birden fazla evliliğe izin vermiş olması. Yani poligamiye izin vermiş olması. Tabii öncelikle Kur’an a modern bir zihinle yaklaşmamanın şart olduğunu hatırlatmalıyım. Çünkü içinde yaşadığımız ve kökü sadece 300 yıllık olan modern çağı, insanlığın değişmez değerleri ile kıyaslamaya kalkmak çok yanıltıcı olur. Bu insanlığın uzun destanı içerisinde bir yol kazasıdır. Bu yol kazasında gördüklerimizi, insanlığın değişmez değerleri olarak zannetmek insanın en büyük yanılgısı olacaktır. Onun için modern zihinle, tahrif edilmiş zihinlerimizle Kur’an ı yargılamaya kalkmak aslında insanoğlunun yapabileceği en büyük şaşkınlıktır.”
“….Bir kere burada ne yapılmak isteniyor. Bir evlilik dört emi yükseltilmek isteniyor, yoksa tersimi. Öncelikle Allah’ın muradını anlayalım. Allah’ın muradı burada evlilik sayısının düşürülmesidir. Sınırlanmasıdır. Yani aşağı çekilmesidir. Öncelikle bunu tespit edelim. Bu tespiti nasıl yapıyoruz? Bu tespiti şuradan yapıyoruz. Çünkü o dönemde 5, 7, 9, 10 hatta 15 kadınla evli olan insanlar vardı. Hem de bunlar hayli çoğunluğu oluşturuyordu. Onun için Kur’an öncelikle evlilik sayısını sınırlandırmaya çalışıyor. Aşağı çekiyor. Ve bu ayet indikten sonra birçok insan bu sayıdan fazla olan eşlerini boşuyor. Bunlar içerisinde örneğin Taif kabilelerinin lideri 9 kadınla evli imiş. Bu zat 9 dan fazla olan eşlerini boşuyor ve sadece 4 tane bırakıyor. 4 ten fazla olan eşlerini boşuyor. Bu zatın dışında 11 evli olanlar var. 13 evli olanlar var. 7 evli olanlar var. 4 ten fazla olanları hepsi boşuyorlar, sadece 4 bırakıyorlar. Yani bu da gösteriyor ki bize, bu ayet evlilik sayısını aşağı çekiyor. Evlilik sayısını yukarı çıkarmıyor aşağı çekiyor. Toplumsal dönüşümler uzun zamanlara yayılarak yapılırlar. Onun için özellikle bu ayet-i kerimeyi şöyle anlamıyoruz. Yani Kur’an dörde kadar emrediyor. Kimse böyle anlamıyor. Hayır. Aksine Kur’an ın tavsiyesi şudur; eğer onlara adil davranamamaktan korkuyorsanız o zaman bir tane ile yetinin.Hatta bu surenin sonlarında onlara karşı adil davranamayacağınızı Allah biliyor. Ya da ne yaparsanız yapın yine de adil davranamayacaksanız mealinde bir ibare de var. Onun için ne kadar çalışırsanız çalışın adil davranamayacağımıza göre burada tavsiye edilen en az rakamdır. Kur’an’ın tavsiyesi haddi zatında budur. Dediğim gibi bu hedefi gerçekleştirmeyi yüz yıllara bırakmıştır. Ve bugün bu hedef en ideal biçimiyle gerçekleşmiştir. Ve bugün birden fazla evlilik mazerete meşru toplumsal ya da bireysel mazeretlere binmiştir. Onun için bence Kur’an‘ın hedefi de bu idi.”
https://kurantefsir.wordpress.com/2011/04/19/islamoglu-tefsir-dersleri-nisa-1-14-29/
Görüldüğü gibi günümüzde ulaşılan bilgi birikimleri çerçevesinde ulaşılan “anlayışların”, insanlığın değişmez değerleri olan Kur’an’ı sadece Ayetteki kelimeler üzerinden “yargılaması” doğru olmamaktadır. Nitekim günümüzde hala sadece Ayetteki “birkaç” kelimeye dayandırılarak yapılan “yanlış yorumlara” göre sanki Ayetin birden fazla evliliğe yani “poligamiye” izin verdiğini düşünenlerin bulunduğu bir gerçektir.
Kur'an Ayetlerinde genellikle bu ve benzer olaylarla ilgili davranışların o dönemdeki Arap toplumunda hemen öfkelenerek bir karşı duruşa (infiale) ve toplumsal bir “kargaşaya” yol açmaması için doğrudan ve "hemen" yasaklanmadığı ancak belli bir "düzene" sokulmak üzere uyarı, öğüt ve önerilerde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, gelenekleşen uygulamaları aniden ortadan kaldırılarak toplumun bu "düzenlemelere" karşı gelmelerinin önlendiği ve onları anlayıp ona göre "doğru yola" ulaşmalarının sağlandığı söylenebilir.
Bu uyarılara göre toplum düzeninin sorun veya günah sayılmayan "birliktelikler" halinde yaşam düzeni oluşturmalarını (Evlilik Bağı) sağlayacak biçimde yapılandırılması ve bireylerin bu "düzene" uyarak erkeklerin ve kadınların "keyiflerine göre" ilişkilerde bulunmaktan kaçınarak "namuslarını" korumalarının (ırzlarını korumaları), günahlardan "arınmaları" ve Cennet'e girmeleri için önem taşıdığı bütün insanlara düşünmeleri için önerilmektedir. Yüce Allah "ırzlarını koruyanların" Cennet'e girecekler arasında olduğuna işaret etmektedir.
lrzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna-; (79/29), (70/29)
Bu açıklamalar çerçevesinde insanların çocuk yapmak dışında olarak sadece "Haz" duymak üzere ve "Canlarının" istediği gibi ve istediği kişilerle "Kontrolsüz" şekilde ilişkilerde bulunmalarının "uygun olmadığı" ve en azından "kınandığı" belirtilmektedir. Esasen bu tür birlikteliklerin yaşanmasının önce sağlık olmak üzere toplum yaşamı açısından çok sayıda ve çeşitli olumsuzluklara neden olduğu günlük yaşantımızda da her an görülebilmektedir. Bu nedenle Ayetlerde bu konuda taşkınlık ve azgınlık yapılmasının doğru olmadığı, böyle bir durumun ölüm sonrası değerlendirmelerde "Kınanacak" bir eylem olduğu ve Allah’a iman eden (Muttaki) insan olmanın önünde bir engel teşkil edebileceği insanların dikkatlerine getirilmektedir. Bu duruma yaşayacak olan son insana kadar dikkat edilmesi ve "aşırılıktan" ve "azgınlıktan" önemle kaçınılması gerekmektedir.
Bu Ayetler ile aynı zamanda Adem'den sonra geçmiş dönemlerde yaşamış olan bütün insan nesillerinde yapılan ve "İnsanların" ilk yaratılışlarındaki "üstün" amaçları ile uygun olmayan "azgın ve aşırı" nitelikteki "cinsel" uygulamaların "doğru" olmadıklarına dikkat çekilmektedir.
İnsanların bu ortamdaki gelişme sürecinde zaman zaman tek erkek çok kadın veya tek kadın çok erkek gibi "Çok Eşlilik" deneyimleri yaşayan insan toplumları, giderek daha fazla bilgi birikimine ulaşmalarının sonucunda, toplum yaşamı ve insan sağlığı açılarından en "Sorunsuz" olan ve tek erkek tek kadın olarak tanımlanan "Tek Eşlilik" esasına göre oluşturulan ve "evlilik" olarak tanımlanan birlikteliğin erkek ve kadın "insan yapısının" cinsel faaliyeti açısından en "doğal" bir yöntem olduğu sonucuna ulaşmış bulunmaktadır.
Buna göre insan neslinin "sağlıklı ve huzurlu" toplumlar olarak gelişmesinde yol göstermek üzere erkek kadın ilişkilerinin "gelişi güzel" bir şekilde değil fakat "ilk yaratılışlarında" olduğu gibi sahip oldukları Allah’a ait (İlahi) duygulara göre (doğru yol üzerinde) sürdürülmesinin önerildiği anlaşılmaktadır. Bunun da ancak erkek ve kadın yapılarının yaşamlarını birer "Eş" olarak "birlikte" sürdürmelerini tanımlayan "evlilik" yani bir "aile" kurmak suretiyle yapılması ile mümkün olabileceği bütün insanlara bildirilmektedir.
Öte yandan, özellikle Hz.Muhammed'in bu vahiyleri ilettiği dönemlerde toplumun "inanç birliğinin" sağlanması açısından Allah'a inanmayan "putperest" eşler ile "evlilik" yapılmaması ihtar edilmektedir.
İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir cariye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar cehenneme çağırır. Allah ise, izni ile cennete ve mağfirete çağırır, Allah düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar. (87/221), (2/221)
Böylece o dönemdeki topluma iman etmeyen “putperest” bir kadın veya erkek yerine iman eden köleler-Cariyeler ile evlenilmesinin daha iyi olduğu öğüt verilmektedir. Bu öğüdün Hz.Muhammed döneminde içinde yaşadığı toplumda nesiller boyu "gelenek" olarak sürdürülmekte olan "kölelik-cariyelik" uygulamaları üzerinden verilmesi ile toplumun "iman birliğinin" güçlendirilmesini sağlamak üzere verildiği anlaşılmaktadır.
Ancak bu ihtarın tüm zamanlar için de geçerli olduğu düşünülebilir. Zira Allah'a, Allah'ın birliğine ve yegâne tapılacak ilah olduğuna ve Hz.Muhammed'in Allah'ın kulu ve peygamberi olduğuna inanan ve buna iman eden (İnanıp ona göre yaşayan) erkek ve kadınların, onları "beğenseler" bile, putperest olan kadın ve erkekler ile evlenmelerinin evlilik sürecinde bazı “sorunlara” neden olabileceğine işaret edilmektedir.
Günümüzde de yine "inanç birliğinin" korunması açısından Allah'a iman etmiş (Mümin) erkek ve kadınların "beğenseler" bile Allah'ı "inkâr eden", O'na ortak koşan veya "putperest" olan (Örneğin Şeytan'a tapan) kadın ve erkeklerle evlenmelerinin doğru olmayacağı belirtilerek bu durumun en azından istenmeyen "anlaşmazlıklara" neden olacağını dikkate almaları önerilmektedir.
Bu durumda, insanların evlenerek beraber oldukları kişilere olan gönül sevgisi ve bedeni istekleri nedeniyle, iman etmemiş kişilerin evlendikleri iman eden kişiler üzerinde etki yapabilecekleri, iman edenlerin bu tür etki ile inanışlarında bir sapma veya azalma olabileceği göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Zira, putperest olan ve bu durumundan aklı ile çıkamayan insanların eşlerini de ikna etmeleri halinde, bu şekilde eşinin etkisi ile imanından dönen veya sapan kişilerin yeniden akıllarını kullanıp doğru yolu aramaları gerekir. Aksi halde doğru yoldan ayrılıp "inkara" yönelenler, gerçek ortamdaki hayatta acı veren bir durum ile karşılaşabileceklerdir. Bu nedenle onlarla evlenmek yerine, kendi durumlarına göre uygun görmeseler ve beğenmeseler bile “iman etmiş” kişiler ile evlenilmesinin daha iyi ve daha doğru olacağı hatırlatılmaktadır.
Ayrıca malî, kişisel veya toplumsal nitelikte olan engeller nedeniyle bir erkeğin istediği kadınla evlilik yapmaya gücü yetmezse ve imkânı olmazsa "sahiplerinden" izin alınarak cariyelerle evlenmeleri teşvik edilmektedir. Buna göre Yüce Allah günaha düşmekten korkan ve istediği kadınlar ile evlenme imkânı bulunmayanların içlerindeki "imanla" hareket ettiklerini bildiğine işaret etmekte ve sahip oldukları "cariyeleri" ile nikahlanmalarına izin vererek (onlarla evlendirerek) evlenmeye gücü yetmeyenlerin fuhuş, zina ve dost hayatı gibi günah sayılan yollara sapmadan "eşleri" ile namuslu (iffetli) bir yaşam sürmelerinin sağlanması önerilmektedir.
İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/25), (4/25)
Bu şekilde hem imkanları kısıtlı olanların evlenmeleri teşvik edilmekte hem de köle ve cariyelerin de hür olanlar (bütün insanlar) gibi "insanlıkları" eşit olan “insanlardan" doğup meydana geldikleri (aynı kökten olduğunu) hatırlatılarak kölelere karşı kötü davranılmamasının dinî ve hukukî bir sorumluluk olduğu bildirilmektedir. Böylece Hz.Muhammed döneminde toplumda aşağılanarak ezilen "kölelere" hürlere benzer bir hukukî "eşitlik" ve "saygınlık" verildiği ve onlara hürriyetlerine kavuşuncaya kadar insanca yaşama imkânı sağlandığı görülmektedir.
Yüce Allah bu ayetleri "Akıllı" insanların düşünüp anlamaları için açıkladığını bildirmekte ve insanlardan bir de bu şekilde düşünmelerini ve gerçek durumu yani Allah'ın insanları ancak Cennet ortamına ve kurtuluşa çağırdığını anlamalarını beklediğini açık olarak belirtmektedir. Nitekim Kur’an’ın son indirilen Ayetlerinde kendilerine kitap verilenlerin yiyeceklerinin ve “iffetli” kadınlarının iman edenlere “helal” olduğunu bildirmektedir.
Bugün size temize ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir; O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır. (112/5), (5/5)
Ayetlerde iman etmeyen, putperest veya kendilerine kitap verilen olarak yapılan açıklamaların Hz.Muhammed dönemindeki Arap toplumunun yapısı gereğince "erkeklere" yönelik olduğu görülmektedir. Zira Ayetlerin bir bütün olarak değerlendirilmesinde, o dönemde Arap toplumunda toplumsal işlemlerin ve özellikle de "evlilik" olarak nitelendirilebilecek "birlikteliklerin" ancak erkek tarafından kararlaştırılıp yürütüldüğü bilinmektedir. Buna göre mümin erkeklerin mümin olmayan kadınlar ile "birliktelik" yaşamayı istemeleri halinde "iffetli" olmaları kaydıyla buna izin verildiği, ancak Ayette kadınlar için bir hüküm bulunmadığı, bu nedenle de mümin kadınların mümin olmayan erkekler ile "birliktelik" yaşamayı istemeleri halinde aynı izinin verilmediği anlaşılmaktadır.
Söz konusu "hükmün", yaklaşık 1400 sene önceki bir toplumun erkek kadın ilişkilerinde kadınların toplumdaki durumu nedeniyle mümin kadınların mümin olmayan bir erkek ile birlikte olması halinde "imanlarını" korumalarında "güçlü" olamayacakları düşünüldüğünde, onların "inançsızlık" karşısında korunmaları için gerekli bir düzenleme olduğu düşünülebilir. Ayrıca İslam Dini bütün peygamberlere saygı göstermesine rağmen diğer dinlerin mensuplarının bir kısım peygamberleri kabul etmemeleri (örneğin Hristiyanlar Hz.Muhammed'i, Yahudiler ise hem İsa'yı hem de Hz.Muhammed 'i reddetmektadirler) nedeniyle, kendi iradelerini göstermekte zayıf kalacak olan mümin kadınların eşlerinin dayatmalarına karşı gelmelerinin mümkün olmaması da bu düzenlemeyi gerekli kılmaktadır.
Ancak aradan geçen bir buçuk asırlık sürede insan toplumlarında bilimsel konularda, yaşam koşullarında ve dini inanç esaslarında meydana gelen gelişmeler dikkate alındığında, mümin (dini inanca sahip) kadınların mümin olmayan erkekler ile birliktelik yaşamaları halinde sahip oldukları "niteliklerle" kendi inançlarını koruyabilecekleri söylenebilir. Bu durumda Ayette o zamanın koşulları gereğince erkekler açısından hükme bağlandığı anlaşılan Ayet hükmünün belli bir bilgi ve güç düzeyine ulaşmış olan kadınlar açısından da geçerli olabileceği, erkeklere karşı namuslu olmak, nikahsız birliktelik yapmamak veya onları gizli dost tutmamak (zina etmemek) üzere mümin olmayan erkekler ile birliktelik yaşayabilecekleri (evlilik yapabilecekleri) düşünülebilir.
Evlilik ile ilgili konulara işaret edilirken Allah'a ibadet edilmesi ve O'na hiçbir şeyin ortak koşulmaması bir defa daha hatırlatılmakta ve anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve "ellerinin altında" bulunanlara da (Cariye ve Köle) iyi davranılmasının gerektiği belirtilerek Allah'ın kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmediği bütün insanlara ihtar edilmektedir.
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez. (92/36), (4/36)
Yapılan bu uyarılar ile Arap toplumunda ve o dönemlerdeki diğer toplumlarda da uygulanmakta olan kölelik (Cariyelik) geleneklerinin ortadan kaldırılmasına yönelik "toplumsal değişimlerin" bütün insanlara "ilk" olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.
Buna göre, insanların bilgi birikimlerinin giderek daha gelişmesi ve daha verimli olarak "Akıl" kullanmaları ile "kölelik" geleneğinin ve "benzer" şekilde insanlar üzerinde baskı ve zulüm yapılması gibi uygulamaların sona erdirilmesi bütün insanlardan beklenmektedir.
Öte yandan, Ayet hükmünden evlenmenin kadınların erkekler tarafından "nikahlarına alınması" ve evlenme sırasında veya sonrasında erkeğin eşine maddi veya manevi değeri olan bir mal ya da değer (Mehir) vermeyi taahhüt etmesi ile gerçekleşeceğine işaret edilmektedir. Buna göre "nikahlayıp" ifadesinin "evlilik sözleşmesi" olduğu ve bu sözleşmenin "Mehirlerinin" verilmesi ile "geçerlilik" kazanacağı açıklanmaktadır.
Daha önceki zamanlarda yaşamış olan toplumlarda da evlenecek erkeğin kız tarafına belirli bir para yahut mal verme uygulamasının muhtelif din ve kültürlerde yaygın bir şekilde "gelenek" haline getirildiği tarihi belgelerde yer almaktadır. Hz.Muhammed döneminde içinde bulunduğu Arap toplumunda "Mehir" uygulamasının öteden beri "evlenmenin" temel şartlarından biri olduğu ve evliliğin ancak Mehir ödendiğinde geçerlilik kazanmasının bir gelenek olarak uygulandığı anlaşılmaktadır. Kur'an Ayetlerinde de bu uygulamanın açıklandığı şekilde yapılması öğütlenerek bu konuya özel önem verildiği görülmektedir. Ancak, kadının Mehirini aldıktan sonra eşine bağışlayarak almamasının da mümkün bulunduğu ilgili Ayette açıkça belirtilmektedir.
Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin. (92/4), (4/4)
Buna göre "Mehirin" kadının hakkı olduğu ve herkes gibi bu hakkından vazgeçebileceği ve Mehirini kocasına bağışlayabileceğine, yani almak zorunda olmadığına işaret edilmektedir.
Günümüzde kadınların aradan geçen 1400 yıldan fazla sürede bilgi birikimlerinde ve yaşamlarını sürdürecek düzeyde parasal bağımsızlık kazanmaları sonucunda, "çeşitli geleneklere" bağlı olarak “Başlık” gibi başka şekillerde bazı uygulamalarla sürdürülen "Mehir" uygulamasının önemli ölçüde azaldığı ve genellikle kadınların evlilik yaparken "Mehir" haklarından vaz geçtikleri görülmektedir.
Bunun yanında erkeklere, eşlerine (Kadınlara) ait olanları onlardan zorla almalarının (onlara zorla vâris olmalarının) helal olmadığı bildirilerek apaçık bir "edepsizlik" yapmadıkça onlara verdiklerinin (Mehirlerinin) bir kısmını ele geçirmek (geri almak) için de onları zorlamamaları (sıkıştırmayın) ve onlarla iyi geçinmeleri öğütlenmektedir.
Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz. (92/19), (4/19)
Şayet evlilik hayatında tavır ve davranışları nedeniyle eşlerinden hoşlanılmadığı düşünülürse, Allah'ın eşlerini kendileri için "çok hayırlı kılmış" olabileceğinin bilinmesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Buna göre evlilik sürecinde zamanla bazı davranışlarda veya duyguların ifadesinde "hoşlanılmayacak" durumlar oluştuğunda, diğer konularda da olduğu gibi, aslında bunun kendileri açısından daha iyi (Hayırlı) olabileceği dikkate alınarak, her iki taraf için de hemen ilişkinin sona erdirilmesi veya eşlerin sahip olduklarına göz dikilerek onları almaya zorlanması gibi yollara gidilmemesi gerektiğine işaret edilmektedir.
Bu uyarıya rağmen, özellikle erkekler eşlerinden hoşlanmadıkları bahanesi ile onu (onlardan birini) bırakıp da yerine başka bir eş almak isterlerse, ona yüklerle “Mehir” vermiş olsalar dahi, ondan hiçbir şeyi geri almamaları istenmekte zira böyle davranıldığında onlara verilenlerin iftira ederek ve apaçık "günah" işleyerek geri alınmış olacağı önemle ihtar edilmektedir.
Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? (92/20), (4/20)
Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız! (92/21), (4/21)
Ayetlere göre "hoşlanmamak" evliliği sonlandırmak için geçerli bir mazeret olarak görülmemekte hatta böyle bir bahanenin "iftira" olacağı belirtilmektedir. Bu nedenle eşlere bir süre birbirileri ile haşır-neşir oldukları ve kadınların erkek eşlerinden evlenirken “Mehir” olarak, erkeklerin de kadın eşlerinden "bağlılık" sözü ile "sağlam bir teminat" almış oldukları halde ayrıldıklarında eşlerin sahip olduklarının geri alınması uygun görülmemekte ve yapılmaması gereken bir davranış olarak açıkça "kınanmaktadır".
Yüce Allah "Kendi İradesi" ile insanların bu ortamdaki yaşamlarında "çoğalmalarını" ve onlara lütfettiği "Akıl" unsurunu kullanarak "Yaratılış" ve "Tek Yaratıcı güç" olan "Kendisi" ile ilgili "gerçekleri" anlamalarını "uygun gördüğünü" çok sayıdaki Ayetlerde açıklamaktadır. Bu anlamda Evren bünyesinde bulunan Dünya'nın oluşumunun da insanların bir süreliğine "gönderildikleri" bu ortamda "çoğalmalarına" olanak verecek "koşullar" ile düzene sokularak "hazırlandığı" anlaşılmaktadır. Buna göre Evren'in "yaratılmasının" amacının "Akıllı İnsanların" bu ortamda bir süre "yaşamaları" ve bu nedenle de burada çoğalmaları olduğu düşünülebilir. Nitekim İnsan "yapısının" Dünya ortamında yaşamalarını sağlayan koşulların yaklaşık olarak 13,7 Milyar yıl önce Evren'in ortaya çıkması ile başladığı ve bu süreçte meydana gelen değişim ve gelişimler (Evrim) sonucunda "Akıllı İnsanın" yapılarının "memeliler" olarak tanımladığımız yapıların bir kolu olarak yaklaşık 3 Milyon yıl öncesinde başlayan hücresel yaşamın "evrimleşmesi" sonucunda şimdiki şekline (yapıya) ulaştığı bugün bilimsel olarak kabul edilmektedir.
Yüce Allah ayrıca "İnsanın Dünya'daki Yaratılışı" bölümünde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi "İlk İnsanı" gerçek ortamda "Kendi İradesi" ile, meleklerin ve cinlerin yaratılışlarına benzer olarak ve "en güzel şekil" ile ve doğrudan "Kendisinden" yarattığını bildirmektedir.
Biz insanı en güzel biçimde yarattık. (28/4), (95/4)
Kendilerine "Akıl" unsuru verilmiş olan "ilk" insan yapıları olan Adem ve eşi Havva'nın bu ortamda ortaya çıkmalarından itibaren “İnsanlar”, bu ortam koşullarına göre evrimleşerek belli bir düzeye ulaşan "insansı" yapılar ile “birleşerek” yeryüzünde "Akıllı İnsanlar" olarak "çoğalmaya" başlamışlardır.
Buna göre Dünya ortamında yaşamaya başlayan “insansıların” memelilerden evrimleşerek Adem ve Eşinin beden yapıları düzeyine ulaşmaları sonrasında Adem ve Eşinin nesli ile birbirlerine "yakınlaşarak” birleştikleri ve “Akıllı İnsanların” çoğalmalarının böylece gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu durum zamanla “insansı” yapıların tamamen yok olması ile “Akıllı İnsanların” kendi aralarında çoğalmaları olarak sürmektedir ve bu ortamın sona ereceği zamana kadar da sürecektir.
Ancak "İnsanların" Allah'ın onlara lütfettiği "Akıl" unsuru ile bu yakınlaşmaların diğer memeli yapılarda (hayvanlarda) olduğu gibi gelişigüzel bir şekilde olmaması ve bunun bir şekilde "kurallara" göre olmasının gerektiğini fark ettikleri insanlık tarihi ile ilgili bilimsel çalışmalardan anlaşılmaktadır. Zira insanların "cinsel faaliyeti", diğer yapılardakilerden farklı olarak, herhangi bir döneme, zamana ya da mevsime bağlı olmadan ve ömür boyu devam etmektedir. Bu özellik nedeniyle "cinsel" faaliyetin tamamen gelişigüzel bir şekilde yapılması, bir topluluk halinde yaşamakta olan insanlar arasında çok çeşitli sorunlara neden olabilmektedir.
Adem ve Havva'nın bu ortamda ortaya çıkmalarının sonrasındaki süreçte "Akıllı İnsanların” yaşadıkları çok çeşitli deneyimlerden de yararlanarak daha "Akılcı" ve "İnsani" uygulamalar ve kurallar gerçekleştirdikleri bilimsel araştırmalardan görülebilmektedir. Nitekim günümüzde halen çeşitli uygulamaları olmasına rağmen "evlilik" olarak tanımlanan kadın-erkek birlikteliğinin, başıboş olarak birlikte yaşamanın getirdiği sorunları en aza indirilmesine olanak sağlayan en uygun "yöntem" olduğu sonucuna varılmıştır.
Yüce Allah bu konuda Ayetlerinde öncelikle Arap toplumundaki geleneksel uygulamaları düzelten ve yön veren öğüt ve önerilerde bulunmaktadır.
Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir hayasızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur. (92/22), (4/22)
Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/23), (4/23)
Sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla istemeniz size helal kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. (92/24), (4/24)
İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı. Bu içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/25), (4/25)
Allah size açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir. (92/26), (4/26)
Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. (92/27), (4/27)
Allah sizden hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır. (92/28), (4/28)
Ayetlerde Allah'ın çok bağışlayıcı, esirgeyici, hakkıyla bilici, ilim ve yegâne hikmet sahibi olduğu hatırlatılarak bazı özel uyarılarda bulunulmaktadır. Özellikle yakın ev halkı ve akrabalar ve evlilik sırasında karşılaşılacak durum ve olaylar üzerinden verilen örnekler ile belirtilen hususların yerine getirilmesi ve bazılarından da kaçınılması ve geçmişte yapılan hataların ve kötü uygulamaların tekrarlanmaması öğüt verilmekte ve önerilmektedir.
Yüce Allah insanların "nefisleri" karşısında "zayıf" yaratılmış olduklarına işaret etmekte ve bu öğüt ve önerilere uyarak "İman" edenlerin pişmanlıklarını ve yapacakları "tövbelerini" kabul etmek ve "Kendisine İman Etmeleri" halinde huzur vererek (hafifleterek) onlara yardımcı olmak istediğini, buna karşılık "şehvetlerine" uyarak kötü arzuların esiri olanların diğer insanları da kendileri ile birlikte yoldan çıkarmak istediklerini hatırlatarak bütün insanlardan "doğru yola" yönelmelerini beklemektedir.
Bununla birlikte Hz.Muhammed dönemindeki Arap toplumundan örnek vererek bazı toplumlarda halen sürdürülen geleneklere göre veya bedensel yapılarının daha “güçlü” olması nedeniyle kadınlar üzerinde "üstünlük" kuran erkekleri uyarmakta ve önerilerde bulunmaktadır.
Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için saliha kadınlar itaatkârdır, Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. (92/34), (4/34)
Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (92/35), (4/35)
Ayetlerde kadın erkek birlikteliğinin evlilik ortamındaki önemine işaret edilerek Hz.Muhammed zamanındaki Arap toplumunun yaşam tarzı, örf ve adetleri ile gelenekleri çerçevesinde toplumda ve ev hayatında çok fazla etkinliği ve önemi bulunmayan kadınların içinde bulunduğu durumlarının "iyileştirilmesinin" amaçlandığı anlaşılmakta ve bunun için kadınlar üzerinde tam bir "üstünlük" sahibi olan erkeklere kadınlar ile daha "uyumlu" ve "huzurlu" bir birliktelik yaşamaları için öğüt verilmektedir.
O zamanki Arap toplumunda erkeklerin tüm işler için toplumsal ilişkilerde daha çok yer alması ve deneyim kazanarak kazanç sağlaması açısından ve "birlikte" sahip oldukları mallarından harcama yapmaları nedeniyle kadınlara nazaran daha "üstün" kılındığına ve bu nedenle de kadınlarının yöneticisi ve koruyucusu olduklarına işaret edilmekte ve uyumlu ve iyi huylu (saliha) kadınların da o nedenle erkeklerine "itaatkar" oldukları ve Allah'ın erkekleri "üstün" kılarak onları korumasına karşılık kadınların da "gizliyi" yani evliliklerini korudukları belirtilmektedir.
Buna göre erkeklerin her zaman ve tamamen kendilerine "tabi" olduklarını düşündükleri kadınlarını bazı haklarını aramak için veya başka bir nedenle kendilerine "karşı gelmeleri" ve onlara "baş kaldırmaları" halinde, kadınlarını kendilerince "uygun gördükleri" bahaneler ile her "istediklerinde" dövebildikleri bir ortamda "erkeklere", Allah'ın yüce ve büyük olduğu hatırlatılarak, ortaya çıkan bir sorun veya kişisel anlayış farkları veya geçimsizliğe neden olabilecek durumların ortaya çıkması gibi hallerde bir uzlaşma sağlanması için öncelikle onlara öğüt verilmesi, yatakta yalnız bırakılması önerilerek o zamanlarda toplumda hatta aile içinde bile yeterince önem ve değer verilmeyen kadınların da aslında "insan" oldukları hatırlatılmaktadır.
Nitekim evlilik ile ilgili geçimsizlik veya diğer sorunlar nedeniyle karı-kocanın aralarının açılması söz konusu olduğunda, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderilmesi, bunların tarafları barıştırmayı uygun görmeleri halinde (barıştırmak isterlerse) Allah'ın yardımcı olacağı (aralarını bulur) belirtilmekte ve şüphesiz Allah'ın her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olduğunun unutulmaması belirtilmektedir.
Sonuçta karşılıklı olarak bir uzlaşma sağlanması durumunda ise (şayet "itaat" ederlerse) erkeklerden, keyfi olarak kendilerine "tabi" olmaya zorlamaları veya üzerlerinde gereksiz yere baskı kurmaları gibi artık kadınların aleyhine başka bir yol aramamaları istenmektedir.
Bütün bu önerilere rağmen bir uzlaşma sağlanamaması durumunda kadınların "dövülebileceği" son bir çare olarak belirtilmektedir.
Bu konuda diğer bir Ayette de karı kocanın nefislerinin "Şeytan'ın dürtüleri" nedeniyle "kıskançlığa hazır" olduğuna işaret edilmekte ve bu yüzden bir kadının kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe etmesi halinde aralarında bir sulh yapmaları (uzlaşmaları) önerilmektedir.
Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (92/128), (4/128)
Bu şekilde "sulh" yapılmasında onlara "günah olmadığı" ve uzlaşmaya gidilmesinin "hayırlı" olduğu bildirilerek evlilikte taraflar "iyi geçinmeleri ve Allah'tan korkmaları (Allah'ın önerilerine uymaları) için "uyarılmakta ve Allah'ın insanların yaptıklarından şüphesiz haberdar olduğu hatırlatılmaktadır.
Yüce Allah ayrıca müminlerin zina eden erkeklerle ve kadınlarla evlenmelerini yasakladığını (haram kıldığını) bildirmektedir. Buna göre Zina eden erkek ve kadınlara da zina eden veya müşrik olan (Allah'ı inkar eden) bir kadından veya erkekten başkası ile evlenmelerini başka bir "ceza" olarak yasaklandığı belirtilmektedir.
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir, bu, müminlere haram kılınmıştır. (102/3), (24/3)
Buna göre mümin olan erkek ve kadınlardan evlilik kararı alırken bu durumu dikkate almalarının beklendiği anlaşılmaktadır.
Yüce Allah, özellikle öncelikle anne ve babalardan, varlıklı insanlardan veya hayır kurumlarından toplumdaki bekarların evlendirilmelerine yardımcı olmalarını önermektedir.
Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin, eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir. (102/32), (24/32)
Bu şekilde bekarların zinaya yönelmeleri önlenerek evlendirilmeleri teşvik edilmektedir. Eğer bu bekarlar fakir iseler, lütfu geniş olan ve her şeyi bilen Allah'ın bu evliliklere yardım edenlere iyi bir yaşam düzeyine ulaştıracağını (zenginleştirir) ayrıca bildirmektedir. Buna rağmen evlenme imkânını bulamayanların, Allah lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar "sabretmeleri" ve "zinaya" yaklaşmamaları (iffetlerini korumaları) öğüt verilmektedir. Zina konusunda "Zina ve Cezası" bölümünde ayrıca açıklayıcı bilgi bulunmaktadır.
Öte yandan ölüm sonrasındaki yaşam ile ilgili Ayetlerde de inanan müminlerin iri gözlü hurilerle evlendirileceği belirtilmektedir.
İşte böyle, bunun yanı sıra biz onları, iri gözlü hûrilerle evlendiririz. (64/54), (44/54)
Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir. (76/20), (52/20)
Ayette yer alan "evlendirme" ifadesi ile ilgili olarak bir açıklama bulunulmamaktadır. Bununla birlikte bazı tefsirciler Ayetin sadece erkek müminlerin Cennet Kadınları (Huri) ile evlendirileceklerini ifade ettiğini bildirmektedir. Bunlara göre iri gözlü ya da ceylan gözlü huri kelimeleri ile kadın ya da dişi insan bedenine sahip "Cennet Kadını" tanımlanmaktadır. Ancak, Arap dili ve Kur'an Ayetleri konularında yapılan araştırmalarda "Huri" kelimesinin anlamı ile ilgili olarak tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Nitekim bu konuda en "Akılcı" ve "Mantıklı" bir açıklamada Kur'an Ayetlerinde bu kelimenin "Çoğul" formunda olduğu, erkek veya dişi her iki cinsiyete ait olarak "Eşler" anlamında kullanıldığı bu nedenle de belli bir cinsiyeti ifade etmediği belirtilmektedir.
Nitekim Ayetlerde Cennet ortamında "Çocuk" sahibi olunacağına veya insanların Cennet ortamında da "Çoğalacaklarına" dar bir işaret veya delil yoktur. İlaveten Yüce Allah insanın ilk olarak Gerçek Ortamı bünyesindeki Cennet Ortamında "Yaratılması" sonrasında "Üreme" ile ilgili organlarının "Bulunmadığını" Ayetlerinde açıklamaktadır. Ancak akıllarının "Şeytan" tarafından çelinmesi nedeniyle onları Dünya ortamına "İndirmeyi" takdir ettiğinde, esasen bu ortamdaki zaman ölçülerine göre uzun bir zaman (Yaklaşık 3-4 Milyon yıl süren Evrimler sonucunda) içinde ve Dünya ortamı koşullarına uygun insan benzeri (İnsansı) bir yapıyı Gerçek Ortamdaki "ilk" yarattığı "yapıya" çok "benzer" olduğu anlaşılan bir biçimde "hazırladığı" ve buna göre insanların Dünya ortamındaki yapıda "Çoğalmaları" için "Ayıp Yerlerini" görünür hale getirdiği ve insanların bu ortamda "Ayıp Yerleri" bulunan bir beden yapısını "kullandıkları" yine Ayetlerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır.
Nihayet ondan yediler, bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü, üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (45/121), (20/121)
Buna göre insanların ölüm sonrasındaki süreçte yeniden diriltilirken, Dünya ortamındaki yaşamlarında "kullandıkları" yapıya değil fakat esasen Gerçek Ortamdaki yaratılışlarındaki yapıya, yani "Ayıp Yerleri" görünmeyen ilk yapıya "girecekleri" anlaşılmaktadır. Bu nedenle Cennet ortamında bu ortamda yaşandığı şekilde bir cinsel faaliyeti olmadığı düşünülebilir.
Bu durumda Ayette "Evlendiririz" ifadesinin de bu Dünya ortamında olduğu gibi "Cinsel" esasa dayalı bir birliktelik olarak düşünülmesinin, yukarıda belirtildiği gibi, doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca bir başka Ayette samimiyetle iman etmiş "Takva Sahibi" olarak (Müttaki) ölüm ötesi ortama geçen erkek veya kadın bütün insanların yanlarında eşlerinden ve çocuklarından Dünya hayatlarında kurtuluşa ermiş (salih) olanlarla beraber Cennete girecekleri belirtilmektedir.
Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır. (96/23), (13/23)
Bu durum dikkate alındığında iri gözlü "Hurilerin" ya da başka Ayette belirtilen "inci gibi gençlerin" Cennete girmeye hak kazananların "hizmetlerinde" bulunmak üzere Cennet ortamlarına girenlerle "aynı ortamda" bulunacaklarına işaret edildiğini söylemek daha gerçekçi bir yorum olabilir.
Sonuç olarak özetle yeryüzünde Adem sonrasındaki toplumlarda erkek kadın ilişkilerinin ve insanların birlikte yaşam sürdürmelerinin çok çeşitli şekiller aldığı, bazı kurallara bağlandığı ve bunlara göre "çeşitli" toplum düzenlerinin geliştirildiği bilinmektedir. Bu dönemlerde yaşamış olan insanların Adem Peygamber sonrasında kendilerine "Yaratılış" ve "Yaratan" ile ilgili gerçekleri ileten "uyarıcılar" tarafından yapılan uyarı ve önerilere göre yaşamlarına yön verdikleri, ancak zamanla bu uyarı ve önerilerin yerine "İnsan nefsinin" etkisi ile bir takım uygulamalar ve gelenekler geliştirdikleri tarihi belgeler ve kalıntılardan anlaşılmaktadır. Yeryüzünde ve Evren'deki tüm "Yaratılışlar" ile ilgili olarak son olarak Hz.Muhammed'e "vahiy edilerek" iletilen Ayetler (Kur'an) ile, "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah'ın insan ilişkileri konusunda da uyarı, öğüt ve önerileri bütün "Akıllı" insanlara bildirilmektedir. Buna göre geçmiş toplumlarda erkek kadın ilişkileri ve bunlara göre toplum düzeni oluşturulması ile ilgili uygulamalardan örnekler verilerek yapılan "hatalara" dikkat çekilmekte ve bunlardan "ders" alınarak "insanlar açısından" en uygun olan davranışların neler oldukları yeniden ve "son" olarak hatırlatılmaktadır.
Bu öneriler geçmiş Arap toplumunda ve yeryüzündeki diğer toplumlarda da Hz.Muhammed zamanına kadar "ihmal" edilmiş olan "kadın hakları" açısından çok değerli bir "gelişme" ve "başlangıç" olarak düşünülebilir. Bu bağlamda o dönemdeki Arap toplumunun gelenekleri çerçevesinde yürütülen evliliklerin kural ve koşullarının düzeltilmesi ve iyileştirilmesi amacını taşıdığı anlaşılan Ayetlerde yer alan bütün bu sınırlandırmaların, öğüt ve önerilerin o zamana ait koşulların "iyileştirilmesi" açısından ele alınmaları ve sonraki dönemlerde "Akıllı" insanlar tarafından bulundukları zaman ve ortamlardaki geleneksel uygulamalar da gözetilerek ve zamanla ulaşılan "bilgi birikimleri" ve diğer Ayet hükümleri ile olan bağlantıları dikkate alınarak ve onlarla birlikte değerlendirilmeleri gerekmektedir.
Buna göre, toplumun yönetimi "emanet" edilenlerin Ayetlerdeki sınırlamaların, öğüt ve önerilerin Hz.Muhammed zamanındaki Arap toplumunun örf ve adetleri ile ilgili olduklarını ve o sırada toplumda neredeyse "yok" sayılan "kadınların" durumlarının düzeltilmesine yönelik olarak yapıldığını dikkate almaları, bununla birlikte tüm zamanlarda da toplumsal düzen ve toplum sağlığı açılarından son derecede önemli olduklarını da dikkate alarak Ayetler ile "Amaçlananları" en doğru bir şekilde anlamaya çalışmaları ve kuralları ve uygulamaları da bu amaca yönelik olarak yapılandırmaları istenmekte ve onlardan beklenmektedir. Böylece Ayetlerde açıklanan ve Allah'ın "Halifesi" olarak işlem yapılması ve "İnsanlardan" beklenen "üstün niteliklere" ulaşılması sağlanmış olacaktır.
Zina ve Cezası
Kur'an’da Zina eyleminin toplum yaşamı açısından hoş görülemeyecek bir "Ahlaksızlık" ve "Kötü" durum olduğuna işaret edilmektedir.
Zinaya yaklaşmayın, zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur. (50/32), (17/32)
Zina, genel anlamda evlilik bağı bulunmadan cinsel ilişkiye girmek olarak tanımlanmakta ve bu nedenle cinsel yaşam konusunda insanlara "Nikah" yapmaları önerilmektedir.
Zina konusunda Mustafa İslamoğlu Kur'an Tefsirinde yer alan açıklamanın en anlaşılır tanımlamalardan birisi olduğu söylenebilir.
"Hukuki bağlayıcılığı olan Allah’ın tanıklığına başvurularak yapılan meşru bir sözleşme, yani nikâh olmaksızın iki insanın birbirleri ile cinselliklerini paylaşmaları halidir. Meşru bir sözleşmeyi meşru yapan Allah’ın tanıklığı, hukuki bağlayıcılık ve iki insanın karşılıklı rızası. İşte bu sözleşme insanları, karşılıklı birbirlerinin cinselliğinden yararlanabilmelerinin zeminini teşkil eder. Eğer böyle bir sözleşme yoksa insanların birbirlerinin cinselliğinden yararlanmalarına zina adı verilir."
İslamoğlu Tef. Ders. NÛR SURESİ (01-03)(109/2) | KURAN MEAL TEFSİR (DERLEME)
Allah "İnsanı" ilk olarak "Gerçek Ortamda" yaratmıştır. Ancak yaratılan ilk "İnsanlar" olan Adem ve Havva'nın Ayetlerde "Cinlerden" olduğu bildirilen Şeytan tarafından yanıltılmalarına engel olamadıkları için Yüce Allah onları ve "Tüm Zürriyetlerini" bu ortamdan çıkarmayı ve bir süre yaşamak üzere bu amaçla "Yarattığı" Evren ve Dünya ortamına "Göndermeyi" takdir etmiştir.
Bunun sonucunda Allah bize göre yaklaşık 13,7 Milyar yıl önce insanların bir süre yaşayacakları Evren'in ilk oluşumunu başlatmış ve yaklaşık 4,5 Milyar yıl önce Güneş Sistemi ile Dünya ortamı “iradesi ve takdiri” olarak meydana gelmiştir. Bu süreçte Dünya ortamında Allah'ın “iradesi ve takdiri” ile çeşitli bitki ve hayvan türleri ortaya çıkmış yani Yaratılmıştır. Böylece bu ortamın en temel niteliklerinden olarak bu türler zamanla gelişme ve değişimlere (Evrim) uğrayarak burada yaşayacak olan "İnsanlar" için hazırlanmıştır. Bu arada Dünya ortamının çeşitli bölgelerinde çok sayıda bitki ve hayvan türleri ile birlikte gelecekte "İnsan" olarak adlandırılacak olan insana benzer (İnsansı) yapılar da gelişmiş ve çoğalmıştır.
Kur'an Ayetleri ve yapılan bilimsel çalışmalardan elde edilen bilgiler çerçevesinde, Adem ve Havva'nın zamanımızdan yaklaşık 15-20.000 yıl önce bu Dünya ortamında Gerçek Ortamda ilk yaratıldıkları "İnsan" beden yapısı ile ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Adem ve Havva'nın bu ortamda göre ortaya çıkması ile ilgili olarak Ayetlerde kesin bir açıklama bulunmamakla birlikte, Ayetlerdeki ifadelerin topluca incelenmesinden bazı varsayımlarda bulunulması mümkün bulunmaktadır. Bu varsayımlardan en "muhtemel" senaryoya göre Adem ve Havva'nın bu ortamda Gerçek Ortamda ilk yaratıldıkları "İnsan" beden yapısı ile ortaya çıktığı söylenebilir.
Buna göre bundan sonra da Adem ve Havva'nın bu ortamda ortaya çıkmasından sonra bu ortam koşullarına göre "Birleşmeleri" sonucunda çocuklarının "Akıllı İnsanlar" olarak yaşamaya başladığı anlaşılmaktadır. Böylece Adem ve Havva'nın soyundan gelenlerin o sırada zaten yer yüzünde "Yaşamakta" olan ve yaklaşık 2-3 Milyon yıl süren gelişim ve değişim (Evrim) sonrasında Adem ve Havva'nın ilk yaratıldıkları "gerçek ortamdaki" beden yapılarına benzer bir olgunluğa erişmiş olan ve "Modern İnsan" olarak tanımlanan "İnsansı" yapılarla da "beraber olmaları" sonucunda "Akıllı" insanların giderek çoğaldıkları düşünülebilir. Buna göre her “İnsan” Gerçek Ortamda sadece ona ait olan “Ruhu” ve "Akıl" unsuru ile donatılmış olarak ve Dünya ortamı yapısı ile Dünya’da yaşamaya başlamış olmaktadır.
Böylece çoğalan ve küçük topluluklar halinde yaşayan ilk "Akıllı" İnsanların zamanımızdan yaklaşık 7-8000 yıl önce “topluluk halinde” yaşam sürmeye başladıkları ve daha sonra da "Medeniyet" olarak tanımladığımız ileri "Toplumlar" oluşturdukları bilimsel bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu konuda "İnsanın Dünyada Yaratılışı" ve "Adem ve Soyu" bölümlerinde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi insanlar bu Dünya ortamında bazı hayvanlarda olduğu gibi cinsel birleşme ile çoğalmaktadır. Ancak hayvanlardaki herhangi bir erkek yapının herhangi bir dişi yapı ile birleşme eylemine girmesi sadece "Üreme" amacına yönelik olarak gerçekleşmektedir.
Toplum olarak yaşayan İnsanların akıl yeteneğini "Çelmek" için Şeytan tarafından "İnsanın" benliğine "Ruhu" ile birlikte "yüklenmiş" bir "özellik" olan "Nefsine" Allah'ın verdiği "İzin" ile eklenen şehvet, azgınlık, kıskançlık, kibir, öfke gibi diğer "Unsurların" insanların "Üreme" amacı dışında da düzensiz ve rast gele birleşmelerini "Cazip" hale getirdiği görülmektedir. Bu durum özellikle cinsel konularda "Merak" sahibi olan insanların birlikte yaşama düzeni açısından son derece olumsuz etkilere ve sonuçlara neden olmaktadır.
Bu yüzden yer yüzünde geçmiş olan tüm "Medeniyetlerde" düzensiz ve rast gele cinsel birleşmelerini ifade eden Zina olayı daima "Kötü" olarak görülmüş ve övülmemiştir. Zira, ilk "Akıllı" insanlar olan Adem ve Havva'dan itibaren küçük topluluklar veya büyük medeniyetler halinde yaşamış olan tüm insan toplumlarında Allah tarafından yetkilendirilen ve görevlendirilen "Uyarıcılar" tarafından "Allah’ı ve onun “Tek Yaratıcı Güç” olduğu inancı ile birlikte "Zina" eyleminin "Toplum Düzeni" yani "Birlikte Yaşama" açısından zararlı olduğu telkin edilmiştir. Kur'an Ayetlerinde de bu yönde telkin ve uyarılar bulunmaktadır.
Bu nedenle "Huzurlu" bir toplumsal yaşam için insanlar "Akıllarını" kullanarak ve Allah tarafından görevlendirilen "Uyarıcıların" gösterdikleri "Doğru Yol" ile uyumlu olarak "Ahlak Kuralları" geliştirmişlerdir. İnsanların düzensiz ve rast gele "Birleşmelere" girmeleri sonucunda son derece karmaşık toplumsal düzensizliklerle karşılaşmaları nedeniyle bu tür eylemlerin önlenmesi açısından cinsel birleşme konusunda da toplumsal kurallara gerek duymuşlardır.
Gerçekten de günümüz insanların bir bölümün tarafından “cinsel ilişkinin” hayvanlar gibi belli mevsimlerde aktif olmaması, hayatları boyunca her zaman aktif olabilmesi, yalnızca "üreme amaçlı olmaması yüzünden bir nevi "zevk alma" unsuru olarak değerlendirildiği görülmektedir. Bu nedenlerle Şeytanın etkisi altında "Akılları Çelinmiş" olan bir kısım insanların da maddi çıkar sağlamak amacı ile, insanlarda daha çok cinsel konularda ortaya çıkan bu zafiyetlerinden yararlandıkları bir gerçektir. Örneğin bu zafiyetten (nefse Uyma) yararlanılması sonucunda "Porno" olarak tanımlanan bir "Ticari Ortam" meydana gelmiştir.
Özellikle son dönemlerde toplum bireylerinin bu zafiyeti yüzünden yine çıkar amaçlı kötü niyetli insanlar tarafından yürütülen faaliyet ve uygulamaların etkisi altında kalmaları nedeniyle "Aile" kavramına olan ilgilerinin azaldığı görülebilmektedir. İnsanlar daima kolay ve rahat bir yaşamı düşlediklerinden bu düşünceyi yaymak ve desteklemek için giderek artan bir şekilde "Hayatını Yaşa", "Bugünü Yaşa", "Hissettiğin Gibi Yaşa", "Kuralları Yık" gibi kısa ve çarpıcı sözleri (Sloganları) ortaya atmakta ve yaşamlarını bunlara göre yönlendirmektedirler.
İnsanların “Gelişmişliğinin” bir parçası ve aynı zamanda "Çağdaş Yaşam" olarak düşünülen ve maalesef çok sayıdaki toplum bireyleri tarafından benimsenen bu tür yaşam tarzında "Zina" ve daha vahim olarak "Toplu zina" ve "Aynı cins ile birleşme" gibi eylemlerin "Ahlaki" önemi azalmakta ve artık "Aldırış Edilmeyen" eski bir düşünce olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle olağan "Akıllı İnsan" faaliyetlerinde yeri olmayan bu eylemler önemli ölçüde artarak yayılmaktadır.
Günümüz insanlarının "Merak" gibi aslında araştırma ve genel olarak insanların yaşam kalitesinin yükseltilmesinde önemli etken olan duygularının, çeşitli nedenlere bağlı olarak toplum kurallarına karşı gelme ve isyan etme yönünde kullanmaya isteki olmaları her konuda olduğu gibi bu konularda da Allah tarafından Kur'an Ayetleri olarak iletilmiş olan öğüt ve önerilerinin ve buna bağlı olarak Hz.Muhammed'in yaşam tarzının ve açıkladığı hususların (Gerçek Hadislerin) ne kadar önem taşıdığını göstermektedir.
Bu konuda Kur'an’ın Ayetlerinde insanlara özel olarak açıklamalar yapılmaktadır.
Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. (92/15), (4/15)
İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir. (92/16), (4/16)
Bu Ayetlerde geçen "Fuhuş" kelimesi, genel olarak çirkin ve kötü eylemleri ifade etmekte ve bu arada "Zina" fiilini de kapsamaktadır.
http://www.osmanlicaturkce.com
Yukarıda belirtildiği gibi, insan toplumunda düzenli ve huzurlu yaşamın sağlanması açısından cinsel ilişkiler konusunda bazı kurallar belirlenmiş ve bunlara uyulmasının gerekliliğine dikkat çekilmiştir. Ayetlerde fuhuş yapan kadın ve erkeklere ceza verilmesi önerildiği görülmektedir. Ancak üzerine "İftira" atılması halinde, özellikle Hz.Muhammed tarafından iletilen Ayetlerin indirildiği toplumda daha çok zor durumda kalacak olan "Kadınlar" ile ilgili olarak bu durumun saptanmasında özel bir itina gösterildiği görülmektedir. Buna göre ancak dört şahit tarafından onaylanması halinde bir kadının zina yaptığına karar verilebilecektir. Bu şekilde zina yaptığına karar verilen kadınlara ömür boyu veya Allah bir yol açıncaya kadar "Ev Hapsi" cezası verilmesinin gerektiği belirtilmektedir. Allah tarafından "Bir yol açılması" açıklanmamakla birlikte kadının eşi tarafından "Boşanmasının" bir örnek olabileceği düşünülebilir. Ayette "Her İki Tarafa" ceza verilmesi belirtilmekte fakat "Ceza verip eziyet edilmesi" olarak belirtilen uygulamaların sadece kadın için yapıldığı dikkate alındığında zina yapan erkeklerin toplumda kadınlar kadar hor görülmediği söylenebilir. Ancak aynı zamanda uslanıp “tövbe" edilmesi halinde artık “onlara” ceza verip eziyet etmekten vazgeçilmesi istenmektedir.
Bu ifade ile topluma yapılan bu “istenmeyen” işler nedeniyle kadından ve erkekten öncelikle “tövbe” etmelerinin gerektiğinin hatırlatıldığı ve öğüt verildiği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Allah bilinmeden yapılan eylemlerden vaz geçmek üzere "Samimiyetle" yapılan tövbeleri kabul edeceğini açıklamaktadır.
Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder. (92/17), (4/17)
Zira Allah bu şekilde tövbe edilmesini insanların doğru yola yöneldiklerinin bir delili olarak kabul etmektedir.
Bu konudaki diğer Ayetlerde zina eden insanlar ile ilgili olarak bazı farklı ceza unsurları açıklanmaktadır.
Bizim inzal ettiğimiz ve farz kıldığımız bir suredir, belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik ayetler indirdik. (102/1), (24/1)
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acıyacağınız tutmasın, müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun (102/2), (24/2).
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir, bu, müminlere haram kılınmıştır. (102/3), (24/3)
Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin, onlar tamamen günahkârdırlar. (102/4), (24/4)
Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. (102/5), (24/5)
İnsana toplum önünde "sopa" ile vurulması genel olarak bugün yaşamakta olan ve muhtemelen gelecekte yaşayacak olan tüm insan toplumlarında da son derecede aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir uygulama olmaktadır.
Önemi nedeniyle bu konudaki Ayetlerde bazı özel açıklamalar yapılmaktadır. Yüce Allah bu Ayetlerde yer alan hususlar nedeniyle müminlere zina eden erkeklere ve kadınlarla evlenmelerini yasakladığını (haram kıldığını) bildirmektedir. Buna göre zina eden erkek ve kadınlara, zina eden veya müşrik olan (Allah'ı inkâr eden) bir kadından veya erkekten başkası ile evlenmeleri yasaklanarak, ayrıca bir "ceza" verildiği belirtilmektedir.
Ayetlerde zina eden kadın ve erkek için uygulanacak olan ve insanı aşağılayan bir ceza verilmesi "emredilmekte" ancak bu cezanın uygulanabilmesi kesin kanıt niteliğindeki "şahitlik" gerekmesine bağlanmaktadır. Buna göre zina isnadının geçerli olabilmesi için “dört şahidin” bu eyleme şahsen "şahit olduklarını" teyit etmelerinin gerektiği bildirilmektedir. Bu durumda zina eylemine şahit olunması ancak şahit olanın bu eylem sırasında "orada" bulunmasını ve bizzat eylemi "görmesini" gerektirmektedir. Aksi halde şahitliğin ancak bir "İhtimal" olarak değerlendirilebileceği söylenebilir.
Bu durum Muhammed Esed tefsirinde de üzerinde görüş birliği sağlanmış bir görüş olarak teyit edilmektedir.
“Pek çok güvenilir Hadis rivayetinin de işaret ettiği gibi, bu tür davalarda bu dört şahidin olay konusundaki şehadetlerinin ikinci dereceden değil, doğrudan ve bizzat görgü şehadeti derecesinde olması gerekmektedir; bir başka deyişle, bu şahitler için yasak bir birleşmenin cereyan etmekte olduğuna ya da etmiş olduğuna delalet eden bir duruma şahit olmaları yeterli değildir; böyle bir cinsî birleşmeye bizzat tanık olmuş olmaları ve yargı makamını hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde tatmin etmeleri gerekmektedir. (Râzî, İslam Hukuku'nun en büyük temsilcilerinin görüşlerini böylece hulasa etmektedir.) Bu tür suçlamalarda şehadet ve delillendirmede aranan böylesine yüksek doğruluk ve güvenirlik derecesini sağlamak, imkansız olmasa da son derecede zor olduğuna göre, demek ki, yukarıdaki Kur'ânî hükmün asıl amacı yasak cinsî birleşme konusunda ikinci dereceden yapılan itham ve yakıştırmaların pratikte önünü almak -çünkü "insan zayıf yaratılmıştır" (4:28)- ve zinanın isbatını, bu çirkin ilişkiye katılan suçluların kendi ihtiyarlarıyla, din ve vicdan muhasebesiyle yapacakları samimî ikrar ve itirafa bağlı kılmaktır.”
Nur suresi | Nur oku Nur arapça türkçe
Buna göre Allah’ın huzurunda birlikte olacaklarını “nikah şahitlerinin” yanında açıklayarak “evlilik” yapan kadın ve erkekten birisinin “zina” yaptığına karar verilmesinin, en az dört farklı kişinin zina eylemine "Şahit Olduklarını" belirtmeleri ile mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Bu durumda zina isnadında bulunacak olan kadının veya erkeğin bu iddiasını kanıtlamak üzere zina eylemine "Şahit" olduğunu düşündüğü dört kişiyi toplumun tabi olduğu düzen ve kurallarını yürüten yetkililere (hakimlere) açıklaması gerekecektir. Çünkü ancak bu şahitlerin "Yetkili" kişiye zina eylemine "Şahit" olduklarını belirtmeleri halinde, bu yetkili kişi Ayette belirtilen “yüz sopa” cezasının uygulanmasına ve müminlerden bir gurubun da onlara uygulanan cezaya şahit olmalarına karar verebilecektir.
Özel bir durum olarak “namuslu” kadınlara zina isnadında bulunup, sonra dört şahit getiremeyenlere “seksener sopa” vurulması ve artık onların şahitliğinin hiçbir zaman kabul edilmemesi gerektiği zira onların bu davranışları ile tamamen günahkâr oldukları belirtilmektedir.
Öte yandan, zina isnadında bulunan ancak dört şahit getiremeyenlerin tövbe edip kendilerini düzeltirlerse (ıslah olmaları halinde) onların tanıklıklarının (şahitliklerinin) kabul edilebileceği, böylece doğru yola yönelenlerin hayatları boyunca tanıklıklarının önlenmesi yüzünden zarar görmemelerinin sağlandığı belirtilmektedir.
Burada erkeklere hitap edildiğini çağrıştıran ifadelerin Ayetlerin genel amaçları ve birbirleri ile olan bağları dikkate alındığında “namuslu” erkeklere zina istinadında bulunan kadınlar için de uygulanması gerektiği söylenebilir.
Hz.Muhammed döneminde utanç verici bir olay olarak "Sopa ile vurma" şeklindeki “cezalandırma” yönteminin genellikle herkesin birbirini tanıdığı küçük topluluklar (kabileler) halinde yaşadığı topluma yönelik olarak bildirildiği anlaşılmaktadır. Bu tür “cezalandırma” şeklinin insanların zamanla elde ettikleri bilgi birikimlerinin ve bu birikimlere bağlı olarak anlayışlarının gelişmesine paralel olarak günümüzde ve gelecek zamanlarda "aynı utancı" tattıracak ve çok daha etkili olabilecek başka bir şekilde uygulanabileceği insanlığın gelişmesi çerçevesinde daha etkili olabilecektir.
Yüce Allah erkek ve kadının eşlerine zina isnadında bulunmasına rağmen şahit getiremeyenlerin ve kendilerinden başka şahitleri olmayanların, kendisinin doğru söylediğine dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesi gerektiğini bildirmektedir. Böylece insanların Allah’ın huzurunda yalan söylemelerinin onlar üzerinde oluşturacağı baskıya işaret edilerek (vicdanlarına hitap edilerek) doğru söylemeye yöneltildikleri ve asılsız ve doğruluğu teyit edilmemiş “yalan” zina isnatları yüzünden toplumun haksızlıklara maruz kalmasının önlendiği anlaşılmaktadır.
Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir. (102/6), (24/6)
Beşinci defa da eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. (102/7), (24/7)
Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, (102/8), (24/8)
Beşinci defa da eğer doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır. (102/9), (24/9)
Ya Allah'ın size bol lütfu ve merhameti bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı. (102/10), (24/10)
Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur, bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir, onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse vardır, onlardan bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. (102/11), (24/11)
Bu konuda Yüce Allah’ın diğer Ayetlerinde Hz.Muhammed’in Hicret'in 5. yılında Benî Mustalik kabilesine karşı giriştiği seferden dönerken cereyan eden bir olaya işaret ettiği belirtilmekte ve asılsız ve doğruluğu teyit edilmemiş “yalan” zina isnatları yapılmamasının gerektiği bildirilerek insanlar uyarılmaktadır.
Muhammed Esed tefsirinde genel olarak kabul gördüğü belirtilen bu durum özet olarak açıklanmaktadır.
“Bu sefer sırasında Hz. Peygamber'in yanında bulunan zevcesi Hz. Ayşe, bir gün şafak vaktinden önce Müslümanlar bulundukları konak yerinden ayrıldıklarında elde olmayan sebeplerden ötürü ya da dalgınlık yüzünden arkada bırakılmıştı. Hz. Ayşe, böylece saatlerce yalnız kaldıktan sonra, Sahâbîlerden biri tarafından bulundu ve sonraki konak yerine getirildi. Bu olay Hz. Ayşe hakkında kötü zanlara, kötü niyetli söylentilere yol açtı; ama bu söylentiler kısa ömürlü oldu ve Hz. Ayşe'nin masumiyeti hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde ortaya kondu. Tarihî olaylara ilişkin bütün Kur'ânî atıflarda olduğu gibi, burada da bütün çağlarda ve bütün toplumsal şartlarda geçerli bir ahlakî önerme ortaya konulmaktadır. Yukarıdaki pasajın, 11-16. ayetlerde olduğu üzere, geçmiş zaman kipinde kullanılan fiillerin şimdiki zamana işaret edecek şekilde anlamlandırılmasını mümkün kılan, ya da, bize göre öyle anlamlandırılmasını gerektiren bir gramatik yapıda olması da bu sebepledir.”
Nur suresi | Nur oku Nur arapça türkçe
Nitekim izleyen Ayetlerde bu olaya dayandırılarak zina veya herhangi bir konuda iftira veya ithamlarda bulunulurken doğruluğunun araştırılmasının gerektiği, emin olunmayan durumlarda doğruluğunun kanıtlanamadığı dikkate alınarak vicdanları ile iyi şeyler düşünmelerinin (hüsnü zanda bulunarak) ve ileri sürülenlerin “iftira” olduğunu söylemelerinin gerektiği tüm insanlara bir öğüt niteliğinde olmak üzere açıkça bildirilmektedir.
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? (102/12), (24/12)
Onların da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. (102/13), (24/13)
Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. (102/14), (24/14)
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz, bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz, halbuki bu, Allah katında çok büyüktür. (102/15), (24/15)
Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz? (102/16), (24/16)
Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. (102/17), (24/17)
Ve Allah ayetleri size açıklıyor. Allah, çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. (102/18), (24/18)
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (102/19), (24/19)
Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (102/20), (24/20)
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin, kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı, fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir. (102/21), (24/21)
İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere vermeyeceklerine hiç yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler, Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (102/22), (24/22)
Ayrıca hakkında bilgi sahibi olunmadığı halde ve önemsiz olduğunu sanarak yapılan iftiranın insanların konuşup birbirlerine yaymalarının Allah katında öneminin çok büyük olduğu ve müminlere yakışmadığı belirtilmektedir.
Nitekim eğer dünyada ve ahirette Allah'ın insanlar üzerindeki lütuf ve merhameti olmasaydı içine daldıkları bu iftiradan dolayı insanlara mutlaka büyük bir azap ile karşılaşmış olacakları belirtilerek “inananlar” arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de Allah’ın bildiği insanların bilemeyeceği çetin bir ceza olduğuna dikkat çekilmektedir.
Bu nedenle iman edenlere insanlara iftira ederek veya asılsız ithamlarda bulunarak şeytanın adımlarını takip etmemeleri öğüt verilmektedir. Çünkü şeytanın muhakkak ki edepsizliği ve kötülüğü emredeceğine dikkat çekilerek eğer Allah'ın insanlara lütuf ve merhameti olmasaydı hiçbir kimsenin asla temize çıkamayacağına bir defa daha işaret edilmektedir. Böylece insanlara Allah’ın insanların yaptıkları her şeyi işittiği, bu öğütlere göre davrananları bildiği ve buna göre de dilediğini arındırdığı hatırlatılmaktadır.
Yüce Allah ayrıca erdem, ahlak (faziletli) ve servet sahibi olanların, sadece söylentilere ve haksız iftiralara dayanarak zina suçlamasına uğrayan yakınlarına, akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere yardım etmeyeceklerine ve mallarından vermeyeceklerine dair yemin etmemelerini, onları bağışlamalarını ve feragat göstermelerini önermektedir. Zira benzer bir durumla karşılaşmaları halinde Allah'ın çok bağışlayan ve çok merhametli olduğunu düşünerek kendilerinin bağışlanmasını arzulayacakları hatırlatılmaktadır.
Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametli, tövbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi, çok şefkatli ve merhametli olmasa idi insanların çok daha fazla cezalara muhatap olunacağının dikkate alınması gerektiğini bildirmektedir. Bu nedenle, Allah'ın insanlara olan bu yaklaşımı dikkate alınarak yaptıkları hata ve yanlışlıklar için tövbe edip ıslah olmak isteyenlere fırsat verilmesinin gerektiği düşünülebilir.
Ayetlerdeki bütün bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde zina ettiği şahitlerle ispat olunan kişilerin bu yaptıklarından ötürü tövbe etmeleri halinde onlara da Allah'ın çok bağışlayıcı ve merhametli olduğu dikkate alınarak bu tövbelerini tutarak ıslah olmaları şansı verilmesinin, insanların günümüzde ve gelecekte sahip olacakları bilgi birikimleri ve anlayış kabiliyetleri nedeniyle, "sopa" cezasından çok daha etkileyici olacağı söylenebilir. Çünkü Allah’ın çok bağışlayıcı ve merhametli, tövbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi çok şefkatli olduğunun “daima” dikkate alınması gerekmektedir.
Bu nedenle Allah'ın tövbe edip ıslah olmak isteyenlere fırsat verdiği dikkate alınarak toplum açısından çok kötü olarak etkileri bulunan zina olayında da insanlara doğrudan ceza verilmesinden önce kendilerini düzeltmeleri (ıslah olmaları) için “fırsat” verilmesinin insan neslinin giderek çok daha iyi davranışlarda bulunabilmesinde faydalı olacağı düşünülebilir. Buna göre, zina ettiği şahitlerle ispat olunan kişilerin tövbe etmesi halinde onlara da Allah'ın çok bağışlayıcı ve merhametli olması dikkate alınarak bu tövbesini tutarak ıslah olma şansının verilebilmesi mümkün olabilir.
Nitekim önceki Ayetlerde açıklandığı gibi, zina yaptığı dört şahit tarafından onaylanan kadınların "Allah bir yol açıncaya kadar Ev Hapsi cezası verilmesi" ve "Her İki tarafa ceza verilmesi" ve "uslanıp tövbe edilmesi halinde bu cezalandırmalardan da vazgeçilmesi" öğütlenmektedir. Bu durumda toplum düzeni ile ilgili kuralların belirlenmesi sırasında zina konusunda hangi cezanın verileceği veya nasıl bir işlem yapılacağının toplum değerlerinde meydana gelen değişme ve gelişmelere göre belirlenmesine imkân verildiği söylenebilir.
Zina eyleminin toplumsal açıdan önemi yanında esas olanın "Şahıslar" açısından da taşıdığı önem üzerinde durulması gerekmektedir. Zira zina eylemi "İnsan Olmak" için çıkılan yolda en "Zorlu Engel" olma niteliği taşımaktadır. Allah insanların daima "Akıl" kullanmaya yönlendirmekte ve her türlü kararları "Akıl" yoluyla almalarını beklemektedir. Bu konuda insanlara yol göstermek ve yardımcı olmak üzere kendileri için nelerin faydalı ve nelerin zararlı olacağını Ayetlerinde iletmektedir. İnsanların yaşamlarında bir eylemde bulunurken ve karar verirken kendilerine iletilen bu önerileri daima dikkate almaları ancak "Akıl" kullanmaları ile mümkün olabilecektir. Kendilerine açık şekilde iletilen bu hususları "Akıl" edemeyenlerin ceza görecekleri de belirtilmektedir.
Buna göre "İnsan Olmak" ancak "Akıl" kullanılması ile mümkün olacaktır. İnsan olabilmek için yapılan uyarı ve önerileri daima anlamaya çalışmak, üzerlerinde düşünmek ve sonuçta onlara "Uyulması" gerektiğini "Akıl" etmek gerekmektedir. Diğer bir anlatım ile kendisine yapılan uyarı ve önerileri hiçe sayıp zina eylemini hafife alarak yaşantısını sürdürmek toplum bu eylem için nasıl tavır alırsa alsın kendisi ile "Yaratan" arasındaki "Birlikteliğe" zarar verecektir ve bu seçimi nedeniyle çok pişmanlık duyacaktır.
Ancak günümüzde toplum düzeni açısından "zararlı" olduğu kabul edilmekle birlikte, insanların sadece "keyif alma" amacına yönelik olarak Müslümanlara Kur'an Ayetlerinde, Ehl-i Kitap olarak tanımlanan toplumlara kutsal kitaplarında ve bütün insan toplumlarında uşturulan “toplum yasalarında” konulan "sınırlamaları" dikkate almayıp "her türlü" cinsel faaliyette bulundukları ve bu yolla çıkar elde etmek için bir çeşit "sektör" meydana getirdikleri görülmektedir.
Tam anlamı ile zina olarak tanımlayabileceğimiz bu tür cinsel davranışlar, aslında insanlara yaşamlarında fayda ve kolaylık sağlamak üzere geliştirilen tüm iletişim kanalları üzerinden son derece "ayrıntılı" olarak yayılmakta, kolaylıkla paylaşılmakta ve bunları izleyenler de yapılan "zinalara" şahit olmaktadırlar.
Kendilerine lütfedilen “Akıl” unsuru nedeniyle sadece “insana ait” olan “ahlak ve namus” kavramları açılarından "insani" olarak tanımlanması mümkün olmayan bu tür davranışlar için, her topluma özgü olmak ve Hz.Muhammed dönemi toplumunda "Sopa ile vurma" şeklindeki cezalandırma ile "aynı utancı" ve "aşağılamayı" tattırmak üzere, toplum yasalarında hapis veya başka şekillerde cezalandırılmalar yer almaktadır. İnsan ve toplum sağlığı açısından da son derece zararlı olan bu davranışlar, ancak bütün insanların "Akıllarını" kullanarak Yüce Allah tarafından geçmişte çağlar boyunca yapılan ve son olarak ta Kur'an Ayetlerinde yer alan uyarı, öğüt ve öneriler dikkate alınıp uygulanarak, diğer bir deyimle "İnsan Olunarak" terk edilebilecektir.
Ayrıca üzerinde durulması gereken önemli bir husus olarak, namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunulmasının toplum düzenine zarar verdiğine işaret edilmekte ve bu şekilde "iftirada" bulunanların Allah'ın dünya ve ahirette affından ve merhametinden uzak tutacağı (lânetlendiği), ölümleri sonrasındaki kendileri ve mağdur ettikleri ile olan yüzleşmelerinde yapmış oldukları bu iftiralarına dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği, o gün onlar için çok büyük bir azap bulunduğu, o gün Allah'ın onlara gerçek cezalarını tastamam vereceği ve onların Allah'ın ve Ayetleri ile bildirdiklerinin apaçık gerçek olduğunu anlayacakları açıklanmaktadır.
Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. (102/23), (24/23)
Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır. (102/24), (24/24)
O gün Allah onlara gerçek cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. (102/25), (24/25)
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır, bu sonuncular iftiracıların söylediklerinden çok uzaktırlar, kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır. (102/26), (24/26)
Buna göre zina isnadı ile (veya herhangi bir konuda) iftira eden ve bu yaşamda yaptıklarının yanına kalacağını düşünenlere ölümleri sonrasındaki Ahiret ortamında yaptıkları iftiranın sonuçlarının gösterileceği ve büyük cezalar ile yüzleşecekleri ve özellikle de bu dünya hayatında ve Ahiret ortamında Allah'ın merhametinden uzak kalacakları (lanetlenecekleri) açıklanmaktadır. İftiraya uğrayıp masum olduklarını ispat edemeyenlere de Allah'ın iftiracılara cezalarının tamamını ahirette vereceği hatırlatılarak teselli verilmektedir.
Ayrıca kötü kadınların kötü erkeklere, kötü erkeklerin ise kötü kadınlara; temiz kadınların temiz erkeklere, temiz erkeklerin de temiz kadınlara yaraştığı açıklanmakta ve temiz erkekler ile temiz kadınların haklarında çıkarılan kötü söylentilerin hepsinden masum ve uzak olduklarını bildiğini ve onlara Ahiret ortamında günahlarından ötürü bağışlanma ve güzellikler (güzel bir rızık) bulunduğu belirtilmektedir.
Ayetlerdeki ifadelerden o dönemde bile insanlara zina ithamı (isnadı) yapmadan önce “gerçeklerden” ayrılmamaları ve iyice düşünmelerinin gerektiği hatırlatılmaktadır. Zira “zinanın” ispatı için dört şahidin bu eylemin “gerçekliğini” teyit etmesi gerekmektedir. Belirtilen "sopa" vurulması, ancak bu dört kişinin şahitliği sonrasında verilecek ceza olarak bildirilmektedir.
Diğer taraftan, toplum düzeni açısından önemli olan ve namus ile ilgili olarak kuşkuya neden olabilecek bazı konular üzerinde durulmakta ve bütün insanların dikkatleri çekilmektedir.
Ey iman edenler! kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin, bu sizin için daha iyidir, herhalde düşünüp anlarsınız. (102/27), (24/27)
Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin, eğer size, "Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah yaptığınızı bilir. (102/28), (24/28)
İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur. Allah, sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir. (102/29), (24/29)
Mümin erkeklere, gözlerini harama dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. (102/30), (24/30)
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ellerinin altında bulunanlar, erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler, gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. (102/31), (24/31)
Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin, eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir. (102/32), (24/32)
Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın, Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın, kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah onlar için çok bağışlayıcı ve merhametlidir. (102/33), (24/33)
Andolsun ki biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik. (102/34), (24/34)
Ayetlerdeki ifadelere göre Yüce Allah, cinsel konularda "ahlak" kurallarına bağlılığın (İffet/Namus) gerçekleşmesi ve sürdürülmesinde, dolayısı ile zinanın ve buna bağlı olarak iftira gibi toplum düzeni açısından zararlı uygulamaların önlenmesinde, iman edenlere, hata ve yanlış yapmaktan sakınanlara ve aslında bütün insanlara uyarı, öğüt ve önerilerde bulunmaktadır.
Bu anlamda örnek olarak insanların kendi evlerinden başka evlere girerken geldiklerini "fark ettirip" izin almadan ve ev halkına "selam vermeden" girmemeleri istenmekte ve üzerinde düşündüklerinde bu kesin yasaklamanın kötü zan ve söylentilere karşı bireylerin korunmaları açısından daha iyi olduğunun anlaşılabileceği belirtilmektedir. Ayrıca orada hiçbir kimse yok ise, izin verilinceye kadar oraya girilmemesi, eğer "Geri dönülmesi" istenirse hemen oradan dönülmesi, çünkü bunun daha güzel ve ahlaklı (nezih) bir davranış olacağı belirtilmektedir. Buna ek olarak içinde kendilerine ait olan eşyalar bulunan ancak oturulmayan evlere, insanların yararlandıkları ve içinde oturulmayan kamu yararına açık binalar veya terk edilmiş eski yapılar gibi "evlere" girilmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığına işaret edilmektedir.
Böylece Allah'ın insanların açığa vurduklarını, gizlediklerini (niyetlerini) ve "yaptıklarını" bildiği hatırlatılmakta ve insanlardan kendilerine yapılan bu uyarıları daima hatırda tutarak herhangi bir kötülük veya taciz, tecavüz gibi "Şeytani" arzularını tatmin etmek için sinsice davranmalarının "gizli" kalmayacağını unutmamaları ve bu tür davranışlardan kaçınmalarının gerektiği bildirilmektedir.
Zina veya namus konularında dikkat edilmek üzere bir diğer "Uyarı" olarak iman etmiş olan erkeklere, gözlerini "harama dikmemeleri" ve böyle davranarak "ırzlarını" korumaları ve ahlaklı olmaları çünkü bunun kendileri için daha temiz bir davranış olduğu bildirilmektedir. Buna göre erkeklerin her gördükleri karşı cinsten olan "İnsanları" kendilerinin onlardan "cinsel olarak" istedikleri şekilde yararlanabilecekleri bir "şey" gibi görmelerinin ne kadar çirkin ve "İnsan Olmak" ile ilgisinin bulunmadığı anlatılmaktadır. Aynı şekilde iman etmiş olan kadınlara da gözlerini harama bakmaktan korumaları, namus ve iffetlerini korumaları (esirgemeleri), özellikle yakınları dışında kalanlara görünen kısımları müstesna olmak üzere, güzelliklerini (ziynetlerini) teşhir etmemeleri, göğüs bölgelerini örtmeleri ve cinsel anlamda kışkırtıcı davranışlarda bulunmamaları gerektiği açıklanmaktadır. Bu Ayetler ile ilgili olarak "Örtünme" bölümünde ayrıca bilgi bulunmaktadır.
Yüce Allah, açıkladığı ve bildirdiği bu uyarıları dikkate almayan düşünce ve davranışlar sergileyenlerin niyetlerinden ve yapmakta olduklarından haberdar olduğunu hatırlatarak erkeklere ve kadınlara cinsel davranışların bireysel ve toplumsal olarak önemini vurgulamakta ve bütün insanlardan kendilerine iletilenleri dikkate almalarını beklediğine işaret etmektedir.
Ayetlerde "Zina" olarak tanımlanan evlilik dışı her türlü cinsel birlikteliklerin bireylerin ve toplumun sağlığı açısından "zararlı" olduğu açıklanırken, evliliğin kolaylaştırılması için de Hz.Muhammed dönemindeki toplum yapısına uygun olan bazı öğütler verilmektedir. Buna göre Yüce Allah, özellikle varlıklı insanlardan toplumdaki bekarların sahip oldukları kölelerinden ve cariyelerinden (Kadın Köle) elverişli olanları ile evlendirmelerini istemekte ve onlara öneride bulunmaktadır. Bu şekilde bekarların zinaya yönelmeleri önlenerek evlendirilmeleri teşvik edilmekte ve eğer bu bekarlar fakir iseler, lütfu geniş olan ve her şeyi bilen Allah'ın evlendirilmelerine böylece yardım edenleri iyi bir yaşam düzeyine ulaştıracağını (zenginleştirir) ayrıca bildirmektedir. Buna rağmen evlenme imkânını bulamayanların, Allah lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar "sabretmeleri" ve "zinaya" yaklaşmamaları (iffetlerini korumaları) öğüt verilmektedir.
Öte yandan yanlarında (ellerinin altında) bulunanla köleler ve cariyelerden anlaşarak kendisine hürriyetini vermesini isteyenlerle (mükâtebe) eğer kendilerinde bir hayır görülüyor ise, örneğin evlenmek için izin istiyor ise, Allah'ın vermiş olduğu mallarından onlara da vererek ve hemen anlaşma yaparak onları “serbest bırakılmalarının” gerektiğine işaret edilmektedir. Böylece, onlardan yararlanarak Dünya hayatının geçici menfaatlerinin elde edilmesi uğruna, namuslu olarak serbest kalmak isteyen cariyelerin (ve erkek kölelerin de) fuhşa (Zinaya veya kötü yollara) zorlanmamaları ihtar edilmektedir. Yüce Allah zor altında bırakılırlarsa da zorlanmalarından sonra onlar için çok bağışlayıcı ve merhametli olduğunu hatırlatmaktadır.
Allah'a iman edenlere "Zina" yapmaktan uzaklaşmalarında yardımcı olmak üzere Hz.Muhammed dönemindeki toplum için yapılan bütün bu uyarı, öğüt ve öneriler aslında bütün zamanlarda yaşayacak olan bütün insanlar için de aynen geçerli olduğu unutulmamalıdır. Bu husus sağlıklı ve huzurlu toplum yaşantısı için son derece önem taşımaktadır. Zira Yüce Allah bütün insanlardan beklediklerini, daha önce yaşayıp gitmiş olanlardan verdiği örneklerle ve doğru yola (takvaya) ulaşmış kimseler için indirdiği öğütlerle Ayetlerinde bildirdiğini yemin ederek (ant olsun ki) açıklamaktadır.
Zina ile ilgili asıl önemli konu, toplum düzeni ile ilgili kuralların nasıl ve kimler tarafından belirleneceği ve bunların nasıl seçilecekleri hususu olmaktadır. Buna göre Hz.Muhammed dönemindeki toplum için yapılan bütün bu uyarı, öğüt ve önerilerde yer alan uygulamalar ile amaçlanan çözümler, bundan sonraki dönemlerin "koşullarına" göre değerlendirilmeli ve onlar ile amaçlanan hususlara uygun çözümler üretilmeli ve daha etkili olmak üzere bu çözümler toplum kuralları haline getirilmelidir. Bu nedenle söz konusu uyarı ve önerilerin, giderek gelişen bilgi birikimleri ile bulunduğumuz Dünya ortamında her konuda etkili olan Akıllı İnsanların bu ortamda var olacakları "kısa" sürelerini bireysel ve toplum olarak sağlıklı ve huzurlu olarak yaşamalarında en temel davranış biçimi olarak açıklandığını unutmamaları gerekmektedir.
Örneğin Ayette "Allah bir yol açıncaya kadar" ifadesi bulunmaktadır. Burada belirtilen "Yol" ile ilgili olarak neyin kast edildiği yine Ayetlerdeki ifadelerden araştırılarak anlaşılabilecektir. Zira Allah Ayetlerdeki hükümlerin ancak başka bir Ayet ile değiştirdiğini bizlere açıklamaktadır. Diğer Ayetlerin yerine geçen ve hükümlerini yürürlükten kaldıran Ayetler, Kur'an’ın değişen ve gelişen toplumlar tarafından daha açık bir şekilde anlaşılmalarını sağlamak üzere bir "Anahtar" niteliği taşımaktadır.
Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak bir iftiracısın" dediler, hayır; onların çoğu bilmezler. (70/101), (16/101)
Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir. (87/106), (2/106)
Toplum Düzeninin sağlanmasında en önemli unsurunun "Emanetin Ehline Verilmesi" kuralı olduğu “Muhkem” niteliğindeki bir Ayette bütün insanlara bildirilmektedir.
Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. (92/58), (4/58)
Bu konu ile ilgili olarak "Yönetim Önerileri" bölümünde daha ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
Boşanma
Yüce Allah "Gerçek Ortamda" Melekleri ve Cinleri yaratmasında olduğu gibi, "Adem" olarak isimlendirdiği "Akıllı" insanı "Allah'a ait nitelikleri" taşımak üzere "tek nefis" yada "tek can" olarak yarattığını ve ondan da yanında "huzur bulsun" diye eşini (Havva) yarattığını bildirmektedir.
Sizi bir tek nefsten yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O'dur. (39/189), (7/189)
Ayette Havva'nın "huzur bulsun" diye “Tek Nefis” olarak tanımladığı "Adem’den" yaratıldığının belirtilmesinden Adem'in ve eşinin şu anda yaşadığımız ortamda olduğu gibi bir "cinsel birleşme" sonucu olarak yaratılmadıkları anlaşılmaktadır.
Nitekim Adem ve eşinin cinsel farklılığının ifade edildiği "Ayıp Yerlerinin" bu ortama "inmelerini" gerektiren gelişmeler sonrasında ve yaratıldıkları "Cennet" ortamından (Arş) yeryüzüne "indirilmeleri" sırasında "görünür" hale geldiği belirtilmektedir.
Buna göre "Ayıp Yerlerinin", esas olarak Adem ve Havva'nın "indirildikleri" bu Dünya ortamında "çoğalmalarını" sağlamak amacına yönelik olduğu sonucuna varılmaktadır. Bu durumda ilk "Akıllı" insanlar olarak yaratılan Adem ve eşinin ilk yaratıldıkları "Arş" ortamında (veya Cennet Ortamında) yaşarken oradan indirilmeleri sırasında ortaya çıktığı açıklanan "Ayıp Yerleri” ile birleşmek suretiyle çocuk sahibi olmalarının söz konusu olamayacağı ve orada herhangi bir şekilde "çoğalmalarının" da gerekmediği anlaşılmaktadır. Esasen Adem ve eşinin "Arş" ortamında (veya Cennet Ortamında) yaşarken herhangi bir şekilde “çocuk edindiklerine” dair bir Ayet te bulunmamaktadır.
Yüce Allah Adem ve eşinin (Akıllı İnsanların) özellikle ve öncelikle birbirlerinden "huzur bulmaları" için "tek nefisten" fakat iki ayrı "can" olarak yaratıldıklarına ve “Cennet ortamında yaşamaya başladıklarına işaret etmekte, bununla birlikte Cennet ortamından “indirilmeleri” sırasında "Ayıp Yerlerinin” ortaya çıktığını, "indirildikleri" bu Dünya ortamındaki yaşamlarında "cinsel birliktelik" yaşayarak çocuk edindiklerini böylece “yeryüzünde” çoğaldıklarını bildirmektedir.
Bu gelişmeler sonucunda Adem ve Havva "Ruhları" ve "Akıl" unsuru "Yüklenmiş" halde bu ortamda ortaya çıkan "İlk Akıllı İnsanlar" olmuşlar ve "Ayıp" yerlerini "Keşfederek" bu ortamda anne rahminde "Allah'ın Ruhundan" olan "Ruhları" yüklenerek yeni "Akıllı" insan yapılarını Dünyaya getirmişlerdir.
Bu arada Dünya ortamının "çeşitli bölgelerinde" Allah'ın "takdiri" ile yaklaşık üç milyon yıl önce bitki ve hayvan türleri olarak çok sayıda “canlıların” ortaya çıkarak (yaratılarak) yaşamaya başlaması ile Dünya’da “Hayatın” başladığı bilimsel gerçekler olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Böylece yeryüzünde "yaratılmış" olan her şey o andan beri evrimleşerek gelişmekte ve yaşamaktadır. Adem ve Eşinden Bu şekilde ortaya çıkan Adem ve Havva’dan olan “nesil”, bu ortamda Dünya'ya gelen yeni "Akıllı İnsan" nesli ile birleşmeleri için "uyumlu" hale getirilmiş olan "insansı" yapılar ile birleşmişler ve böylece "Akıllı İnsanlar" yeryüzünde giderek "Çoğalmışlardır". (Bu konuda "Adem ve Soyu" bölümünde ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.)
Akıllı İnsanların bu Dünya ortamındaki yaşam serüveninin böylece başladığı ve bu Evren ve Dünya ortamının sona ereceği "zamana" kadar devam edeceği Ayetlerdeki ifadelerden görülebilmektedir.
Buna göre "İlk Akıllı İnsanlar" olan Adem ve Havva'nın birbirlerinin "eşi" olmak ve birlikte yaşamak üzere Gerçek Ortamda yaratılmış oldukları ve ancak "bir çift" halinde yaşadıklarında "huzura" kavuşacakları bildirilmektedir. Söz konusu "birliktelik" giderek çoğalan bilgi birikimleri ve Akıl Kullanmada ulaşılan gelişmeler sonucunda insanların bir toplum düzenine ulaşmasını sağlamış ve bu birliktelikler belirlenen düzen ve kurallara göre şekillendirilerek "evlilik" olarak tanımlanmıştır. Önceki bölümde belirtildiği gibi "evlilik kurumunun" insanların "insan olmak" yolunda ulaştığı ilk ve en önemli gelişim aşamalarından birisini oluşturduğu ve giderek toplum düzeninin en önemli unsuru haline geldiği bilinmektedir.
Ancak insan ile ilgili diğer konularda olduğu gibi ilk yaratılışında Allah'a itiraz eden Şeytan, bu ortamda erkek ve kadın olarak bir süre yaşamaları uygun görülen Akıllı İnsanların ilk olarak "Cennet" ortamında olduğu gibi yeryüzündeki bu birlikteliklerinde de Allah'a "iman etmelerine" engel olmak üzere, insanların "Ruhlarına" Allah'ın "izni" ile eklediği duygularla onları kışkırtarak (dürtüklemeleri ile) etkisi altına aldığı ilgili bölümlerde belirtilen Ayetlerde yer alan açıklamalardan anlaşılmaktadır.
"Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. (39/17), (7/17)
Bu tür "Şeytani" etkiler daha çok insan ilişkileri üzerinde kendisini göstermekte ve bunlara engel olunmaması halinde Allah'a iman edilmesinde de insanların zafiyete düşmelerine neden olmaktadır.
Doğal olarak "evlilik" birlikteliği de bu etkileşimlere açık olduğundan daima ilişkilerde "Akıl" kullanılması gerekmektedir. Aksi halde Allah'a ait olan af etme, sabır, hoşgörü, merhamet gibi "ilahi duygular" yerine öfke, intikam, kıskançlık, zulmetme gibi "Şeytan'a ait duyguların öne çıkması yüzünden eşler arasında bazı olumsuz davranışlara, tartışmalara ve sonuçta boşanmalarına neden olan “geçimsizliklere" yol açıldığı bir gerçektir.
Yüce Allah "boşanma" konusundaki Ayetlerinde Bu duruma işaret ederek insanlara eşler olarak birlikteliklerinin sürdürülmesinin artık imkânsız bir hale gelmesi durumunda bu birlikteliklerini "sonlandırabileceklerini" bildirmekte ve uyarı, öğüt ve önerilerde bulunaktadır.
Ancak Hz.Muhammed’İn Allah'ın Ayetlerini bildirdiği dönemdeki Arap toplumunda gelenek ve kuralların daima erkek üzerinden yürütülmesi ve her konuda erkek hakimiyetinin geçerli olması nedeniyle erkeklerin tüm konularda hakim ve karar verici olduğu bilinmektedir. Bu yüzden boşanma konusundaki Ayetlerde erkeklere hitap edildiği görülmekte ve Diğer Ayetlerde olduğu gibi boşanma konusundaki Ayetlerde de insanlardan yapılması istenen veya önerilen "yeni" uygulamaların mevcut toplum yapısında ani bir değişim veya itirazlara yol açılmasının önlenmesi için erkekler üzerinden verildiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan Ayetlerdeki ifadelerden Kur’an Ayetlerinin sahip olduğu “genel amaç” düşünüldüğünde Ayetlerin “tümünün” bu amaç gözetilerek ve birlikte değerlendirilmeleri ve ona göre yorumlanmaları gerektiğinin insanlara önerildiği görülmektedir. Buna göre boşanma konusunda Ayetlerde yer alan uygulamalara ait açıklamaların hem erkekler ve hem de kadınlar açısından dikkate alınmaları ve belirtilen “kararları” birlikte vermelerinin gerektiği söylenebilir.
Bu tür “geleneksel” bir uygulama örnek gösterilerek aile yapısında erkeğin herhangi bir anlaşmazlık nedeniyle hiddetlenerek eşine yaklaşmamaya yemin etmesine işaret edilmekte, bu tür davranışların neden olacağı olumsuz durumun nasıl önleneceği açıklanmaktadır.
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. (87/226), (2/226)
Eğer boşamaya karar verirlerse. Biliniz ki, Allah işitir ve bilir. (87/227), (2/227)
Buna göre, erkeğin eşi ile ilişkisini kesmesi ve bu yönde karar alması veya bu yönde yemin etmesi veya herhangi bir neden ile eşlerin ayrı yaşama durumu meydana gelirse, erkeğin dört ay bekledikten sonra bir karar vermesi gerekmektedir. Bu dört aylık süre, eşinin hamile olması ihtimalinin kesin olarak ortaya çıkmasını ve "nesebin" kesin olarak belirlenmesini sağlamaktadır. Ancak, bu süre içerisinde (eşinin de onayı ile) evliliğin sürdürülmesi kararı verilebilir. Bunda bir sakınca bulunmamaktadır. Önemli olan evliliğin devam etmesidir. Bu da ancak karşılıklı olarak eşlerin problemlerini anlayış ve gerekirse fedakarlıkları ve affetmeleri ile mümkün olacaktır. Burada insanlara Allah'ın insanlara karşı çokça bağışlayan ve esirgeyen olduğu daima hatırlatılmakta ve insanların bundan ders ve örnek alarak gereksiz gurura kapılmayıp affedici olmaları gereğine dikkat çekilmektedir.
Ayette evlilik müessesesinin zedelenmemesi ve sürekliliği açısından, eşlerin ayrılıklarının dört ayı geçmemesi gerektiği belirtilmektedir. Burada eşler karşılıklı olarak bir karar verip evliliği sona erdirecekler ise bu süre sonunda boşanma kararların vermelidir.
Evliliğin devamı, ancak her iki tarafın da isteği ile olacağı için şayet taraflardan birisi boşanma taraftarı ise, diğerinin makul bir sınırın ötesinde ısrar etmemesi istenmektedir. Buna göre, erkek evliliğin devamını isterken kadın eş boşanmada ısrarlı olursa erkeğin bu dört aylık süre sonunda boşanma kararı vermesi daha doğru olacaktır. Aynı şekilde, kadın eş evliliğin devamını isterken erkek eş boşanma isterse yine bu dört aylık süre sonunda boşanmaları gerekli olduğuna işaret edilmektedir. Eşler arasındaki evliliğin devamı veya sonlandırılması ili ilgili her şeyin Allah tarafından bilindiği (Allah'ın işiten ve bilen olduğu) unutulmamalı ve bu süre içerisinde kesin karar verilmelidir.
Eşler boşanmış iseler kadın eşin üç ay kendi başına beklemesi önerilmektedir. Bu süre hamilelik ihtimalinin kesin olarak ortaya çıkması ve "nesebin" belirlenmesi açılarından önem taşımaktadır.
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç ay hali beklerler. Eğer onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir. (87/228), (2/228)
Boşanmalarından sonra eşlerin aynı eşi ile yeniden evlenebilecekleri ve yeniden birleşme talebinin her iki taraftan da gelebileceği açıklanmaktadır. Zira Ayette erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi kadınların da ödevlerine denk belli hakları bulunduğu belirtilerek kadın eşin de bu konuda bir hakkı bulunduğuna işaret edilmektedir. Bununla birlikte bu konuda erkeklerin daha çok çocuğun ihtiyaçlarına ait olan "sorumlulukları" açısından kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahip olduğu belirtilmektedir. Öte yandan boşanmış olan kadın eşin bir diğer erkek ile evlenmesine göre ayrılan erkek eşin daha fazla hakka sahip olduğu bildirilmektedir.
Ancak eşlerin yeniden "birleşmeleri" ile ilgili olarak açıklanan üstünlüğünün “sorumluluğunu” idrak edip gereğince adaletli ve samimiyetle hareket edemeyen erkeklerin, sadece Ayette yazıyor diye evlilik sürecinde alınacak diğer her türlü "kararlarda" ve “birliktelikleri” ilgili konularda “üstünlük” iddiasında bulunmamaları gerekmektedir. Aksi halde eşlerinin haklarını dikkate almadıkları için “hakkaniyetle” hareket etmemiş olacaklardır. Unutulmamalıdır ki Allah her konuda olduğu gibi Aziz ve Hakim'dir ve böyle durumlar Allah'ın için gizli değildir.
Bu gibi durumlarda erkeğin sorumluluğu ve hakkaniyetle davranma kabiliyetinin bulunup bulunmadığına kimin nasıl karar vereceği durumu ortaya çıkmaktadır. Zira bu tür bir idrakten yoksun olan erkek, her konuda üstünlük iddiasında bulunacak, ancak hak gözetme ve adil ve olgun davranma gereğini hissetmeyecektir. Bu nedenlerle, "Akıllarını” fark etmeyen ve akıllı olarak davranmayanların böylece eşlerine ve topluma bu davranışları yüzünden zarar vermelerini sadece bu Ayette yazıyor diye görmezlikten gelenlerin de toplumun düzeni açısından en az o kişi kadar hatalı oldukları söylenebilir.
Eşlerin birlikteliklerinde erkeğim “her konuda” üstünlüğünün” bulunduğunun ileri sürülmesi gibi toplum düzeninin zedelenmesine yol açabilecek her türlü işlerde “hatalara” düşülmemesi için toplumun "Aklı Selim" insanları tarafından gereken yöntemleri geliştirilerek Kur'an’da verilen işaretler ve öğütler doğrultusuna “uygun” olan kuralları yürürlüğe koymaları gerekmektedir.
Ancak bu konularda düzenleme yapılırken özellikle boşanma konusundaki Ayetlerin sanki sadece erkeklere hitap ettiği izlenimine dikkat edilmesi gerekmektedir. Nitekim Kur’an’daki bütün Ayetler anlamları açısından “birlikte” düşünülerek değerlendirildiklerinde bu tür Ayetlerin diğer tüm Ayetlerde olduğu gibi tüm insanlara yani kadın erkek her iki tarafa da hitap ettiği ve “hükümlerinin” her iki taraf için olduğu anlaşılabilecektir. (Bu konuda “Kur’an’ın Okunması ve Anlaşılması” bölümünde açıklamalar bulunmaktadır.)
Bu durumun o dönemde Arap toplumunda her konuda erkek hakimiyetinin geçerli olması ve toplum gelenek ve kuralların daima erkek üzerinden yürütülmesi nedeniyle toplum düzeninin de bu gelenekler çerçevesinde erkekler üzerinden sağlanmasının sonucu olduğu söylenebilir.
Öte yandan Ayetlerin anlamları konusunda tereddüt edilmesi durumunda mutlaka diğer Ayetlerin de dikkate alınması yani Kur'an’ın daima genel olarak düşünülmesi ve tereddüt edilen Ayet için daha açıklayıcı diğer Ayetlerin bulunması gerekir. Zira, Kur'an’ın Ayetleri tüm zamanlar için "Akıl" sahiplerine göre düzenlenmiştir. Sadece bir Ayetin tek başına tüm zamanlar için aynen uygulanmasının mümkün olmadığı, Ayet hükümlerinin anlamlarının çeşitli olduğu ve birbirlerinin yerine geldikleri ilgili Kur'an Ayetleri ile tüm "Akıllı İnsanlara" açıklanmaktadır. Bunlar üzerinde önemle durulmalı ve Ayetler buna göre anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu nedenle Ayetler hiçbir şekil ve anlamda hafife ve eğlenceye alınmamalıdır. Zira Ayetler hiçbir şekilde hafife alınacak cümleler değildir. İnsan her an her yerde ve her işinde Allah'ı ve kendisine öğüt olarak verdiği Kur'an’ı dikkate almalıdır. Bu anlamda Allah'ı anlayan insanlar, Allah'ın büyüklüğü karşısında huşu ve saygı ile ürperirler ve O'na karşı gelmekten korkarlar. Çünkü Allah her şeyi bilir.
Yüce Allah erkeklerin eşlerine sadece onlara “boşadığını” söyleyerek boşanmalarından sonra aynı eşi ile yeniden evlenebilmeleri konusunda bazı sınırlamaların bulunduğunu açıklamaktadır.
Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. (87/229), (2/229)
Bu Ayette özellikle Hz.Muhammed döneminde Arap toplumunda bir gelenek olarak yürütülen ve erkeklerin istedikleri zaman (keyfi olarak) eşlerini sadece “boşadığını” söyleyerek onları “sözle” boşadıkları bir uygulamanın doğru olmayacağına işaret edildiği anlaşılmaktadır.
Bu durumda sadece “sözle” boşanılan eş ile yeniden evlenilmesi ancak iki defa olarak sınırlandırılmaktadır. Böylece erkekler sadece söyleyerek iki defa boşanmadan sonra kesin olarak ya yeniden evlenecek veya tamamen ve "güzellikle" ayrılmaya zorlanarak bu uygulamayı bırakmaya yönlendirilmektedir. Böylece erkek eşlere yeniden birleşme ile ilgili olarak Ayette belirtilen “kurallar” getirilerek ikiden fazla “sözlü” bir boşanmaya neden olmamaları gerektiği bildirilmektedir.
Ayrıca eşlerin böyle bir uygulamaya göre boşanmaları halinde evlilik süresinde özellikle erkeklerin eşlerine verdikleri şeylerden ve eşlerinin esasen kendilerinde bulunan varlıklarından hiçbirini geri talep etmemesi gerekmektedir. Ancak eşlerin evliliklerini sürdürmelerinde Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa, diğer bir ifade ile onlardan beklenen anlayış, hoşgörü ve genel ahlaki kurallara uyamayacaklarının anlaşılması gibi durumlarda, kadının erkeğe mallarından vererek (fidye) boşanma işleminin yapılmasında her iki taraf için de sakınca olmadığı açıklanmaktadır.
Bu konu Elmalılı tefsirinde de benzer şekilde yorumlanmaktadır.
“Ancak o karı koca Allah'ın belirlemiş olduğu sınırlarda duramayacaklarında endişe ederler, sevişemeyip karı-koca hukukunu gözetemeyecekleri, meşru olmayan bir duruma düşecekleri zannında bulunurlarsa hüküm böyle değildir. O zaman ey hakimler! Bu ikisinin Allah'ın belirlediği şer'î sınırlarda duramayacaklarından korkar, bunu bazı belirtilerden anlarsanız, o zaman kadının nikâh bağından kurtulmak için boşamaya karşılık gerek mehir ve gerek diğer başka şeylerden verdiği bedelde ne veren karı ve ne de alan koca, ikisine de günah yoktur. Bu şekilde mal karşılığı nikâhtan sıyrılmak caizdir. Ve bu, bir bâin talak (boşama) olur.”
KUR'AN-I KERİM,ELMALILI TEFSİRİ: BAKARA SURESİ (197-286 AYETLER) (kuranikerim.com)
Ayette belirtilenlerin Allah’ın koyduğu sınırlar olduğunu hatırlatılmakta ve bu sınırların "aşmamasını" istenmektedir. Bu sınırları aşanlar "zalimler" olarak tanımlanmaktadır. Diğer Ayetlerde de "zalimlerin” ölüm sonrası ortamlarda "azap" göreceklerinin bildirildiği dikkate alınarak uygulanacak "Toplum Kurallarının" saptanmasında buna göre yorum yapılması beklenmektedir.
Bu kesin duruma rağmen erkek eşinden üçüncü defa eşine “boşadığını” bildirirse yani sadece “sözle” boşanır ise, artık eşini yeniden alması mümkün olmayacaktır. Ancak, kadın eş bir başkası ile evlendikten sonra herhangi bir nedenle tekrar yalnız kalır ise o zaman yine eski eşi ile evlenebileceği belirtilmektedir.
Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helal olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlardır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar. (87/230), (2/230)
Bu hükmün erkeklerin evlilik olayını ciddiye almaları ve önemini anlamaları için onları zorlamak amacına yönelik olduğu söylenebilir. Erkeklerin kadınları istedikleri zaman alıp istedikleri zaman bırakacakları ve bunu birçok kere yapabileceklerini düşünmemeleri gerekmektedir. Unutulmaması gereken en önemli konu ise bu gibi durumlarda yeniden birleşmelerde kadın eşin rızasının ve onayının (mutabakatının) bulunması gereğidir. Sosyal yapının insanların keyfi uygulamaları ile bozulmaması, özellikle Kur'an’ın gönderildiği zamandaki ortam dikkate alındığında, ne kadar önemli olduğu bu kesin çizgilerle insanlara anlatılmaktadır. Ancak bunları öğrenmek istemeyenler bu açıklamalardan bir şey anlamayacaklardır ve daima zararda olacaklardır. Ayet hükmü ile bu durumun aile ve toplum düzeni açısından sakıncalı olacağına işaret edilmektedir.
Boşanma sürecinde kadınların “bekleme sürelerini” bitirdikleri zaman nikah bağının onlara haksızlık ederek ve zarar vermek için sürdürülmemesi gerektiği belirtilmektedir.
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah'ın Ayetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah her şeyi bilir. (87/231), (2/231)
Buna göre eşlerin boşanmaları halinde, birbirlerini hiçbir şekilde rencide etmemeleri ve kırmamaları gerekir. Zira boşandıktan sonra erkeğin boşandığı kadına bundan sonra "iyilikle" yaşamaya devam edeceğini iletmesi ve kadının buna razı olması halinde yeniden nikah yaparak birleşmelerinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Ancak evliliklerinin yürümediğini bile bile boşandıktan sonra kadını "iyilikle" bırakmaya yanaşmayan eşler, özellikle erkekler, diğerine eziyet etmiş olacaktır. Bunu kasten yapanların en büyük kötülüğü kendilerine yapmış olacağı açıkça bildirilmektedir.
Bu konuda "özel" bir hüküm olarak evlenen çiftin "birleşmeleri" gerçekleşmeden (zifaf olmadan) boşanmaları durumunda erkeklerin eşlerini bekleme müddetlerini (iddet) tamamlanıncaya kadar "bekletmeye" haklarının bulunmadığı ve bu halde eşlerini iyi bir şeyler vererek memnun edip onları "güzel bir şekilde" serbest bırakmalarının gerektiği açıklanmaktadır.
Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur, o halde onları memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın. (90/49), (33/49)
Yüce Allah boşanmış olan kadınların bekleme müddetlerini bitirdikten sonra ve aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, ayrılmış oldukları kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olunmamasını da öğüt vermektedir.
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (87/232), (2/232)
Buna göre boşanan eşler, şayet isterler ise ve anlaşırlar ise eski eşleri ile evlenebilirler. Bu nedenle kadının boşandığı eşinin onun eski eşi ile evlenmesine engel olmaması öğütlenmektedir. Böylece Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verildiği belirtilmekte ve bu öğüdün tutulmasının insanlar için en iyisi ve en temiz yol olduğu bildirilmektedir.
Burada erkeklerin keyfi olarak eşlerini boşadıklarını “söylemeleri” ile, diğer bir ifade ile sadece “boşadığını” söyleyerek onları boşadıkları yolunda hüküm veren bir uygulamanın yapılmasının doğru olmadığına özellikle dikkat çekilmektedir. Yüce Allah, bu uygulamanın Hz.Muhammed döneminde bilgisizlik nedeniyle "gelenek" haline getirildiğine işaret etmekte ve "doğrusunun" ancak "Kendisinin Bildiğini" belirterek önerdiği şekilde uygulama yapılması gerektiğini açıklamaktadır. Zira böyle bir uygulamada sadece “sözle” boşanan eşlerin yeniden birlikte olmaları için yukarıda bir başka Ayette "... üçüncü defa boşanma halinde kadın eşin bir başkası ile evlenmesinden sonra yeniden eski eşi ile evlenebileceği " şeklinde yer alan öneri ileri sürülerek eşlerin yeniden birleşmelerine izin verilmemektedir. Bu Ayet ile ayrıca bu tür zorlama uygulamalara meydan verilmemesi gerektiği hatırlatılmaktadır.
Bu hükümlerden boşanma işleminin üzerinde durulması gereken bir konu olduğu sonucuna varılmaktadır. Yani boşanma eşlerin ve özellikle erkeklerin diğerine “sözle” boşandığını belirtmesi ile tamamlanan çok basit bir olay olmadığı bütün insanlara önemle hatırlatılmaktadır. Buna göre, zaman içerisinde insanların daha ciddi ve akıllı hareket etmeleri beklenmekte ve bu düzeye ulaşan insanların artık gelişi güzel boşanıp evlenme durumunda olmayacakları beklendiğinden eşlerin anlaşmaları durumunda yeniden evlenmeleri uygun görülmektedir. Nitekim boşanan eşlerin anlaşmaları halinde yeniden evlenmeleri ile ilgili olan Ayette eşlerin anlaşmaları halinde yeniden evlenmeleri ile ilgili olarak herhangi bir şart bulunmamaktadır.
Öte yandan, boşandıktan sonra tarafların yeniden birleşmeyip ayrılmaları halinde, Allah'ın lütfunun geniş ve hikmetinin büyük olduğuna dikkat çekilerek, onların her birisine geçimliklerini (nimetlerinden) vereceği (zenginleştirerek) ve diğerine muhtaç olmaktan kurtaracağı belirtilmektedir.
Eğer birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir. Allah'ın lütfu geniş, hikmeti büyüktür. (92/130), (4/130)
Buna göre bütün çabalara rağmen evlilik hayatının sürdürülmesinin mümkün olmaması durumunda tarafların maddi endişeler nedeniyle evliliklerine katlanmalarının gerekli olmadığı anlaşılmakta ve ayrılan eşlerin kendi gayretleri ile kazanıp varlık edinerek Allah'ın "nimetlerinden" yararlanabilecekleri belirtilmektedir.
Bir diğer husus olarak boşanmış olan kadının emzikli çocuğunun bulunması durumunda çocuğun bakımı ve yetiştirilmesi ile ilgili olarak babanın sorumluluğunun bulunduğuna işaret edilerek öneri ve öğüt verilmektedir.
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür. (87/233), (2/233)
Ayette yeni doğan bebeğin emzirilme süresinin iki tam yıl olduğu belirtilmekte ancak anne ve baba aralarında anlaşırlarsa iki yıl tamam olmadan da bebeği sütten kesebilecekleri bildirilmektedir. Ayrıca baba için özel bazı uyarılar ve hatırlatmalar yapılmaktadır. Buna göre şayet bebek emerken annesi boşanmış ya da bebek boşandıktan sonra dünyaya gelmiş ise, boşanma sonrası dört ay on günlük bekleme süresi (iddet) dolmuş ve evlilik ilişkisi bitmiş olsa dahi, bebeğin ve annesinin yiyecek ve giyeceğini, “çocuk kendisinden olan” babanın temin edeceği bildirilmektedir. Ancak insanların sorumluluklarının sahip oldukları "imkanlar" ile uyumlu olduğu ve hiçbir annenin ve hiçbir babanın çocukları yüzünden "zarara" uğratılmamasının gerektiğine dikkat edilmesi de hatırlatılmaktadır.
Muhammed Esed tefsirinde bu durum çocuğun yetiştirilmesi sorumluluğunu boşanmış anneye yüklemenin doğru olmayacağı olarak belirtilmektedir.
“Müfessirlerin çoğunluğu, fisâl kelimesini "sütten kesme" (yani, iki yıllık azamî sürenin bitiminden önce) ile eş anlamlı görürler. Ancak Ebû Müslim, kelimenin burada "ayrılma" -yani, çocuğun annesinden ayrılması- anlamında kullanıldığı görüşündedir (Râzî). Bana öyle geliyor ki, iki yorumdan doğru olanı budur. Çünkü, anne ile babanın, şu veya bu sebeple, babanın onları madden destekleme yükümlülüğüne rağmen çocuğun yetiştirilmesi sorumluluğunu boşanmış anneye yüklemenin doğru olmayacağı, baba için de bu görevi tek taraflı yerine getirmenin zor olacağı konusunda anlaşmaları durumunda bir çözüm sağlamaktadır. “
Bakara suresi | Bakara oku Bakara arapça türkçe
Ayrıca bu süreçte babanın vefat etmesi halinde ona ait olan bakımının "varisleri" tarafından yerine getirilmesinin gerekli olduğu, yine tarafların zarar görmemeleri hususu dikkate alınarak, açıklanmaktadır. Bu konudaki uygulamanın şayet çocuk muhtaç olursa onun nafakasını teminini de kapsadığı anlaşılmaktadır.
Bebeğin bakımı, beslenmesi ve geçimlikleri ile ilgili olarak verilen öğütlerdeki "Allah'tan Korkun" cümlesi, insanlara yaptıkları her şeyin Allah için gizli olmadığı ve Allah'ın tarafından bilindiği ve görüldüğü gerçeğinin her an hatırda tutulması gerektiğinin anlatılmasıdır. Zira bu anlayışta olan bir insan, kararlarında ve fiillerinde bu gerçeği daima hatırlar ve Kur'an’da kendisine verilen öğüt ve önerileri dikkate alır.
Burada günümüz toplum düzeni açısından önem taşıyan bir duruma işaret edilerek özellikle kadınlardan çalışıp kazanamayacak durumda olanların haksızlığa uğradıkları veya kötülük gördükleri bir evliliği sürdürme zorunluluklarının bulunmadığı ve bu durumda olanlara, diğer bazı Ayetlerde de belirtildiği gibi "yakınlarından" yardımcı olmalarının beklendiği belirtilmektedir.
Bu nedenle böylece "muhtaç" durumda olan bebek veya çocukların bakımlarının ve giderlerinin (nafakalarının) yapılacak düzenlemeler ile toplum tarafından (Devlet) yerine getirilmesi gerekmektedir. Nitekim toplum yönetimlerinin bu durumda olanlara, çaresizlere, yetimlere ve kimsesizlere yardımcı olacak kurum ve kuruluşlar oluşturmalarının insanların ulaştıkları bilgi birikimlerinin bir gereği olduğu ve toplumsal bir sorumluluk olarak bu ve benzer çözümlerin düşünülüp uygulanmasının gerektiği "İnsan Olmak" açısından yadsınamaz bir "şart" niteliğindedir.
Dul kalan kadınların yeniden evlenmelerinde bir engel bulunmadığına işaret edilmekte ancak bir süre beklemeleri gerektiği hatırlatılmaktadır.
Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir. (87/234), (2/234)
Kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız. Lâkin, meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir. (87/235), (2/235)
Dul kalan kadınların dört ay on gün bir süre geçtikten sonra, meşru olarak yeniden evlilik yapabilecekleri açıklanmaktadır. Böylece kadının dul kaldığında "hamile" olması olasılığı nedeniyle çocuğun babası (nesep) konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıkması önlenmektedir. Zira çocuğun rahim içinde gelişmekte olan yapısına (cenin) dört ay on günlük iken Allah'ın Ruhu üflenmektedir ve bu süre beklenerek "Ruhu" üflenen çocuğun vefat eden babaya ait olduğu anlaşılmaktadır.
Belirtilen süreyi beklemekte olan dul kadınlara bu süre tamamlandığında onu zor durumda bırakmadan, nazik ve kapalı bir şekilde evlenme niyeti iletilebileceği, ancak bu sürede onları rencide edecek bir şekilde davranılmasının hatta gizli buluşma sözü edilmesinin ve bekleme süresi dolmadan nikah yapılmasının doğru olmadığı bildirilmektedir.
Yapılan her işte olduğu gibi, bu tür işlemlerde de Allah'ın insanların niyetlerini, gönüllerindeki isteklerini ve yapmakta oldukları işleri bildiği unutulmamalıdır. Bu açıklamalarda da insanlardan Kur'an’da kendilerine önerilen konuları dikkate almaları ve düşünerek bu önerileri değerlendirmeleri beklenmektedir.
Nikah yapıldıktan sonra eşlerin herhangi bir "birleşme" yaşamadan veya mehir “tayin edilmeden” boşanmaları durumunda kocanın kadına mehir ödeme zorunluluğunun bulunmadığı açıklanmaktadır.
Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt'a verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir müt'a vermek iyiler için bir borçtur. (87/236), (2/236)
Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz, takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür. (87/237), (2/237)
Evlilik yapılırken nikahtan sonra mehir tayin edilmeden erkek kadını boşar ise erkeğin mehir verme zorunda olmadığı, ancak iyi niyetli erkek eşlerin yine de uygun hediye vermesinin doğru olacağı belirtilmektedir. Bu hediye kişinin zenginlik veya fakirlik durumuna göre vermelidir. Buna göre böyle bir durumda uygun bir müt'a (hediye) vermenin iyiler için bir “borç” olduğuna işaret edilmektedir.
Nikah yapılmış olmasına rağmen eşler hiçbir temasta bulunmadan boşanma konusunda anlaşmışlar ve boşanmışlar ise belirlenen "mehrin" yarısının kadınların hakkı olduğu açıklanmakta ve erkek tarafından bu tutarın kadına verilmesi gerekli görülmektedir.
Dul kalan kadınların zor durumda kalmalarının önlenmesi veya en azından bir süre zorluklara karşı gelebilmesinde ona yardımcı olunması gerektiğine işaret edilmekte ve bazı öğüt ve öneriler verilmektedir.
Sizden ölüp de eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir. (87/240), (2/240)
Boşanmış kadınların, hakkaniyet ölçülerinde menfaat sağlamak haklarıdır; bu, Allah korkusu taşıyanlar üzerine bir borçtur. (87/241), (2/241)
Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız. (87/242), (2/242)
Erkek eşlere, öldüklerinde kalan dul eşlerinin bir yıla kadar mallarından yararlanmalarının vasiyet etmeleri önerilmektedir. Dul kalan kadın eşler, bu mallardan yararlanmadan gidebilirler. Ancak, boşanan kadınların hakkaniyet ölçülerinde kocalarından menfaat sağlamaları (varis olmaları) gerektiği, bunun onlara verilen bir hak olduğu belirtilmekte ve Allah'ı tanıyan insanların bu hakka riayet etmeleri bildirilmektedir.
Günümüzde bu durum toplum kuralları çerçevesinde düzenlenmektedir. Dul kalan kadının yeniden evlenmesi dışında vefat eden erkek eşin devam eden maddi kazanımları üzerinden geçimlik elde etmesi ve bıraktığı mallardan faydalanması "miras hukuku" olarak kurallara bağlanmıştır. Böylece dul kalan kadınların zarar görmelerinin ve çaresiz kalmalarının belirtilen esaslara uygun olarak önlendiği söylenebilir.
Ayetlerde eşlerin boşanmaya karar verdiklerinde diğer Ayetlerde açıklanan bekleme sürelerini (iddetlerini) saymaları ve bu süreyi gözeterek boşamaları istenmekte ve bunun Allah'ın karşı gelinmemesi gereken emri olduğuna işaret edilerek Allah'tan korkmaları gerektiği bildirilmektedir.
Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun. Apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar, bunlar Allah'ın sınırlarıdır, kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir. (99/1), (65/1)
İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde tutun veya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın, içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun, şahitliği Allah için yapın; işte bu, Allah'a ve ahiret gününe inananlara verilen öğüttür. (99/2), (65/2)
Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir; kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. (99/3), (65/3)
Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır, gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir. (99/4), (65/4)
İşte bu, Allah'ın size indirdiği buyruğudur, kim Allah'tan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını arttırır. (99/5), (65/5)
Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun, onları sıkıştırıp kendilerine zarar vermeye kalkışmayın, eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin; sizin için çocuğu emzirecektir, emzirirlerse onlara ücretlerini verin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın eğer anlaşamazsanız çocuğu, başka bir kadın emzirecektir. (99/6), (65/6)
İmkânı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin. Allah hiç kimseyi verdiği imkândan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır. (99/7), (65/7)
Ayetlerdeki ifadelerden Hz.Muhammed’İn Allah'ın Ayetlerini bildirdiği dönemdeki Arap toplumunda boşanma ile ilgili kararın daima erkek tarafından verildiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle boşanma konusunun bir düzene sokulması ve özellikle de boşanan kadınların durumlarının iyileştirilmesi amacına yönelik olarak, Ayette kadınları boşayacakları zaman onları diğer Ayetlerde açıklanan ve bu sürede bir hamileliğin ortaya çıkması halinde çocuğun babası ile ilgili olarak kesin bilgi edinilmesi için bekleme sürelerini (iddetlerini) saymaları ve bu süreyi gözeterek boşamaları istenmekte ve bunun Allah'ın karşı gelinmemesi gereken emri olduğuna işaret edilerek Allah'tan korkmaları gerektiği bildirilmektedir. Bu süre Ayette üç ay olarak açıklanmakta ve hamile olanların ise doğum yapıncaya kadar beklemeleri gerektiği bildirilmektedir.
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç ay hali beklerler. (87/228), (2/228)
Ayrıca eşini boşama kararı alan “kocaların” bu bekleme sürecinde ancak apaçık bir “hayasızlık” yapmaları halinde kadınları evden çıkarılabilecekleri (evden gönderilebilecekleri) belirtilmekte, böylece boşanma kesinleşmeden önce bir uzlaşmanın ve bu nedenle evlilik ilişkisinin devamının mümkün olduğuna (Bilemezsin, olur ki Allah, bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir) işaret edilmektedir. Bu nedenle bekleme süresi boyunca kadınların evlerinden çıkarılmamaları ve kadınlardan da evlerinden çıkmamaları istenmektedir.
Yüce Allah bu açıklamaların Allah'ın koyduğu sınırlar (kurallar) olduğu ve bu sınırlarını aşanların şüphesiz kendine zulmetmiş olacakları belirtilerek, erkeklerin düşünmeden verecekleri boşanma kararının Allah'ın belki bundan sonra ortaya çıkarıvereceği ve boşamalarına gerek duymayacakları olumlu bir duruma engel olacağı belirtilmektedir. Nitekim boşanma kararı alan kocalara böyle bir durumun ortaya çıkması halinde yine "iddet" süresinin beklenmesi ve bu süre sonunda boşamaktan vaz geçilmesi durumunda eşlerini meşru ölçüler içinde (nikahları altında) tutmaları gerektiği hatırlatılmakta, şayet bu mümkün olmaz ve boşanma gerekir ise onlardan meşru ölçülere göre (mehirlerini vererek) ayrılmaları öğüt verilmektedir.
Bu kurallara göre özellikle eşini boşayan erkeklere, güçsüz durumda kalan kadın eşlerini çaresiz bırakmamaları, güçleri ölçüsünde oturdukları yerin bir bölümünde oturtmaları, gitmelerini sağlamak için onları sıkıştırıp onlara zarar vermeye kalkışmamaları ve eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını vermeleri, çocuk doğunca onlara emzirme ücretlerini vermeleri, ücret için onlarla uygun bir şekilde anlaşmaları, eğer anlaşamazlarsa çocuğu başka bir kadının emzirmesini sağlamaları gerektiği bildirilmektedir. Ayrıca İmkânı geniş olanların nafakayı imkânlarına göre vermeleri, rızkı daralmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafakalarını ödemeleri istenmektedir.
Boşanma ile ilgili olarak Ayetlerde yapılan bu açıklamalar günümüzde ve gelecek dönemlerde de dikkate alınması gereken bir uyarı niteliğindedir. Geçen 1400 yıldan fazla zaman sürecinde "Akıllı İnsanların " Yüce Yaratan'ın "Halifesi" olarak karar verme ve faaliyette bulunma yetkisini kullanarak Ayetlerin asıl amacına anlayış ve uygulamalar geliştirdikleri görülmektedir. Ayetlerde evliliğin sona erdirilmesi (eşlerin boşanmaları) durumunda, kadın eşlerin "bekleme sürelerinin" dikkate alınması ve bu sürenin (iddetlerini sayarak) dolmasından sonra boşanılması öğütlenmektedir. Bu durumun Allah'tan gelen bir uyarı olduğunun unutulmaması (Allah'tan korkun) gerekmektedir. Aynı şekilde eşlerin her birisinin apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana evliliklerini sürdürmeleri istenmektedir. Bekleme süresinin anne ve babanın belirlenmesinde (nesebin karışmaması) önem taşıması yanında iki tarafa birden yeniden düşünme imkânı vermesi, kadını oluşabilecek kötü zan ve niyetlere karşı koruması, evliliğin kocanın ölümüyle sona ermesi halinde ölen kocanın hatırasına saygıyı simgelemesi, kadının yeni bir hayata ve muhtemel bir evliliğe kendini hazırlamasına imkân vermesi gibi başka nedenlerle önem taşıdığının da unutulmaması gerekmektedir.
Ayrıca boşanma sırasında, eşlerden iyi durumda olanın Ayette belirtildiği gibi zayıf ve zorda kalan eşe yardımcı olması öğüt verilmekte ve Allah'ın böyle davranılması (Allahtan Korkması) halinde ona maddi ve manevi olarak bir çıkış yolu ihsan edeceği ve ona beklemediği yerden rızık vereceği açıklanmaktadır. Böylece insanlara kim Allah'a güvenirse bu güvenin ona yeteceği çünkü Allah'ın şüphesiz emrini yerine getiren olduğu hatırlatılmaktadır.
Ayetlerde yer alan bu hatırlatmalar ile bütün "İnsanlara", halen eriştikleri ve gelecekte ulaşacakları bilgi düzeyi çerçevesinde Ayetlerde belirtilen asıl amacın hiçbir zaman "değişmeyeceği" gerçeğini dikkate alarak onlara göre davranırlarsa (Allah'tan korkarlarsa), Allah'ın onlara bir çıkış yolu ihsan edeceği (göstereceği) ve onlara beklemedikleri yerden rızık (geçimlikler, olanaklar) vereceğine işaret edilmektedir.
Boşanma sonrasında diğer eşe verilecek geçimlik ücret (nafaka) konusunda ise, imkânı geniş olanların nafakayı imkânlarına göre vermesi, geliri (rızkı) daralmış bulunanın da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödemesi gerektiğine işaret edilmekte ve Allah'ın hiç kimseyi verdiği imkândan fazlasıyla yükümlü kılmayacağı ve Allah'ın bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacağı hatırlatılarak bu konularda endişe edilmemesi istenmektedir. Bu bağlamda bütün insanlara, kim Ayetlerinde yer alan uyarı, öğüt ve önerileri dikkate alırsa (Allahtan Korkarsa) ona Allah ona işinde bir kolaylık vereceği, onun kötülüklerini örteceği ve onun mükâfatını arttıracağını ve bunun Allah'ın insanlara indirdiği unutmamaları gereken ve değişmeyen "buyruğu" olduğunu bildirmektedir.
Buna göre Allah'ın Ayetleri ile kendilerine bildirilenlere uyulmasında kim Allah'a güvenirse Allah'a güvenmesinin ona yeteceği belirtilmektedir. Zira Yüce Allah iradesini ve takdirini (emrini) şüpheye yer vermeyecek şekilde yerine getirmektedir ve her konuda her şey için bir ölçü (sınır) koymuştur ve bu sınırları ilgili konulardaki Ayetlerinde bildirmektedir. Nitekim Evren, Allah'ın Kanunları olarak tanımlayabileceğimiz her konuda muhteşem ve değişmez bir dengeler silsilesi sayesinde sağlanan bir düzene göre varlığını sürdürmektedir.
Öte yandan Yüce Allah Hz.Muhammed’e, şayet eşlerinin toplumdaki bir kısım Müslüman hanımlar gibi daha iyi koşullarda yaşamayı istemeleri onların bu taleplerine “boşanma bedellerini vererek” rıza göstermesini (salıvermesini) önermektedir. Kadınların veya onlar adına nikah bağı elinde bulunanın boşanma bedeli olan “Mehir" haklarından vazgeçmeleri halinde onları affederek “Mehir ödenmemesinin "inanış" açısından daha doğru bir uygulama olduğu bildirilmektedir. Burada "nikah bağın elinde bulunan" ifadesinden o dönemde yaşı küçük ya da reşit olmadan evlendirilenlerin velileri veya vasileri olduğu anlaşılmaktadır.
Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: “Eğer dünya dirliğini ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle salıvereyim.” (90/28), (33/28)
Burada da görüldüğü gibi, kadının "mehir hakkından" herkes gibi vazgeçebileceği veya mehirini kocasına bağışlayabileceği yani almak zorunda olmadığı Ayette bildirilmektedir.
Bu öneri bütün insanlar açısından da dikkate alındığında, Ayetteki hüküm boşanmak isteyen erkekler için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre erkeklerin kadın eşlerini geçerli bir nedenle boşanmak istemeleri halinde, boşanmak isteyen erkeklerin öncelikle eşlerinin bu boşanma için "rızalarını" almaları ve aynı şekilde "mehirlerini" ödeyerek maddi ya da manevi açılardan onları "mağdur" etmemeleri gerekmektedir.
Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin. (92/4), (4/4)
Nitekim, günümüzde kadınların aradan geçen 1400 yıldan fazla sürede bilgi birikimlerinde ve yaşamlarını sürdürecek düzeyde parasal bağımsızlık kazanmaları sonucunda, az da olsa "geleneklerine" bağlı olarak başka şekillerde (Başlık Parası) bazı uygulamalar sürdürülse bile, "mehir" uygulamasının önemli ölçüde azaldığı ve genellikle kadınların evlilik yaparken "mehir" haklarından vaz geçtikleri görülmektedir.
Bu şekilde açıklanan ayetlerde belirtilen konuların düşünülmesi ve anlamları ve amaçlarının anlaşılması insanlardan beklenmektedir. Nitekim, insanlar kamu düzeni için geliştirdikleri hukuk sistemlerinde bu tür öneriler doğrultusunda düzenlemeler yapmışlardır. Hatta, dul kalan eşlerin, ölenin mallarından yararlanılmasını zaman ile sınırlamadan temin etmişler, ilaveten ölene ait bazı parasal haklardan kalan eşlerin ömür boyu yararlanmalarına da imkân sağlamışlardır.
Yetimler ile İlgili Konular
Yüce Allah Hz.Muhammed'e peygamberliğinin ilk dönemlerine vahiy ettiği Ayetlerinde onun da bir yetim olduğunu, onu başından geçen ve sıkıntı ve üzüntüler karşısında şaşırmış olarak bulduğunu ve onu bırakmadığını hatırlatmaktadır
O, seni yetim bulup barındırmadı mı? (11/6), (93/6)
Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? (11/7), (93/7)
Seni fakir bulup zengin etmedi mi? (11/8), (93/8)
Öyleyse yetimi sakın ezme. (11/9), (93/9)
Ayrıca Hz.Mumammed'e gösterdiği bu ilgiye "özellikle" dikkat çekerek yaşamı boyunca ona üzüntü verebilecek nitellikte olan olaylar ve gerçekler nedeniyle karşılaşacağı sıkıntılardan kurtulabilmesi için yetimleri "ezmemesini", yetimlere ve fakirlere karşı daima merhametli, anlayışlı ve yardım edici olmasını önermekte ve öğütlemektedir. Yüce Allah böylece bütün insanlara da yetimler ile ilgili olarak daima onları her türlü kötülüklerden ve fenalıklardan korumaları gerektiğini bildirerek uyarmaktadır.
Allah'ı (Dini) yalanlayanların yetimi hor gördüklerine ve onları itip kaktıklarına işaret edilerek Allah'a inanıp iman etmekle bu tür davranışlardan kurtulabileceklerine insanların dikkatleri çekilmektedir.
Dini yalanlayanı gördün mü? (17/1), (107/1)
İşte o, yetimi itip kakar; (17/2), (107/2)
Yapılan bu uyarıların özellikle "inanmış" gibi görünüp Müslümanlar gibi yaşayanların dikkate almalarının gerektiği anlaşılmaktadır.
Nitekim Toplum düzeni açısında önemli bir husus olarak yetimler konusundaki Ayetlerde daima yetimlerin korunup kollanmaları gerektiğine işaret edilmektedir. Örneğin onların miras veya başka bir şekilde sahip oldukları mallarını veya haklarını onlar reşit oluncaya kadar en iyi şekilde "yöneterek" ve onlara verdikleri sözleri yerine getirerek bir kayba neden olunmamasının gerektiği bildirilmektedir.
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin, çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir. (50/34), (17/34)
Bu konuda insanların "akıl yürüterek" nefsi ile hesaplaşması ve nefsini kontrol ederek kendilerine gösterilen iki yoldan "İyi" olanı bulması, nefsinin etkilerine karşı durmasının zorluğu nedeniyle bir "Sarp Yokuşa" benzetilmiş ve bir örnek olarak köle azat etmek, kıtlık günlerinde diğer insanları, yakını olan bir yetimi, yahut aç bir yoksulu doyurmak olarak gösterilmiştir.
O sarp yokuş nedir bilir misin? (35/12), (90/12)
Köle azat etmek (35/13), (90/13)
Veya açlık gününde doyurmaktır. (35/14), (90/14)
Yakını olan bir yetimi (35/15), (90/15)
Yahut aç-açık bir yoksulu (35/16), (90/16)
Görüldüğü gibi yetimler ile ilgilenilmesi insanların "doğru yola" yönelebilmelerinde çok etkili olmaktadır. Zira böylece insanın "bencillik" duygusunu yenerek sahip olduklarının bir bölümünü "muhtaç" olanlarla paylaşması ile "huzurlu" olabileceği" hatırlatılmakta ve bu duygularla davranılmasının toplum düzeninin sağlanmasında ve insan ilişkileri açısından son derecede önemli olduğuna dikkat çekilmektedir.
bu anlamda olmak üzere insanlara akrabalık veya başka nedenlerle beraber yaşadıkları yetimlere ait mallara "reşit oluncaya kadar" ve sadece en iyi tutumla yaklaşılması istenmektedir.
“Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.” (55/152), (6/152)
Yüce Allah böylece insanları doğru yola yönlendirecek olan davranışlar olarak ölçü ve tartının adaletle yapılmasına, yakınlarınız dahi olsa bir söz söylendiğinde adaletli olunmasına, Allah'a verilen sözün tutulmasına işaret etmekte ve ne kadar önemli olduğunu belirtmek üzere “Rüşt" çağına erişinceye kadar yetimin malına sadece en iyi tutumla yaklaşılması gerektiğini özellikle bildirmektedir.
Zira bu uyarılara uymayan davranışların insanları Allah'ın "Doğru Yolundan" ayıracağı belirtilerek iyice düşünmeleri ve "sakınmaları" için insanlara bunları emrettiği açıklanmaktadır. Allah’ın herkese ancak gücünün yettiği kadarını yüklediğini özellikle bildirerek insanlardan yapılan bu uyarı ve önerileri "gücünün yettiği" kadar yerine getirmelerinin hiç yapmamalarına göre çok değerli olduğunu bildirmektedir.
Öte yandan Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan insanların önemli bir niteliği olan "İyiliğin" insanların sadece dua ederken (namazda) yüzlerini doğu ve batı tarafına çevirmeleri olmadığına, yani sadece dua etmekten ibaret olmadığına işaret edilmekte ve iyilik kapsamında yetimlere sevdiği mallarından harcanmasının önemi hatırlatılmaktadır.
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır! (87/177), (2/177)
Bu anlamda asıl "İyilik" olarak Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanılması, dua edilmesi (namaz kılınması), zekât verilmesi, antlaşma yaptığı zaman sözlerin yerine getirilmesi ve sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredilmesi gibi erdemlere işaret edilmekte ve bunlarla birlikte özellikle yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcanmasına dikkat çekilmektedir.
Sana ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir." (87/215), (2/215)
Nitekim "İnanan" insanlara Dünya'da elde ettikleri mal varlıkları ve zenginliklerden, öncelikle ebeveynlerine olmak üzere yakınlarına, yetimlere, fakirlere ve yolda bulunanlara vermeleri ve paylaşmaları önerilmektedir.
Yüce Allah bütün insanlara üzerinde düşünmeleri ve doğru yola ulaşabilmeleri için Ayetlerinde "yetimler" ile ilgili olarak bazı önerilerde ve uyarılarda bulunmaktadır.
Dünya ve ahiret hakkında, sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir. (87/220), (2/220)
İnsanlara yetim kalmış çocuklar ile ilgili olarak verilen en iyi öğüdün, onların iyi bir insan olarak yetiştirilmeleri olduğu bildirilmektedir. Bu amaçla yakınında veya çevresindeki "yetimleri" yetiştirmeleri, onları çaresiz ve yüzüstü bırakmamaları ve daha da iyisi olarak "onların "kardeşleri" olduklarını unutmadan onlarla "birlikte" yaşamalarının çok daha iyi (Hayırlı) olacağı bütün inanlara hatırlatılmaktadır.
Ayette yapılan önerilerde "yetimlerin" iyi yetiştirilmelerinin daha hayırlı olduğu bildirilmektedir. Buna göre insanlara eğer yetimler ile birlikte yaşanırsa onları "kardeşleri" olarak düşünerek "iyi" yetiştirilmelerini sağlamaları önerilmekte ve bu şekilde davranılmasının onlar ve kendileri açısından daha hayırlı olacağı açıklanmaktadır.
Öte yandan söz konusu öneriler çerçevesinde onların eğitimlerini sağlayarak iyi yetiştirilmeleri yanında sahip oldukları varlıklarının da iyi yönetilmeleri gerektiği anlaşılmaktadır. Örneğin yetimlerle birlikte yaşayan bir kimsenin yetimin çıkarlarına ve mallarına bir zarar vermeden bir gelir elde edebileceği, bu durumun onların ve kendileri açısından daha hayırlı olacağına işaret edildiği düşünülebilir.
Ancak onları iyi yetiştirmek bahanesi ile sahip oldukları şeylerden kendi çıkarları için yararlanarak yetimin çıkarlarına zarar verilmesi halinde Allah'ın yapılanlardan her an haberdar olduğu ve işleri bozanlar ile düzeltenleri bildiği özellikle hatırlatılmaktadır.
Böylece yetimlere daima dürüst ve onların haklarına zarar verilmeden davranılmasının "hayırlı" olacağı belirtilirken onlarla birlikte yaşamaktan kaçınan veya isteksiz olanlara Yüce Allah uyarılarda bulunmakta ve "dileseydi" insanları yetimlere bakmakla “yükümlü” tutmak ve onların varlıklarını yöneterek sağlanacak gelirlerinin paylaşılmasını yasaklamak suretiyle "zahmet ve meşakkate" sokmuş olacağını hatırlatmaktadır. Çünkü Allah güçlü ve hâkim olarak işleri bozanla düzelteni bildiğini insanlara ihtar etmekte ve davranışlarında dikkate almalarını önermektedir.
Öte yandan Hz.Muhammed döneminde Müslümanlara karşı açılan savaşlarda ele geçirilen savaş ganimetinin dağıtımı konusunda beşte dördünün savaşçılara, beşte birinin ise Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya ait olduğu ifade edilmektedir.
Eğer Allah'a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. (88/41), (8/41)
Bu dağıtım yapılırken Ayetlerde yer alan ve ganimetin "mülk" olarak Allah’a ait bulunduğuna dair olan hükümler çerçevesinde hareket edildiği anlaşılmaktadır. Buna göre Hz.Muhammed döneminde inanmayanların müminleri yıldırmak amacı ile çıkardıkları savaşlardan elde edilen "ganimetlerin" o sıradaki önemi nedeniyle gelecekteki çatışmalar dikkate alınarak mali açıdan "hazırlıklı" olunması amacına yönelik olduğu ve ele geçirilenlerin buna göre dağıtılmasının Hz.Muhammed'e bildirildiği görülmektedir.
Bu durum dikkate alındığında sonraki zamanlarda da iman etmiş toplumların savaş nedeniyle ele geçirdikleri malların bu Ayet çerçevesinde değerlendirilerek ne yapılacağına, nereye sarf edileceğine toplumun yönetimi kendilerine emanet edilen yöneticilerin karar vereceklerine işaret edildiği söylenebilir.
Bunun yanında savaşmadan elde edilen "ganimetin" veya diğer ülkeler halkından gelen "hediyelerin", savaş ganimetinin dağıtımında olduğu gibi olacağı, Peygamber tarafından yapılacağı, ona uyulmasının ve Allah'tan korkularak ona karşı gelinmemesinin gerektiği, çünkü Allah'ın cezalandırmasının (azabının) çetin olduğu bildirilmektedir. hatırlatılmaktadır.
Allah'ın, ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir, böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (101/7), (59/7)
Buna göre alınan hediyelerin Allah, Peygamber ve yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için olduğu, bu paylaşımın Peygamber tarafından yapılacağı, ona uyulmasının ve Allah'tan korkularak ona karşı gelinmemesinin gerektiği, çünkü Allah'ın cezalandırmasının (azabının) çetin olduğu hatırlatılmaktadır.
Yüce Allah bu uyarı ile Hz.Muhammed'e bu "ganimetlerde" yaşadıkları zorluklar nedeniyle yetimlerin ve yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılanların da haklarının olduğunu, bunların toplumda zengin olanlar arasında dolaşan bir servet haline gelmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, toplumun diğer kesimindeki insanların Hz.Muhammed (sonraki zamanlarda toplumun Yönetimi emanet edilen yöneticiler) tarafından ne kadar verilirse onu kabul etmeleri ve vermeyenleri istemekten kaçınmaları, böylece Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olmalarının gerektiği bildirilmektedir. Aksi halde Allah'ın azabının çetin olduğunun unutulmamasını ihtar edilmektedir.
Toplum düzeni açısından çok önemli diğer bir konu olarak yetimlerle evlenilmesi ve "malları" ile ilgili olarak ayrıca uyarılarda bulunulmakta ve bazı öğütler verilmektedir.
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır. (92/2), (4/2)
Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın, yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. (92/3), (4/3)
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. (92/5), (4/5)
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter. (92/6), (4/6)
Çeşitli nedenlerle çocukluk çağında babasını kaybeden yetimlere şefkat ve merhamet ile yaklaşılması tüm insanlara bildirilmekte ve bu konuya özel bir önem verilmektedir. Bu anlamda yetimler ile ilişkide bulunan "Yakınlarının" onların her türlü "Haklarına" en güzel niyetle yaklaşmaları "İhtar" edilmektedir.
Buna göre insanların "yetim kalmış" olan kız veya erkek çocuklarını evlat edinmek yoluyla veya sadece bakımını üstlenerek düzgün bir yaşama kavuşması için yanlarına alarak "yetiştirmelerinin" güzel ve toplum açısından çok faydalı bir davranış olduğuna işaret edilmekte ve yetimleri yetiştirmekte olanlara da yetimlerin mallarını veya haklarını onlar reşit oluncaya kadar en iyi şekilde "yöneterek" bir kayıp veya zarara uğramalarını önlemeleri ve bunun için onlara "söz vermeleri" özel olarak hatırlatılmakta ve istenmektedir.
Bu durumda yetimlere bakmakta olanlardan (velilerinden) onlara ait olan malların ve onlar adına kaydedilmiş hakların zamanı geldiğinde yetimlere vermeleri ve bu anlamda yetimlere verdikleri sözleri de mutlaka yerine getirmeleri istenmektedir. Ayrıca yetimlerin bakımını üstlenip onları yetiştiren "velilere", geçimlerini sağladıkları mallarını henüz reşit olmamış, akli durumu olgunlaşmamış veya yeterli olmayan yetimlere (aklı ermezlere) vermemeleri, o mallarla onları besleyip giydirmeleri ve onlara güzellikle davranmaları (güzel söz söyleyin) öğüt verilmektedir.
Bu nedenle yetimlerin durumunun "evlilik çağına" gelinceye (reşit oluncaya) kadar denenmesi, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görülmesi halinde hemen mallarını kendilerine verilmesi ve büyüyüp geri alacaklar diye o malların onları yetiştirenler tarafından "israf " ederek çabucak kendileri çıkarları için yememeleri önemle "ihtar" edilmektedir.
Yüce Allah zamanı geldiğinde yetimlere malları geri verilirken yanlarında "şahit" bulundurmalarını önermekte ve bu sırada yapılacak işlemlerin ve insanların taşıdıkları niyetlerinin "Kendisi" tarafından bilindiğine dikkat çekerek "Kendisinin" yapılacak yanlış ve kötülüklerin hesabının sormak için "yeterli" olduğunu açıklanmaktadır. Bu konuda esasen "zengin" olanlara, yetiştirmekte oldukları yetimler ile ilgili olarak gerek mallarını "yemeyerek", gerekse sırf hoşlandıkları için onlar üzerlerinde hak iddia edip "alıkoymak" veya onarla "evlenmek" gibi nefsani işlere kalkmayarak "ahlaklı ve iffetli" davranmaları, böylece yetimlere yapılan "iyi" işleri ve iyilikleri (temizi) onların mallarını vermeyip kendi mallarına katarak sanki kendi malı imiş gibi yiyerek "pislikle" değişmemeleri ihtar edilmekte çünkü bunun büyük bir günah olduğu bildirilmektedir.
Burada "velilerinin" yetimlerin mallarının onlara geri verileceğine dair verdikleri sözün yerine getirilmesinden sorumlu olduğu, "Verilen söz, sorumluluğu gerektirir" öğüdü ile hatırlatılmaktadır. Aslında yetimler dışında da diğer insanların haklarının yönetilmesi görevi verilmiş bulunanlar ve özellikle de toplumda yetimler ile ilgili işleri ve konuları yürütmekte olan "kamu kuruluşlarında" görev yapanlar ve genel anlamda her düzeydeki "toplum yöneticileri" tarafından bu ortam sona erinceye kadar yapılan bu "uyarı" ve "öğütleri" dikkate almalarının uyulması gereken çok önemli bir "sorumluluk" olduğu bildirilmektedir.
O dönemlerde Arap toplumunda insanların yetim kalanların bakımlarını üstlendikleri ancak bazılarının sonradan yetiştirdikleri "yetim kızlarla" evlendikleri anlaşılmaktadır. Bu durumda olanlara evlendiklerinde bu yetim kızların haklarına riayet edememekten kuşku duyulması halinde onlarla evlenmek yerine beğendikleri kadınlardan ikişer, üçer, dörder almaları önerilmektedir. Ancak birden fazla kadınla evlenildiğinde de aralarında haksızlık yapılmasından endişe edilirse bir tane almaları veya sahip oldukları ile yetinmelerinin gerektiği çünkü "adaletten" ayrılmamaları için en uygun olanın bu olduğu açıklanmaktadır.
Bu durumda erkeklere bakımını üstlendikleri ve “veli” olarak işlerini yürüttükleri “yetim kızlar” ile evlenilmesinin önerilmediği anlaşılmaktadır. Zira ne kadar iyi niyetle olursa oldun böyle bir uygulamanın toplum düzeni açısından zararlı olabileceği hatırlatılmakta ve bunun yerine (o zaman uygulanmakta olan geleneklere uygun olarak) dört kadına kadar evlilik yapmaları önerilmektedir. Ancak bu durumun da neden olacağı sorunlara dikkat çekilerek aslında bir kadınla evlenilmesinin daha doğru olduğu belirtilmektedir.
Öte yandan, yetimlerin yetiştirilmesini sağlayan "velinin" vefat etmesi ve "mirastan payı olmayan" yakınların, yetimlerin ve ailenin yardımcı olduğu yoksulların miras taksiminde hazır bulunmaları durumunda, geride kalan ve mirastan payı olan yakınlarının onları da mirastan faydalandırılmaları (rızıklandırın) ve onlara güzel söz söylemeleri öğüt verilmektedir.
Yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin. (92/8), (4/8)
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde diye korkacak olanlar korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler. (92/9), (4/9)
Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir. (92/10), (4/10)
Ölenin mirastan payı olan yakınlarının olmaması ve geriye sadece eli ermez, gücü yetmez çocuklar olarak bakmakta olduğu yetimler bırakması halinde miras ile ilgilenenlerin Allah'tan sakınmaları, doğru söz söylemeleri, yetimlere haksızlık etmekten "titreyerek" korkmaları ve onlara ait olanları noksansız olarak kendilerine vermeleri gerektiği ihtar edilmektedir. Burada Yüce Allah bir defa daha haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenlerin şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olduklarını, zaten onların alevlenmiş ateşe (Cehenneme) gireceklerini hatırlatmaktadır.
Nitekim miras hakları kendilerine verilmeyen ve nikâhlanmak ta istenmeyen yetim (ve öksüz) kızlara (kadınlara), mağdur çocuklara ve genel olarak bütün yetimlere “insaf" ile bakılmasının gerektiği hakkında Kur'an’da insanların "yüzüne karşı" okunan Ayetler bulunduğu hatırlatılmaktadır.
Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar, De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan ayetler. Şüphesiz Allah yaptığınız hayırları bilmektedir. (92/127), (4/127)
Ayetteki ifadeler ile, yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ya da genel olarak yetimlerin yanlarında onların "koruyucusu" veya "velisi" olarak bulunanlara, Allah'ın Kur'an Ayetlerinde birçok vesileler ile bildirdiği gibi, onlara karşı "adil" olmaları öğütlenmektedir.
Buna göre, özellikle "akrabalık" ilişkisi nedeniyle "koruyucusu" veya "velisi" olarak "yanlarında" bulunan yetim kadınlar ile “söz verilen” para veya mal hediyesini (mehirlerini) vermeden evlenmek isteyenlerin "Adil" davranmalarının gerektiği hatırlatılmaktadır. Aynı şekilde çaresiz kalan çocuklar ve "yetimler" ile olan ilişkilerde de adil olunması ve onların korunup gözetilmelerinin gerektiği bildirilmektedir. Böylece toplumda başkalarının yardım ve desteklerine ihtiyaç duyanların topluma kazandırılmasının önemine işaret edilmekte ve durumu uygun olanların bu gibi davranışta bulunmalarının bir şekilde onların görevi olduğu belirtilmektedir. Yüce Allah diğer Ayetlerde de belirttiği gibi, bu şekilde yapılan yardımları ve hayırları bilmekte olduğunu, buna göre yapılan yardım ve iyiliğin (hayırlar) mutlaka güzel bir "karşılığının" olacağını açıklamaktadır.
Kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirenlerin, ölüm sonrasındaki yeniden diriltilme ile ilgili olarak korkmalarına neden bulunmadığı, onların zerre kadar haksızlığa uğratılmayacakları, "üzülmeyecekleri", onların "Cennet Ehli" oldukları, Allah'ın onları o günün fenalığından esirgeyeceği, yüzlerine parlaklık, içlerine sevinç vereceği, koltuklar üzerinde etrafa bakacakları, kendilerine mühürlü halis ve içimi sonrasında misk kokusu olan ve “Cennette” Allah'a yakın olanların karışımı içecekleri bir kaynaktan (Tesnimden) olan bir içki sunulacağı belirtilmektedir. Allah, sabretmelerine karşılık onlara bir "lütfu" olarak, doğru yol üzerinde (hidayet) olduklarını hatırlatmakta ve "kurtuluşa" erenlerin de ancak "onlar" olduğunu bildirmektedir.
Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (98/8), (76/8)
Bu anlamda bütün insanlara yeryüzünde yaşarlarken, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak Ruhlarının "Elest" toplantısında Allah'ın bütün insanların "Rabbi" olduğunu kabul ederek Allah'a verdikleri "sözü" hatırlayıp yerine getirenlerin, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yediren, bunu Allah "Rızası" için yapan ve onlardan bir karşılık beklemeyenlerin ve çetin ve belalı bir günde Allah'ın azabına uğramaktan korkanların ölüm sonrasında sevinecekleri ödüllere ulaşabilecekleri hatırlatılmaktadır.
Görüldüğü gibi genel anlamda Dünya hayatı ve ölüm sonrasını (Ahiret) merak eden insanlar, Ayetlerde yapılan "açıklamalar" ile bu ortamlarda kendisi için “iyi” olanları düşünmeye ve ona göre davranmaya davet edilmektedir. Bu şekilde "Aklını" kullanarak ölüm sonrasını "düşünen" ve fikirler üreten insanın, Kur'an’ın diğer ayetleri ile birlikte elde ettiği bilgilerden de yararlanarak Allah'ın "iyiler" için vaat ettiği sonuçlara ulaşması mümkün bulunmaktadır. Bu nedenle insanın Ayetlerde belirtilenlerden yararlanarak yaşamını ve yaşam sonrasını sorgulamalı suretiyle, Allah'ı, Allah'ın "Yaratıcılığını" ve Ayetlerde açıklanan diğer tüm olayların nasıl tasarlanıp yürütüldüğünü anlamaya çalışması gerekmektedir. Buna göre Ayetlerde "İnsan Olmak" için belirtilen "erdemli" davranışlarda bulunmanın önemi açıklanmaktadır.
Ayetlerdeki ifadelere göre yetimler ile ilgili olarak belirtilen bu hususların (bu görevin) öncelikle imkanları uygun olan yakınlarının, değil ise Devlet'in yapması gerekmektedir. Zira, Toplum Yönetiminin (Devletin) bu tür sosyal dayanışma olarak nitelenen faaliyetleri, aynı zamanda insanlara verilen bu öğüdün yerine getirilmesini de sağlamaktadır.
Nitekim günümüzde toplum yönetimlerinin bu önemli konuyu bir düzene soktukları ve yetimlerin bakım ve yetiştirilmelerinin önemli ölçüde toplum yönetimi tarafından yürütüldüğü bilinmektedir. Bu nedenle kendilerinin aile içinde yetim kalanların bakımını ve yetiştirilmesini yürütemeyecek olanların bu konuda kurulmuş olan kurumlara destek olarak yetimlerin topluma kazandırılmalarına yardımcı olmaları onlar açısından aynı anlamda "güzel ve hayırlı" bir davranış olmaktadır. İnsanlığın sahip olduğu bilgi birikimleri ve yaşam tarzında sağladığı gelişmeler çerçevesinde Ayetlerde belirtilen ve aile içinde yetiştirilen yetimler ile sonradan evlenilmesinin eski toplumların gelenekleri arasında olduğu hatırlanarak bu yola gidilmemesinin gerektiği anlaşılmaktadır. Yapılan bu uyarıların mutlaka dikkate alınması ve uyulmasının "İnsan Olmak" için gereken nitelikler arasında bulunduğu unutulmamalıdır.
Veraset
Yüce Allah insanlara bu dünya yaşamında elde ettikleri dünya malını, ölümünden sonra geride kalanlara "uygun bir biçimde" belirleyip "vasiyet" ederek bırakmaları gerektiğini öğütlemektedir.
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur. (87/180), (2/180)
Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah işitir ve bilir. (87/181), (2/181)
Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan hem de esirgeyendir. (87/182), (2/182)
Bu durumda ölenin vasiyetini hazırlamasının Allah'a iman edenlerin (korkanlar) Allah'a karşı bir "borcu" olarak "mutlaka" yapılmasının ondan beklendiği belirtilmektedir. Bu nedenle Ayetlerdeki ifadelere göre çok önem verildiği belirtilen vasiyetin (son istek) kişinin ölümü sonrasında hatırlanarak kalanlar tarafından "bilinmesi ve uygulanabilmesi" için günün koşullarına uygun olarak "sözlü" veya "yazılı" olarak bekletilmesi ve saklanması gerekmektedir.
Buna göre insanlara ölüm geldiği zaman eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara "uygun bir biçimde" vasiyet edilmesi gerektiğine işaret edilmekte, böylece "sözle" veya "yazılı" olarak emanet edilen vasiyetin değiştirilmemesi gerektiği hatırlatılmakta, her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse kul hakkının zedelenmesi nedeniyle oluşacak "günahın" onu değiştirenlere olacağı ve Yüce Allah’ın şüphesiz her şeyi işittiği ve her şeyi bildiği hatırlatılarak bu konularda "Şeytan'a" uyarak nefislerine yenik düşmemeleri ihtar edilmektedir.
Buna karşılık, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe ederek mirasçıların aralarını bulanlara ise günah olmadığı özel bir durum olarak açıklanmakta ve Allah'ın "şüphesiz" çok bağışlayan hem de esirgeyen olduğuna dikkat çekilmektedir.
Dünya yaşamında elde edilen malın bunun için çalışan ve hak eden tarafından dilediği gibi kalanlara verilmesinin onun en doğal hakkı olduğu ve kalan mirasın anneye, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmesinin de Allah'tan korkanlar üzerine mutlaka yapılması gereken bir "borç" olduğu belirtilmektedir. Buna göre ölenin "kişisel tercihini" ve "son isteğini" ifade eden "vasiyetin" önemine işaret edilmektedir. Bu "nedenle ölenin "kişisel tercihin" değiştirilmemesi gerektiği bildirilerek vasiyeti değiştirenlerin büyük bir günah işledikleri ve bundan dolayı "sorumlu" olacakları (vebal altında olacakları) ihtar etmektedir.
Yüce Allah insanlara vasiyet yaparken ana, baba ve akrabanın bıraktıklarından erkeklere ve kadınlara bir pay bulunduğunu bildirmekte ve varisler olarak bunlara azından veya çoğundan belli bir hisse ayrıldığını açıklamaktadır.
Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır. (92/7), (4/7)
Yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin. (92/8), (4/8)
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde diye korkacak olanlar korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler. (92/9), (4/9)
Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir. (92/10), (4/10)
Mirasın paylaşılması sırasında hazır bulunan ve "mirastan payı olmayan" diğer yakınların, yetimlerin ve ailenin yardımcı olduğu yoksulların miras taksiminde hazır bulunmaları durumunda, geride kalan ve mirastan payı olan yakınlarının onları da mirastan yararlandırılmaları (rızıklandırın) ve onlara güzel söz söylemeleri öğüt verilmektedir.
Ölenin mirastan payı olan yakınlarının olmaması ve geriye sadece eli ermez, gücü yetmez çocuklar olarak bakmakta olduğu yetimler bırakması halinde miras ile ilgilenenlerin Allah'tan sakınmaları, doğru söz söylemeleri, yetimlere haksızlık etmekten "titreyerek" korkmaları ve onlara ait olanları noksansız olarak kendilerine vermeleri gerektiği ihtar edilmektedir. Aksi halde "haksızlıkla" yetimlerin mallarını yiyenlerin şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olacakları ve ölümleri sonrasındaki yaşamlarında azap görecekleri (alevlenmiş ateşe girecekleri) bildirilmektedir.
Yüce Allah Ayetlerinde ölenin bırakacağı mirasın paylaşılmasında dikkat edilmesi ve uyulması gereken hususları da açıkça bildirmektedir. Buna göre Ölen erkek ve kadın eşlerin yapacakları vasiyetten ve varsa borçların ödenmesinden sonra kalan mirasın hayatta kalan kadı ve erkek eşler açısından, ayrıca anne ve babaların ve kardeşlerin durumları da dikkate alınarak nasıl gerçekleştirileceği Ayetlerde oransal olarak açıklanmaktadır.
Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli emreder. İkiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. (92/11), (4/11)
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir.
Çocuğunuz yoksa, sizin de yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, ana-babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızındır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, halimdir. (92/12), (4/12)
Ayetlerde belirtilen mirasın paylaşılması ile ilgili hükümler kapsamında babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkında ayrıca açıklama yapılmaktadır.
Senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kız kardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kız kardeşler iki tane olursa bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir. (92/176), (4/176)
Yüce Allah Ayetinde mirasçı olan çocuklar hakkında erkeğin kadının payının iki misli pay alacağını bildirmektedir (emreder). Bu hüküm mirasın paylaşımında gerekli bulunan durumlarda aynı derecedeki mirasçı kadınlara erkeklere nispetle yarı hisse verilmesinin gerektiğini göstermektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığının tefsirinde bunun sebebinin kadınların ikinci sınıf insan olarak kabul edilmelerinden veya haklarının eksiltilmesinden değil fakat nimet-külfet dengesi zaruretinden kaynaklandığı belirtilmekte ve "dini yükümlülükler bütününün nimet-külfet dengesi gibi unsurlar göz önüne alınarak bakıldığında" bu dağıtım şekli adalet ve hakkaniyete daha uygun olarak yorumlanmaktadır.
Buna göre Hz.Muhammed zamanındaki Arap toplumlarında toplumsal malî yükümlülükler ile birlikte evin bütün yönetiminin ve geçiminin erkekler tarafından yürütüldüğü dikkate alınarak aile yapısı ve kamu yararı açısından bir denge kurulduğuna işaret edilmektedir.
Nisâ Suresi 11-12. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
Bazı tefsir ve yayınlarda da yapılan bu düzenlemenin genel anlamda Hz.Muhammed zamanındaki Arap toplumlarında nereneyse hemen hiç dikkate alınmayan ve toplumda bir yeri olmayan kadınlara özel haklar verilmesine, durumlarının düzeltilmesine ve birey olarak tanınmasına yol açtığı belirtilmektedir.
Nisa suresi | Nisa oku Nisa arapça türkçe (kuran.gen.tr)
İslamoğlu Tef. Ders. NÎSA SURESİ (001-014) (29) | KURAN MEAL TEFSİR (DERLEME) (wordpress.com)
Kur'an-ı Kerim'in Yüce Meali ve Çağdaş Tefsiri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No: 145
Bu durum geçmiş olan veya henüz yeterli bilgi düzeyine ulaşamamış toplumlar açısından yadsınamaz bir gerçek olmakla birlikte, insanlığın "Akıl" kullanarak ulaştığı bilgi birikimi sayesinde evin yönetimi ve geçiminin artık kadınlar tarafından da eşit oranda yürütüldüğü gerçeğinin giderek yaygınlaşmakta olduğu düşünüldüğünde, Yüce Allah'ın "Halifesi" olarak yeryüzüne gönderdiği ve böylece O'nun adına iş yapmasına "izin" verdiği "Akıllı" insanların toplum düzeni açısından amaçlanan dengeyi (hakkaniyeti) sağlayacak çözümler getirebileceğini de dikkate almak gerekmektedir.
Bu Ayetlerde ölenden kalan mirasın paylaşımına dair hisse oranlarının çocuklar, eşler, anne, baba ve kardeşler ile ilgili olarak yaklaşık "onyedi" farklı duruma işaret edildiği görülmektedir.

Ayetlerdeki ifadelerden Mirasın paylaşımında öncelikle “Ashab-ül Ferâiz” denilen ve "Asıl Pay Sahipleri" olarak tanımlanan mirasçılara belirlenen hisseleri kadar pay verildiği bundan sonra kalan mirasın "Asabe" denilen mirasçılara dağıtıldığı anlaşılmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde Ashab-ül Ferâiz (Asıl Pay Sahipleri) olarak ölenin eşleri, çocukları, annesi, babası ve kardeşleri belirtilmekte ve miras bırakana erkek vasıtasıyla bağlı bulunan (baba tarafından en yakın akrabalardan oluşan) diğer mirasçılar ise Asabe olarak tanımlamaktadır.
Ayrıca mirasın paylaştırılmasında Ashab-ül Ferâiz ile sonra gelen Asabe mirasçıların ölene olan yakınlık derecelerine ve sayılarına göre ortaya çıkması mümkün olabilecek çeşitli durumların "Kırk Hal" olarak belirlendiği açıklanmaktadır.
ASHÂBÜ’l-FERÂİZ - TDV İslâm Ansiklopedisi
ASABE - TDV İslâm Ansiklopedisi
Tabloda Ayetlerdeki ifadelere göre “Asıl Pay Sahipleri” ve “Asabe” olan mirasçılara verilecek payların dağılımı örnek olarak belirtilmektedir. Ashab-ül Ferâiz paylarının dağılımı ölene olan yakınlık derecelerine ve sayılarına göre belirtilmekte, onlardan arta kalan miras payları ise topluca “Asabeye Kalan” olarak gösterilmektedir.
Bu durumda genel anlamda "Asabe" mirasçılarına "Asıl Pay Sahiplerine" dağıtılan mirastan kalanların dağıtılacağı, ancak “bazı durumlarda” Asıl Pay Sahiplerinin de Asabe mirasçısı olabilecekleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Asabe olarak kimlerin ne oranda mirastan pay alacakları ise ölene olan yakınlık derecelerine ve sayılarına göre ortaya çıkması mümkün olabilecek çeşitli durumlara (Kırk Hale) bağlı olarak belirlenebilecektir.
Buna göre çok çeşitli “Hale” göre belirlenen Asabe yoluyla mirasçı olunması hakkında İslam bilim insanları ve mezhepler tarafından çok detaylı incelemelerin yapıldığı ve çözümlerin üretildiği görülmektedir. Nitekim bu konuda İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı 2011 tarihli ve "İslâm Hukukunda Asabe Yoluyla Mirasçılık" başlıklı Doktora tezinde Asabe olarak tanımlanan mirasçıların tanımı ve anlamı konusunda yorumcular (fakihler) arasında görüş birliği sağlanan bir tanım bulunmadığı ayrıntılı bir şekilde belirtilmektedir.
Microsoft Word - abdurrahman yazici.doc
Ayrıca Doç.Dr.Aparslan Alkış’ı yazdığı İslam Hukukunda Miras Hisselerin Şer’i Dayanakları başlıklı makalede "Asıl Pay Sahiplerine" dağıtılan mirastan kalanların "Asabe" olarak belirtilen mirasçılara “nasıl” dağıtılacağı, bazı durumlarda Asıl Pay Sahiplerinin de Asabe mirasçısı olabilecekleri açıklanmaktadır.
Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı tefsirinde de açıklamalar bulunmaktadır.
Nisâ Suresi 11-12. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
Ayetlerdeki açıklamalar dikkate alındığında mirasın dağıtımı ile ilgili olarak bazı "sınırlamalara" işaret edildiği görülmektedir. Bu sınırlamalar üzerinden mirasın paylaşılmasında mirasçıların ölenle olan yakınlık derecesi ve sayıları nedeniyle her olayın sadece o olaya "özel" çözümleneceği anlaşılmaktadır.
Nitekim mirasın paylaşımı dair olan Ayetlerde yer alan sınırlandırmaların "Allah'ın Sınırları" olduğu belirtilerek kim bu sınırlara uyarak Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah’ın onu zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağı, onların orada devamlı kalıcı olacakları ve bunun "büyük kurtuluş" olduğu açıklanmaktadır. Buna karşılık kim bu hükümlere uymayarak Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa onu devamlı kalacağı bir ateşe sokacağını ve onun için alçaltıcı bir azap bulunduğunu bildirmektedir.
Bunlar, Allah'ın sınırlardır, kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar, işte büyük kurtuluş budur. (92/13), (4/13)
Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. (92/14), (4/14)
Ayetlerdeki paylaşıma dair olan hükümlerin, mirasın paylaşılmasında mirasçıların ölenle olan yakınlık derecesi ile sayıları dikkate alınarak ve belirtilen sınırlamalar üzerinden yürütülmesini gerektirmesi nedeniyle, her olayın sadece o olaya "özel" olarak çözümlenmesi gerekmektedir.
Söz konusu Ayetlerde yer alan bu “özel” açıklamaların öncelikle Hz.Muhammed'in gönderildiği toplum olmak üzere kadını yok sayan bütün toplumlara bu anlayışlarını düzeltmeleri için uyulması gereken “hükümler" olarak bildirildiği düşünülebilir.
Ancak Ayetlerdeki açıklamaların karşılaşılması muhtemel "bütün" durumlar için "kesin" ve “açık” çözümler vermediği ve anlaşılmaktadır. Bu durum nedeniyle genel olarak tefsirlerde vasiyet ve mirasın paylaşılması konularında ayrıntılı bilgi verilmesinde zorluklar yaşandığı görülmektedir.
Bazı tefsirlerdeki yorumlarda olayın okuyucunun anlayışına sunulduğu veya Ayetlerde belirtilen konularda belli bir ihtisası olmayan okuyucunun anlayışı dikkate alınarak ayrıntılara girilmediği belirtilmekte, bazılarında da yapılan açıklamaların Ayetlerde belirtilenlerin tümünü tam olarak kapsamadığı yani Ayetlerin karşılaşılması muhtemel "bütün" durumlar için "kesin" çözümler vermediğine işaret edilmektedir.
Öte yandan Bazı tefsirlerdeki yorumlarda ise çok fazla ayrıntıya yer verilmekte ve bu durumun sonucu olarak tefsirlerde yapılan yorumlarda açık ve anlaşılır olmayan hatta birbirlerine uymayan bilgilerin yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle Ayetlerde yapılan “önerilerin” bu konularda karar verecek olan "ehil" insanlar tarafından yorumlanmalarının gerektiği ve beklendiği anlaşılmaktadır.
Nisa suresi | Nisa oku Nisa arapça türkçe (kuran.gen.tr)
Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri - Nisa Suresi (tahavi.com)
Nisâ Suresi 11-12. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
İslamoğlu Tef. Ders. NÎSA SURESİ (001-014) (29) | KURAN MEAL TEFSİR (DERLEME) (wordpress.com)
Süleyman Ateş, Kur'an-ı Kerim'in Yüce Meali ve Çağdaş Tefsiri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No: 145
Nitekim uygulamada Ayetlerdeki açıklamaların karşılaşılan her türlü duruma "uyarlanmasının" bu konularda uzman olanlar (aklı selim ve ehil insanlar) tarafından ve "kıyasen" sonuçlandırıldığı görülmektedir. Bu nedenle "Müslüman" toplumlarda miras ve vasiyet ile ilgili Ayetlerin karşılaşılan çeşitli durumlara "uyarlanması" bu konularda "uzman" olduklarına inanılan Kur'an'ı anlamada ilerlemiş, uzmanlaşmış ve haksızlıkları düzeltebilecek düzeye erişmiş olan "alim" insanlar tarafından Ayetlerdeki hükümlere ve mensup oldukları “mezhebin” uygulamalarına göre yapılmaktadır.
Geçmiş dönemlerdeki insan toplumlarında bu tür konuların bilgi birikimindeki gelişmelere göre ve alışkanlıklar ve gelenekler çerçevesinde çözümler üretildiği tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır.
Öte yandan Ayetlerde mirasın paylaştırılması gibi “özel” hükümler yanında toplum genelinde uygulanması ve uyulması gereken hususlar arasında sayılabilecek “genel” hükümler de bulunmaktadır.
Söz konusu “genel” hükümler kapsamında Yüce Allah öncelikle mirasın ancak ölenin "borçlarının" ödenmesinden ve "vasiyetinin" yerine getirilmesinden sonra mirasçılara paylaştırılacağına dikkat çekmektedir. Nitekim bu Ayetler ile "bağlantılı" ve "ilişkili" olan diğer Ayetlerde de “ilk olarak” ölenin borçlarının ödenmesinin ve yapacağı "vasiyetin" uygulanmasının gerektiğine işaret edilmektedir.
Bu durumda Yüce Yaratan'ın "ilk olarak" kişinin "vasiyetinin" uygulanmasını önerdiği görülmektedir.
Mirasın ölenin borçlarının ödenmesi ve vasiyetinin yerine getirilmesini takiben paylaştırılması ile ilgili olarak Ayetlerde belirtilen hükümlerin hemen tamamında Hz.Muhammed zamanındaki Arap toplumunda neredeyse hiç dikkate alınmayan ve toplumda bir yeri olmayan kadınlara özel haklar verildiği ve evin bütün yönetiminin ve geçiminin erkekler tarafından yürütüldüğüne işaret edilerek Ayetlerle bu durumun düzeltilmesine ve kadınların da birey olarak tanınmasına olanak sağlandığı anlaşılmaktadır.
Nitekim Ayetlerdeki ifadelerde, insanların ölüm gelmeden önce sahip oldukları varlıklarını ölümleri sonrasında kime (dilediklerine) bırakacaklarını ve varlıkların nasıl yönetileceğini, kalan insanlar arasında herhangi bir sorun yaşanmaması için, "vasiyet" ederek bildirmelerinin gerekli olduğuna işaret edilmektedir.
Ayrıca vasiyetin "son ana" bırakılmadan hazırlanmasının beklenmedik imkânsızlık ve olumsuzluklarla karşılaşılmaması için daha uygun olduğu ve insanın "son arzusu" olan vasiyetinin yerine getirilmesinin kalanlar açısından uyulması gereken bir "görev" olduğu da hatırlatılmaktadır.
Bu konuda Kur'an Araştırmaları Grubunun yayımladığı Kur'an’daki Din adlı araştırmada bu duruma işaret edilmektedir.
“Kuran’a göre mal, para vb. nin paylaşımında önceliğin vasiyette ve borçların ödenmesinde olduğunun” "Kuran’a göre önce vasiyet ve borçlar halledilir. 5-Maide suresi 106. ayette ve 2-Bakara Suresi 180. ayette vasiyet yapılmasının söylendiğini görebiliriz. 4-Nisa Suresi 11. ve 12. ayetlerde, tavsiye edilen paylaşma anlatılırken, bu paylaşmanın “vasiyet ve borçların halledilmesinden sonra” olduğu söylenir."
Uydurulan Din ve Kur'andaki Din İstanbul Yayınevi 2016
Aynı konuda Elmalılı tefsirinde de açıklamalar yer almaktadır.
"Mirasın vasiyetten sonra olması, borcun da vasiyetten sonra zikredilmesi, gösterir ki, öncelik sırasına göre başlayan tertip; önce borç, ikinci olarak vasiyyet, üçüncü olarak mirastır."
KUR'AN-I KERİM,ELMALILI TEFSİRİ: NISA SURESİ (kuranikerim.com)
Öte yandan Diyanet işleri Başkanlığı tefsirinde mirasın (tereke) ancak üçte biri oranında vasiyet edilebileceği açıklanmaktadır.
“Hadisler ve icmâ, vasiyeti mirasın üçte biri ile sınırlamış, vârislere vasiyet yoluyla mal bırakmayı da yasaklamıştır. Terikenin üçte ikisi vârislerin mahfuz hisseleridir. Mûris (miras bırakan), malının üçte birinden fazlasını yabancılara (vâris olmayanlara) veya bir hayır kurumuna vasiyet etmiş olsa bile –vârisler razı olmadıkça– bu vasiyetin üçte biri aşan miktarı geçerli değildir.”
Nisâ Suresi 11-12. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
Bu görüşe Elmalılı tefsirinde de yer verilmektedir. Tefsirde vasiyetin önemi "Mirasın vasiyetten sonra olması, borcun da vasiyetten sonra zikredilmesi, gösterir ki, öncelik sırasına göre başlayan tertip; önce borç, ikinci olarak vasiyet, üçüncü olarak mirastır" şeklinde ifade edilmekle birlikte, Hz.Muhammed’in açıklaması ile vasiyet edebilecek miktarın mirasın üçte birinden fazla olmamak ve varislerinden birine olmamak üzere yapılabileceği bildirilmektedir.
KUR'AN-I KERİM,ELMALILI TEFSİRİ: NISA SURESİ
Bu durumun bir başka Ayette yer alan ve vasiyetin “uygun bir biçimde” yapılmasını öneren ifadelerin “üçte birinden çok olmayacak şekilde vasiyet etmek” olarak yorumlanmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur. (87/180), (2/180)
Ancak Ayetlerde kime ne kadar miras bırakılacağını anlatan ayetlerde mirasın ölenin yapacağı vasiyetten ve borçtan sonra paylaştırılacağı defalarca bildirilmektedir. Bu durumda Kuran’a göre mal dağıtımının önce vasiyette belirtildiği” şekilde yapılması, borçların ödenmesi ve sonra arta kalanların Ayette açıklandığı gibi dağıtılması çok açık bir şekilde önerilmekte ve ifade edilmektedir. Kur’an’da yapılacak vasiyetin “sınırlandırıldığına” dair açık başka bir hüküm bulunmamaktadır.
Bir diğer “genel” hüküm olarak bütün insanlara toplumdaki erkek ve kadın olarak herkesin kazandıklarının onların "nasipleri" olduğu, bu nasiplerin anne ve babalarına "varis" olmalarından da gelebileceği, yani sahip olduklarının anne ve babalarından kalanlar nedeniyle onlara "nasip" olabileceği belirtilerek vasiyet yaparken veya mirasın paylaştırılmasını yürütürken bunlara ve "anlaşma yapılarak" veya "yeminler" ile bağlanılan kimselere de "paylarının" verilmesi gerektiği bildirilmektedir.
Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir. (92/32), (4/32)
Her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir. (92/33), (4/33)
Buna göre bütün insanlara gerek fert ve gerekse toplum olarak diğer insanların sahip oldukları nedeniyle onları varlık ve zenginlik yönünden "üstün" kılan şeyleri hasretle (haset ederek) ve imrenerek arzu etmemeleri ve bu yüzden vasiyet yaparken veya mirasın paylaştırılmasını yürütürken erkek veya kadın herkesin ana, baba ve akrabanın bıraktıklarına varisler kılındığı ve mirasın paylaşılmasında bunların “varlıklı” olmaları nedeniyle mirasın dışında bırakılmamaları ve “haklarının” verilmesi önerilmektedir.
Nitekim Ayetlerde toplumdaki erkek ve kadın olarak herkesin kazandıklarının onların "nasipleri" olduğu, bu nasiplerin anne ve babalarına "varis" olmalarından da gelebileceği, yani sahip olduklarının anne ve babalarından kalanlar nedeniyle onlara "nasip" olabileceği belirtilmekte ve bütün insanlar, gerek fert ve gerekse toplum olarak diğer insanların sahip oldukları nedeniyle onları varlık ve zenginlik yönünden "üstün" kılan şeyleri hasretle ve imrenerek arzu etmemeleri gerektiği hatırlatılmakta ve böylece "büyük" günahlara girmemeleri için uyarılmaktadır.
Ayrıca evlat veya kardeş edinme veya vasiyet yoluyla miras bırakma olarak açıklanabilecek olan ve "yeminler ile bağlanılan” olarak değinilen kimselere de "paylarının" verilmesi gerektiği bildirilmektedir. Çünkü mirasın paylaştırılmasında yapılan işlemler ile ilgili olarak Allah’ın her şeyi "görmekte" olduğu hatırlatılmaktadır.
Yüce Allah ölenin yaptığı vasiyet doğrultusunda "isteklerinin" yerine getirilmesinin önemine işaret ederek vasiyetin "değişikliğe" uğramasından endişe edilmemesi için bir kimseye "ölüm hali" gelip çatınca vasiyet etmesi ve çevresinden (aranızdan) iki "adalet sahibi" kişinin yapılan vasiyete "şahit" olması gerektiğini bildirmektedir.
Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin. Yahut seferde iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan, başka iki kişi. Eğer şüpheye düşerseniz o iki şahidi namazdan sonra alıkor, "Bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi satın almayacağız, akraba da olsa; Allah şahitliği gizlemeyeceğiz, bu takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz" diye Allah üzerine yemin ettirirsiniz. (112/106), (5/106)
Bu şahitlerin bir günah kazandıkları anlaşılırsa, haklarına tecavüz ettiği ölüye daha yakın olan iki kişi onların yerini alır ve "Andolsun ki bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha gerçektir ve biz tecavüz etmedik, aksi takdirde biz, elbette zalimlerden oluruz" diye Allah'a yemin ederler. (112/107), (5/107)
Bu şahitliği gerektiği şekilde yapmaya yahut yeminlerinden sonra, yeminlerin reddedilmesinden korkmalarına daha uygundur. Allah'tan korkun ve dinleyin.
Allah, yoldan çıkmışlar topluluğuna rehberlik etmez. (112/108), (5/108)
Buna göre insanların ölüm gerçekleşmeden önce yapacakları vasiyetin eksiksiz ve ölenin niyet ve istekleri doğrultusunda yerine getirilmesi için "vasiyetin" mutlaka yanında bulunan "iki şahidin", şayet kişiye “seferde” iken ölüm hali gelir ise yakını veya akrabası olmasa da “orada bulunan" şahitlerin varlığında (huzurunda) yapılması gerektiğine işaret edilmektedir. Bunun yanında işittikleri vasiyeti doğru anlayıp anlamadıkları ölenin son arzusunun yerine getirilmesi açısından önemli olduğundan bir nedenle şahitlerin doğru ve dürüstçe şahitlik yapacaklarından şüpheye düşülmesi halinde, ölenin yakınlarının namazdan (cenaze namazından) sonra o iki şahidi alıkoyarak bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi satın almayacaklarına, akraba da olsa Allah için yaptıkları şahitliği kimseden gizlemeyeceklerine, aksi takdirde elbette günahkârlardan olacaklarına dair Allah üzerine yemin ettirmeleri önerilmektedir.
Ettikleri yemine rağmen vasiyetin yürütülmesinde sonradan gelişen olaylar nedeniyle bu şahitlerin "yalan söyleyerek" günaha girdikleri anlaşılırsa, yalancı şahitlik nedeniyle haklarına tecavüz edildiği anlaşılan ve "ölüye daha yakın" olan mirasçılardan iki kişinin, "Ant olsun ki bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha gerçektir ve biz tecavüz etmedik, aksi takdirde biz elbette zalimlerden oluruz" diye Allah'a yemin ederek yalancı şahitlerin yerini almalarının gerektiği açıklanmakta ve bu sayede mirasçıların yeminlerine uymayan şahitlerin haklarına tecavüze neden olmalarının önlendiğinden "emin" olacaklarına işaret edilmektedir. Böylece mirasçılar tarafından reddedilmesinden korkmamaları için, ölüye yakın olanların vasiyeti gerektiği şekilde (ölenin son arzusuna göre) yapacaklarına dair yemin etmelerinin daha uygun olduğu bildirilmektedir. Yüce Allah bu öğüdü ile iman edenlere yoldan çıkmışlara yardımcı olmadığını (rehberlik etmediğini) hatırlatmakta, ancak haklarının korunması ve haklarına tecavüz edilmemesi için daima "uyanık" olmaları gerektiğine de dikkat çekmektedir.
Ayetlerde vasiyete şahit olacakların iki kişi olduğu belirtilmekte ancak “Boşanma ve Mehir" ve "Borç Alacak İlişkileri" bölümlerinde açıklandığı gibi, şahitlerin erkek veya kadın olmaları ve sayıları konusunda açıklama yapılmamaktadır.
Bu bilgilere göre diğer Ayetlerde olduğu gibi veraset, vasiyet ve miras paylaşımı konularındaki Ayetler değerlendirilirken ve öneriler yorumlanırken insanlığın "Akıl" kullanarak ulaştığı bilgi birikiminin de dikkate alınmasının gerektiği düşünülebilir. Zira bu Ayetlerin indirildiği zamandaki ve yerde kadını yok sayan uygulamaların düzeltilmesi için "kesin hüküm" niteliğinde bildirildiği anlaşılmaktadır. Bu anlamda Ayetlerdeki önerilerin insanların "Akıl" kullanmadaki becerilerinin ve sahip oldukları "bilgi birikimi" düzeyinin gelişmesinde önemli rol oynadığı da kesindir.
Ancak sonraki dönemlerde bütün insan toplumlarında bireylerinin ulaştığı "Akıl" kullanmadaki becerilerinin ve sahip oldukları "bilgi birikiminin" bu konularda "Adaletin" ve "Hakkın" gerçekleştirilmesini daha ileri düzeylere ulaştırabileceği söylenebilir. Zira Yüce Allah, Ayetlerini anlamaları için "Kendi Lütfu" olduğunu bildirdiği "Akıl" unsurunu "kullanmalarını" ve her konuda "Kendi Halifesi" olarak davranmalarını bütün insanlardan beklemektedir. Buna göre örneğin toplum hayatında yer alan ve toplum düzenini sağlayan kurumlarda olduğu gibi, "evin" yönetimi ve geçiminin sağlanmasında artık "kadınların" eşit oranda veya daha fazla rol aldıkları, gelecek zamanlarda da insanların "Akıl" kullanmalarında üst düzeylere ulaşmaları ile buna benzer çok köklü değişimlerin yaşanabileceği unutulmamalıdır. Nitekim, eğitim ve anlayış kabiliyetinin üst düzeylere eriştiği toplumlarda, kadınların "hatırlamakta güçlük çekmeleri" düzeyini "aşmış" olmaları nedeniyle, bu konulardaki kuralların belirlenmesinde vasiyet konusundaki Ayetlerde belirtilen "iki şahidin varlığı" şartına uyulmasının gerektiği ancak mutlaka bir erkek ile iki kadın şeklindeki şahitlik yapılmasına gerek kalmadığı söylenebilir.
Nitekim “İnsan” toplumları akıl yürüterek ve bilgilerini biriktirerek daha "olgun" düzeylere erişmeleri sonucunda çıkardıkları "Kanunlar" ile, Ayetlerde belirtilen konulardaki düzenlemelerden yararlanmışlar ve onlardan beklenen "Hak" ve Adalet" duygularını daha ileri düzeylere çıkarmışlardır. Bu anlamda İnsanlığın "Akıl" kullanarak ulaştığı bilgi birikimi ile geliştirdiği toplum kuralları ve yönetim kuralları çerçevesinde "Miras" konusunda da "adil" çözümler getirilmeye çalışılmaktadır.
Kur'an Ayetlerinde belirtilen diğer bazı "yoruma açık" konularda (Müteşabih Ayetler) olduğu gibi, bu konuda da uygulanacak olan kuralların belirlenmesinde (Kanunlar Yapılmasında), Ayetlerde "o zamana" ait koşulların "iyileştirilmesi" açısından belirtilen "önerilerin" zamanla ulaşılan "bilgi birikimleri" ve diğer Ayet hükümleri ile olan bağlantıları dikkate alınarak ve onlarla birlikte değerlendirilmelerinde fayda bulunmaktadır.
Nitekim insanlığın günümüzde ve sonraki dönemlerde de sahip olduğu bilgi birikimleri çerçevesinde kamu düzenine zarar vermemek üzere vasiyetin şekil şartları ve ölenin geride bıraktığı yakın akrabaların bazı "haklarının" korunması amacı ile bazı toplumlarda kamu yönetimi kendilerine emanet edilen "yönetimlerce" bir takım düzenleyici "kurallar" oluşturulduğu bilinmektedir.
Günümüzde bu konularda uygulama birliğinin sağlanmasının toplum düzeninde önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu nedenle Ülkemiz de dahil olmak üzere miras ve vasiyet ile ilgili konular sadece “uzman” veya “alim” olarak kabul edilenlerin kararlarına ve yorumlarına bırakılmamakta ancak onların görüşlerinin de alınması suretiyle çıkarılan yasalara göre uygulamalar yapılmaktadır.
Buna göre insanların sahip oldukları ve daha sonraki dönemlerde elde edecekleri bilgi ve deneyimlerinin sürekli olarak gelişmesi sayesinde “Bilgi Birikimi Düzeylerinin” çok daha üst düzeylere erişmesine uygun olarak söz konusu Ayetlerin hükümlerini çok daha “doğru” ve “beklendiği” şekilde “anlayabilecekleri” ve oluşturacakları kurallar ve yasalarla Ayetlerin amacına tamamen uygun olarak çok daha “açık” ve “anlaşılır” çözümler getirebilecekleri söylenebilir.
Sonuç olarak Ayetlerde inananların anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmeleri gerektiği, (Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.) ve payların vasiyetten ve borçlardan sonra geldiği açıkça bildirilmektedir. Ancak vasiyet, miras ve mirasın paylaşımı konularında mezhepler arasında tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Nitekim Ülkemizdeki uygulamalar Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan yorumlar ve açıklamalar çoğunluğun tabi olduğu Hanefi Mezhebi öğretileri ve görüşlerine göre derlenmiş bulunmakta ve yürütülmektedir.
Kölelik
İnsanlığın bu ortamdaki var oluşunun ilk zamanlarından itibaren geçirdiği "evrim" sürecinde "iç Güdülere" dayalı olarak "güçlülerin" her konuda "zayıflar" üzerinde hakimiyet kurması şeklinde ortaya çıkan "bireysel" davranışlarda bulunduğu ve bu durumun "Kölelik" olarak tanımlanan sosyal yapının "kaynağı" olduğu söylenebilir.
Nitekim "Kölelik" uygulamasının ilk uygarlıkların ortaya çıktığı zamanlarda yerleşik bir kurum olarak "kurumsallaştığı" MÖ 4000'e kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Mezopotamya'daki Sümer Uygarlığının kalıntılarından ve yaklaşık MÖ 1750 yılında Mezopotamya Hammurabi Kanunnamesi gibi tarihi belgelerden anlaşılmaktadır.
Buna göre güçlü insanlara her türlü işlerinde ve ihtiyaçlarının karşılanmasında adeta bir "üretim" veya "tatmin" aracı" olarak hizmet veren "Köleliğin" Hz.Muhammed'in Kur'an Ayetlerini bütün insanlara iletmeye başladığı zamanlarda içinde bulunduğu toplumda da bir "Sosyal Sınıf" olarak var olduğu ve kölelerin "güçlü" insanların alınıp satılabilen bir "malı" sayıldığı anlaşılmaktadır.
Aslında bu durum günümüzde de geçmişteki uygulamalara göre içerik ve uygulama yöntemlerinde şekil değiştirilerek hemen bütün toplumlarda sürdürülmektedir. İnsanlık açısından son derece aşağılayıcı olan bu durumun tamamen ortadan kaldırılması için Ülkeler ve Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tek tek ve birlikte çalışmalar yapılmakta ve gayret sarf edilmektedir.
Ancak bu çabaların sonuçlanmasının, insanların "nefislerine" olan düşkünlüklerinin henüz denetlenebilir bir düzeye ulaşamamış olması yüzünden, daha çok uzun bir zaman alacağı görülmektedir.
Kur’an Ayetlerinde Hz.Muhammed'in içinde yaşadığı toplumun çoğunluğu tarafından uygulanmakta olan kölelik kurumunda kadın ve erkek köleler ile ilgili öğüt ve öneriler yer almaktadır. Buna göre Kur'an Ayetlerinde yer alan ifadelerden halen tam olarak ortadan kaldırılamamış olan "Kölelik" yapısının belli kural ve koşullar getirilerek “düzeltilmesinin” amaçlandığı söylenebilir.
Örneğin Ayetlerde Arap toplumunda "Cariye" olarak tanımlan "Kadın" kölelere "sahip" olanların (erkeklerin) onları "İstedikleri" işlerde çalıştırabildikleri gibi eski Arap toplumunun bir "geleneği" olarak cinsel anlamda da onlardan yararlanmak hakkına sahip oldukları görülmektedir.
"İslâmiyet’in ortaya çıktığı sıralarda Arap yarımadasında ve Mekke’de de kölelik yaygındı; köleler, hürlerle arası kesin çizgilerle ayrılmış alt bir sosyal sınıf oluşturuyordu. Efendinin kölesi üzerindeki mülkiyet hakkı, üçüncü şahıslardan gelecek haksız fiillere karşı sınırlı bir güvence sağlasa da efendiye kölesi üzerinde mutlak tasarruf yetkisi veriyordu. Efendinin câriyesini fuhşa zorlayarak bu yolla para kazanabilmesi, bir ahlâkî sapkınlık olmasının yanında bu yetkinin ve kölelerin insan sayılmamasının da ürünüydü."
https://islamansiklopedisi.org.tr/kole
Ayetlerde öğüt ve öneri olarak yer alan hükümler ile "kölelik" düzeninin düzeltilmesi ve nihayetinde son verilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Ancak bu konuda çok uzun zamandan beri bir "gelenek" haline getirilen ve yürütülmekte olan köleliğin kesin bir kararla aniden kaldırma yönüne gidilmesi ile toplu olarak bir karşı gelme durumuna meydan verilmesinin getireceği olumsuzluklar nedeniyle Ayetlerde kölelik uygulamasının zaman içinde bazı kurallara bağlanmasını ve sonuçta ortadan kaldırılmasını öneren ifadeler bulunmaktadır.
Ayetlerde çeşitli durum ve vesilelere dikkat çekilerek kölelerin salıverilmeleri (azat edilmeleri) veya durumlarının toplumda "saygın" bir düzeye çıkarılmaları "özellikle" önerilmekte böylece köleliğin tamamen "kaldırılması" fikrinin toplumda yer etmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Nitekim insanların akıl yürütmesi, benlikleri ile hesaplaşması ve nefislerini kontrol ederek kendilerine doğruyu ve eğriyi gösterilen iki yoldan "İyi" olanı bulması bir "Sarp Yokuşa" benzetilmiş ve köle azat etmek bu sarp yokuşun aşılmasında örnek olarak bildirilmiştir. Buna göre köle azat edebilenlerin Ayetlerin genel hedefi olan "İnsan Olmak" yolunda önemli bir unsur olduğuna işaret edilmekte ve insanlar bu yönde yönlendirilmektedir. Zira sahip olduklarından başkalarına vermesi insanlara son derecede zor gelmektedir. Bu nedenle bu zorluklar arasında sayılan köle azat edilmesi de iyi ve "doğru yola" yönelmelerinde önemli olduğu insanlara bildirilmektedir.
Ona iki yolu göstermedik mi? (35/10), (90/10)
Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. (35/11), (90/11)
O sarp yokuş nedir bilir misin? (35/12), (90/12)
Köle azat etmek. (35/13), (90/13)
Allah'a iman etme açısından Arap toplumunun gelenekleri arasında olan "kölelerin" sahipleri ile ilişkisi örnek gösterilmekte ve insanlar sahibi oldukları kölelerini kendilerinin tam yetki sahibi "ortakları" olarak nasıl görmezler ise, herhangi bir varlığın veya şeyin de "her şeyin yaratıcısı" olan Allah'a öylece "denk" olamayacağına işaret edilmektedir.
Allah size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda - birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit - ortaklarınız var mı? İşte biz ayetlerimizi aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz. (84/28), (30/28)
Böylece kendilerine bildirilen "gerçeklere" inanmayanlara Allah'a "ortak koşarak" doğru yoldan nasıl ayrıldıkları hatırlatılmakta ve doğru yola yönelmeleri için yol gösterilmektedir.
Diğer bir örnek olarak İnsanlara "dua" ederken yüzlerini sağa sola çevirmenin güzel ahlak" sahibi (iyilik) ve "doğru yolda" olduklarını göstermediği belirtilmekte ve doğru yolda olanların Yüce Yaratana samimiyetle iman etmelerinin yanında yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcadıkları belirtilmektedir.
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır! (87/177), (2/177)
Bu hatırlatma ile insanlara sahip oldukları kölelere de sevdiği maldan harcamaları önerilerek köleliğin zamanla ortadan kaldırılmasına yol açıldığı anlaşılmaktadır.
Ayrıca putperest kadınlarla veya erkeklerle evlenilmemesi öğütlenirken bunların yerine kadın veya erkek kölelerle evlenilmesinin kesinlikle daha iyi olduğu bildirilmektedir.
İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir cariye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar cehenneme çağırır. Allah ise, izni ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah düşünüp anlasınlar diye ayetlerini insanlara açıklar. (87/221), (2/221)
Bu hüküm ile toplumun iman edenlerden oluşmasına imkân sağlanması yanında "putperestler" yerine köleler ile evlenilerek onların toplum düzeninde daha saygın bir duruma getirilmesi ve bunun bir kural veya gelenek haline getirilerek zamanla köleliğin azaltılıp sona erdirilmesinde önemli bir yol olmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Ayetlerin indirildikleri dönemlerde devam etmekte olan kölelik uygulamasının giderek daha gevşetilmesi ve yumuşatılmasının da köleliğin zamanla ortadan kaldırılmasında yardımcı olduğu söylenebilir.
Buna göre insanlara Allah'a ortak koşulmaması yanında anneye, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve kölelere (ellerinizin altında bulunanlara) iyi davranılması öğütlenmekte ve önerilmektedir.
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez. (92/36), (4/36)
Böylece insanların kölelere "iyi davranmaları" ile imanlarında daha samimi (takva) olacaklarına işaret edilmektedir.
Yüce Allah Ayetinde yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin "kefaret" olarak mümin bir köle azat etmesini önermektedir. Ayrıca bazı konularda köle azadının şart koşulduğu görülmektedir.
Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. (92/92), (4/92)
Bu konulardaki diğer Ayetlerde olduğu gibi böylece kölelerin özgürlüğe kavuşmalarına daha fazla olanak sağlandığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan toplumdaki varlıklı insanlara toplumlarında evlenememiş olan bekarları sahip oldukları kölelerinden ve cariyelerinden elverişli olanlar ile evlendirmeleri önerilmektedir.
Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin, eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir. (102/32), (24/32)
Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın, Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın, kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah onlar için çok bağışlayıcı ve merhametlidir. (102/33), (24/33)
Eğer bunlar fakirlik nedeniyle bekar kalmış iseler lütfu geniş olan ve her şeyi bilen Allah'ın lütfu ile onları zenginleştireceği (onlara yardımcı olacağı) belirtilmektedir. Görüldüğü gibi bu şekilde varlıklı insanlara toplumdaki bekarların evlenerek yuva kurmalarını sağlamak ve onlara yardımcı olmak suretiyle "iyi ve faydalı" işler yapmış olacaklar ancak aynı zamanda elleri altında bulunan kölelerin toplumda saygın bir konuma ulaşmalarını sağlayarak kölelik uygulamasının giderek azalmasında etkili olacaklarına da işaret edilmektedir.
Böyle bir imkândan yararlanamayan ve evlenme imkânını bulamayanlara ise Allah'ın lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar beklemeleri ve namuslarını (iffetlerini) korumaları öğütlenmektedir.
Bu duruma ek olarak kölelere sahip olan insanlara, şayet sahip oldukları kadın veya erkek kölelerden "iyi niyetli" olarak "azatlık" sözleşmesi (mükatebe) yapmak isteyen olursa bu sözleşmeyi onlar için yazmaları ve Allah'ın kendilerine vermiş olduğu mallardan onlara da vermeleri istenmektedir. Ayrıca kadın kölelerden (cariyeler) evlenerek iffetlerini korumak isteyenleri sakın, dünya hayatının geçici hazları peşine düşerek fuhşa zorlamamaları kesin bir şekilde bildirilmektedir. Buna rağmen onları kötü yola (fuhuşa) zorlayanların Allah'ın onları acıyıp esirgeyeceğini ve onlar için çok bağışlayıcı ve merhametli olacağını bilmeleri istenmekte ve bu tür davranışlarda bulunmamaları ihtar edilmektedir.
Yapılan yanlışlık ve hataların (günahların) bağışlanması için kölelerin "azat" edilmesinin önerildiği bir diğer durum olarak Arap toplumundaki geleneksel bir uygulamaya işaret edilmektedir. Özetle "Sen bana annem kadar haramsın!" diyerek kadınlardan ayrılmak üzere "yemin edilmesi" olarak tanımlanan "zıhar yemini" yapıldıktan sonra söylediklerinden (bu yeminlerinden) dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmalarının gerektiği öğütlenmektedir.
Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir, size öğütlenen budur. (105/3), (58/3)
Bu duruma benzer olarak bir işin yapılması için "yemin edilmesi" ancak buna uyulmaması durumunda da Allah'ın kasıtsız olarak ağızdan çıkıveren yeminlerden dolayı insanları sorumlu tutmadığı fakat bilerek yapılan yeminlerden dolayı sorumlu tuttuğu belirtilmektedir.
Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size ayetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz! (112/89), (5/89)
Ayette bu gibi "günahtan" bağışlanmak ve sorumluluğundan kurtulmak için (kefaret) ortalama olarak ailece yenilen yemeklerden on fakire yedirilmesinin yahut onların giydirilmesinin ya da bir köle azat edilmesinin gerektiği bildirilmektedir.
Buna göre kadın ve erkek köleler ile ilgili olarak yapılan tüm bu uyarı, öğüt ve önerileri dikkate alarak bir köleyi serbest bırakmak günah işleyen insanı "Yaratana" karşı büyük bir borç yükünün altına girmesinden kurtarması yanında, köleliğin toplumdaki durumlarının düzeltilmesine ve sonuçta tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik "ilk" hazırlık uygulamaları olduğu söylenebilir.
Yüce Allah ayrıca ihtiyaç içinde olan insanlara yardım edilmesini (sadaka) önerirken kölelerin de dikkate alınmasının gerekli (farz) olduğuna işaret etmektedir.
Sadakalar Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, memurlara, gönülleri ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir. (113/60), (9/60)
Böylece kölelerin azat edilerek veya evlendirilerek toplumda saygın bir konuma getirilememesi halinde en azından onlara yardımda bulunulmasının gerektiği hatırlatılmaktadır.
Öte yandan, iman etmemiş erkek ya da kadınlar yerine, imanlı köle ve cariyelerle evlenmeyi teşvik eden ve kölelere karşı kötü muamelenin yasaklanıp onlara iyi davranmanın dinî ve hukukî bir sorumluluk olduğunu öğütleyen Ayetler ile kölelere birçok noktada hürlere yakın bir hukukî statü verildiği ve onlara hürriyetlerine kavuşuncaya kadar insanca yaşama imkânı sağlandığı görülmektedir.
Örneğin bu öğütler çerçevesinde kadın kölelerin (cariyelerin) bir anlamda "eşlere benzer" bir konuma getirilerek o zamanki koşullara göre çok daha "güvende" olmalarına imkân verildiği söylenebilir.
Buna göre, insanların bilgi birikimlerinin giderek daha gelişmesi ve daha verimli olarak "Akıl" kullanmaları ile "kölelik" ve "cariyelik" uygulamalarının sona erdirilmesi bütün insanlardan beklenmektedir.
Bu uyarılar ile, toplum düzeninin insanların sorunlara neden olmayan veya günah sayılmayan "birliktelikler" oluşturmalarını (Evlilik Bağı) sağlayacak biçimde yapılandırılmasının ve bireylerin bu "düzene" uyarak davranmalarının, günahlardan "arınmaları" ve Cennet'e girmeleri için önem taşıdığı bütün insanlara bildirilmektedir.
İnsanların Akılları ile davranışlarını düzenlemeleri ve diğerleri ile buna göre ilişkilerde bulunmaları esasen benliklerindeki "Güzel Hasletler" arasında bulunmaktadır. Bu durum ancak Şeytan tarafından benliklerine yerleştirilmiş olan "Kötü Unsurların" dürtülerek ortaya çıkarılması ile değişebilmektedir. İnsanlar “nefislerinde" bulunan ve bencil çıkar ve İsteklerini kışkırtan "dürtülerin" etkisi ile kendilerine ve diğer insanlara zarar verebilecek davranışlarda bulunabilmektedir. Bu nedenle insanlardan daima ve her koşulda "Akıl" unsurunu kullanmaları ve böylece "İnsan Olmaları" beklenmektedir.
Böylece insanların samimiyetle inanmaları ve ibadet etmeleri yanında günah olarak belirtilen konulardan sakınmalarının da Cennete giriş açısından önem taşıdığı tüm insanlara hatırlatılmaktadır.
Günümüzdeki toplumsal uygulamalar ile ilgili olarak Kölelik konusunun bir üstün grubun toplumun ihtiyaçlarını üreten fakat insan gibi yaşamak için yeterli payı alamayan çoğunluğun hakların göz ardı edilmesi şeklinde değişime uğrayarak sürdürüldüğü söylenebilir. Bu nedenle toplumun yönetimi kendilerine emanet edilen her düzeydeki yöneticilerin kişisel veya yönetim grubu olarak çıkarlarının öne alındığı uygulamalara, Ayetlerde yapılan uyarılar ve öneriler ile verilen öğütlerle bağdaşmadığını görerek, itibar etmemeleri ve sorumlu oldukları konularda bu "gerçek" üzerinde düşünmeleri gerekmektedir. Zira Yüce Allah Ayetlerinde yer alan ifadelerle onlardan bir anlamda "ekonomik kölelik" olarak tanımlanabilecek olan bu tür dengesizliklere meydan verilmemesinin toplumun huzuru ve sağlıklı gelişmesi açısından taşıdığı "önemi" anlamalarını beklemektedir. Bu gereklilik "İnsan Olmak" sürecinin ihmal edilemez nitelikteki unsurudur.
Kısas
İnsanların birbirlerini öldürmeleri "insansı yapıların" bu ortamda ortaya çıktıkları ilk zamanlardan beri karşılaşılan bir "gerçek" olgudur. Adem ve Eşinin bu ortamda "İlk Akıllı İnsanlar" olarak yaşamaya başlamalarından sonra sahip oldukları çocuklarından birisinin diğerini öldürdüğü bir efsane olarak günümüze kadar ulaşmış bulunmaktadır. Geçmişe ait tarihi kayıtlardan bu ortamda yaşamaya başlayan "Akıllı" insanların da diğerlerini öldürmeyi sürdürdükleri ve bu durumun bu ortamda son insan kalıncaya kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.
Ancak Akıllı" insan döneminden önceki ölümlerin daha çok "içgüdüsel" davranışlara bağlı oldukları, buna karşı "Akıllı" insanların birbirlerini öldürmelerinin ise içgüdüsel davranışlar yanında gerçek ortamda "Şeytan" tarafından "Ruhlarına" eklenmiş olan haset, kıskançlık, açgözlülük vb. gibi "duyguların" daha çok etkili oldukları söylenebilir. İnsanların çoğunluğu kendilerine "lütfedilen" akıl unsurunu kullanarak bu duyguların "kötü" etkilerinden kendilerini korudukları ve bu ve benzer kötü davranışlarda bulunmaktan kendilerini alıkoydukları anlaşılmaktadır. Zira bu ve benzer olumsuz ve kötü davranışların önlenmesi amacı ile bazı "toplumsal kurallar" geliştirdikleri ve bunlara uymayanlara da "toplum adına" bazı "cezalar" verdikleri" yine geçmiş dönemlere ait bilgi ve belgelerde yer almaktadır.
Buna göre özellikle "insanların öldürülmesi" geçmiş dönemlerde geliştirilen toplumsal kurallara göre "doğru olmayan" bir eylem olarak değerlendirilmiş bulunmaktadır. Bu duruma istisna olarak bazı toplumlarda dini ve siyasi yöneticilerin kendilerine "Yaratıcı" ile ilgili olarak "öğretilenleri", zamanla "nefislerinin" esiri olmaları ve kendi akıllarını "üstün" görmeleri sonucunda, ihmal ederek toplum üzerinde "hakimiyet" kurmak için insanların öldürülmelerine yol açan uygulamalar yaptıkları bilinmektedir. Hatta toplumu "huzura" ve "berekete" kavuşturulacağı bahanesi ile yapılan bu tür uygulamalarda çok daha ileri giderek insanları ve bazı toplumlarda olduğu gibi çocukların "kurban" ederek öldürdükleri de tarihi belgelerde yer almaktadır.
Nitekim Hz.Muhammed’in içinde bulunduğu toplumda yeni doğan kız çocuklarının toplumda "itibar" kaybına neden olduğu düşüncesi ile öldürüldükleri de Ayetlerde belirtilmektedir.
Görüldüğü gibi "Akıllı" insanlar bu ortamda ortaya çıkmalarından itibaren birlikte yaşam sürdürmekte ve çeşitli nedenlerle zaman zaman bilerek veya gelenek ve inançları nedeniyle diğerlerini öldürmekte ya da başka bir şekilde ölümlerine neden olabilmektedir. Bu durum ile ilgili olarak toplum düzeninin sağlanmasında da zaman içinde inançlarına veya geleneklerine göre taraflar arasında "uzlaşmaya" yönelik bazı "kurallar" geliştirdikleri görülmektedir.
Yüce Yaratan iman edenlere ailesinden ve yakınlarından öldürülenler için hüre hür, köleye köle, kadına kadın olmak üzere aynı şekilde karşılık vermelerinin (kısas yapılmasının) gerekli olduğunu açıklamaktadır.
Ey iman edenler! öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kimin cezası, kardeşi tarafından bir miktar bağışlanırsa artık hakkaniyete uymalı ve ona güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. (87/178), (2/178)
Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız (87/179), (2/179)
Ancak öldürme fiilini işleyenin cezası ait olduğu toplumun karar organları tarafından “bir miktar” bağışlanmış ise o karara uyulması ve artık aynı şekilde karşılık verilmemesinin (kısas olarak öldürülmemesi) ve ölenin yakınlarına bir “bedel” ödenmesinin gerektiği bildirilmektedir. Yüce Allah böylece merhameti ile (rahmeti olarak) meydana gelen olay nedeniyle her iki tarafın derin üzüntülerini ve vicdani sıkıntılarını hafiflettiğine işaret etmektedir. Bu durumu dikkate almayıp uymayarak haddini aşanlar için muhakkak elem verici bir azap bulunduğu hatırlatılmaktadır. Ayrıca kısasta aşırı gidilmemesinin insanlar için düzenli bir toplum yaşamı sağladığına (hayat olduğuna) işaret edilerek aslında kısasın amacının "intikam" değil bir anlamda toplumun düzeninin korunması olduğu belirtilmektedir
Muhammed Esed tefsirinde özet olarak bu duruma işaret edilmektedir.
“…burada suçlunun "din kardeşi"ne veya "dost"una işaret edildiği sonucuna varırız- ki her iki terim de bütün bir toplumu kapsamaktadır. Böylece, "eğer kardeşi (yani toplum veya onun yasal organları) tarafından suçlu kimse[nin suçundan bir bölümü] bağışlanmışsa" ifadesi, ya öldürme olayında hafifletici şartların tesbitine yahut muhakeme safhasında olayın ihmalden kaynaklanan ölüm veya darb sınıfına girdiği kanaatinin belirmesine işaret eder. Bu durumlarda ölüm cezasına karar verilemez ve maktulün akrabalarına diyet (bkz. 4:92) adı verilen bir fidyenin ödenmesi suretiyle tazmin işlemi yerine getirilir.”
Bakara suresi | Bakara oku Bakara arapça türkçe
Kasti olmayan nedenlere bağlı olarak "yanlışlıkla" kendi toplumundan bir insanın ölümüne neden olunması durumunda öldüren kimsenin ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet (ceza ve kan bedeli olarak ödenen mal veya para) vermesinin gerekli olduğu, ancak ölenin ailesi o diyeti almaktan vaz geçmiş (bağışlamış) ise diyet verilmesinin gerekmediği bildirilmektedir.
Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. (92/92), (4/92)
Yanlışlıkla öldürülenin diğer bir toplumdan olması durumunda da eğer öldürülen "mümin" olduğu halde "düşman" olan bir toplumdan ise öldürenin mümin bir köleyi serbest bırakmasının (azat etmesi) veya kendileriyle antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine bir "diyet vermesini" ve bir mümin köleyi azat etmesinin gerektiği açıklanmaktadır. Yüce Allah her şeyi ve her şeyin "anlam" ve "nedenlerini" bilen (hikmet) olarak, serbest bırakılacak kölesi olmayanların "tövbe" etmesini ve tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutmasını istemektedir.
Ayet içeriğine göre, kasıt olmadan ve yanlışlıkla ile meydana gelen öldürülme olaylarında da "kısas" anlamında bir "cezalandırma" bulunduğu, bu durumda öldürenin "diyet" ödemesinin bu yaptığına "denk" ve "adil" bir şekilde verilen bir "ceza" olduğuna işaret edilmektedir.
Ancak inanmış bir "mümini" bilerek ve "kasten" öldürenlerin cezasının içinde ebediyen kalacakları "cehennem" olduğunu, ona "gazap" ettiğin, onu lânetlediğini ve onun için büyük bir "azap" hazırladığını "ihtar" etmektedir.
Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (92/93), (4/93)
Hz.Muhammed'in zamanından sonra Arap toplumu da dahil olmak üzere günümüzde "kölelik" uygulamasının önceki dönemlere göre çok azaldığı dikkate alındığında öldürenin bir köleyi azat etmesi ancak köleliğin halen sürdürüldüğü toplumlarda mümkün olabilecektir. Bu durumda ölenin ailesine diyet ödenmesi, bu yaptığından dolayı "tövbe" etmesi ve tövbesinin kabul edilmesi için iki ay peş peşe oruç tutmasının gerektiği belirtilmektedir. Buna göre öldürenin ancak bu şekilde vicdan azabını hafifletebileceği anlaşılmaktadır.
Öte yandan Ayette "öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise" olarak yer alan açıklamadan Müslüman olan iki toplumun birbirleri ile "düşman" olabileceklerine işaret edilmektedir.
Aslında "Müslüman" iki toplumun birbirlerine düşman olmalarının "iman" ettikleri "öğretiler" çerçevesinde mümkün olamayacağını düşündürse de toplumların sahip oldukları doğal zenginliklerin veya yöneticilerinin kişisel zaaflarının diğer Müslüman toplumları ile olan ilişkilerinde sorunlara yol açması, hatta silahlı çatışma ve savaşa kadar giden anlaşmazlıkların meydana gelmesi, sonuçta toplumların insanlardan oluşması ve insanların da daima Şeytan'ın etkilerine "maruz kalmaları" nedeniyle zaman zaman kaçınılmaz olmaktadır.
Ancak bu durumda bazı kavramların anlamlarında da karışık durumlar meydana gelmektedir. Örneğin "Şehit" kavramı ile ilgili Ayetlerde yalnızca Allah yolunda "savaşırken" ölenler/öldürülenler için (Allah yolunda ölenler/öldürülenler) Şehit olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda Müslüman olan iki toplumun savaşında öldürülenlerin hangisinin Allah yolunda öldüklerinin belirlenmesi mümkün olmayacak ve her iki taraf ta savaşta ölen kendi insanlarını "Şehit" olduklarını ileri sürecektir.
Bu örnekte belirtilen bu ve benzer karmaşık ve gereksiz durumlara düşülmemesi ve Allah'ın "bildirdiklerinin" uygulamasında bütün insanlara "örnek" olunması açılarından bütün Müslüman toplumların kaynakların kullanılması, insanların refah ve huzura kavuşturulması ve "doğru yoldan" sapılmaması için daima "birlikte" olmalarının gerektiği açık bir gerçektir. Aslında bu durum Allah'ın bütün insanlara iletmiş olduğu "Son" uyarı, öğüt ve önerilerden beklenen bir "sonuç" olarak değerlendirilmelidir.
Öte yandan Hz.Muhammed’in son döneminde vahiy dilen Ayette Allah, Musa Peygamberin "öğretisi" olan Tevrat’ta öldürülen veya yaralanan birey için yapılan fiile aynı şekilde karşılık verilmesini fakat bundan vaz geçilmesi halinde bunun kendisi için günahlarının af edilmesi ve kurtulması (kefaret) olacağını bildirdiğini (yazdığını) açıklamaktadır.
Tevrat'ta onlara şöyle yazdık:” Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da kısastır. Kim bunu bağışlarsa kendisi için o kefaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.” (112/45), (5/45)
Tevrat’ta yer aldığına işaret edilen ve öldürülen için “öç alınmasından” veya "misilleme" yapılmasından “vazgeçilmesinin” insanların günahtan kurtulmalarına (kefaret) vesile olacağını bildiren bu öğüde ne kadar "uyulduğunun" kesin olarak ifade edilmesi mümkün bulunmamaktadır. Ancak zamanla Musevi din adamları tarafından sayısız defa yenilemiş olan Tevrat metinlerinde yalnızca Kur'an'da değil ama aynı zamanda İsa Peygamberin öğretilerinde de yer alan bu "affetme" çağrısı yer almamaktadır.
“Tevrat (Pentateuch -Kitâb-ı Mukaddes'de Eski Ahid'in ilk beş kitabı, -T.ç.n.), yalnızca Kur'an'da değil, ama aynı zamanda Hz. İsa'nın öğretilerinde, özellikle Dağdaki Vaaz'da da büyük bir açıklıkla ortaya konulmuş bulunan bu affetme çağrısını kapsamaz: Ve sonraki ayetler ışığında okunduğu zaman bu, Hz. Musa Şeriatı'nın zamanla kayıtlı niteliğine bir işaret olarak görünür. Alternatif olarak, yukarıdaki tavsiye, Kur'an'ın "vahyedilmiş sözlerin anlamını çarpıtmak" ile suçladığı Tevrat izleyicilerinin sonradan tahrif ettikleri veya terk ettikleri Tevrat'ın orijinal öğretilerinin bir parçası olabilir.”
Maide suresi | Maide oku Maide arapça türkçe
Hz.Muhammed zamanında içinde bulunduğu kabilelerin de Yahudi toplumlarındaki "misillemeye" benzer uygulama yapmaları nedeniyle bu Ayet hükmünün "son" olarak insanlara iletilen bir "uyarı " ve “öğüt” niteliğinde olmak üzere bütün insanlara bildirildiği anlaşılmaktadır. Buna göre, Kur'an’daki ifadeler ile, insanların "haksız" yere diğer insanları öldürmelerinin onaylanmadığı ve "yanlışlıkla" olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkının bulunmadığı bildirilmektedir.
Ancak, böyle bir durum meydana geldiğinde de öldürenin bu yaptığına "denk" ve "adil" bir şekilde "cezalandırılması" gerektiğine işaret edilmektedir. Ayette yer alan "kısas" kelimesinin "bir şeyi başka bir şeye eşitlemek" veya "adil karşılık" anlamını taşıdığı ve "misilleme" veya "intikam" anlamında olmadığı tefsirlerde belirtilmektedir. Bu anlamda Yüce Allah insanları öldürenlere verilecek cezanın suça "eşitlenmesini" veya uygun hale getirilmesini" insanlara emretmektedir.
"Halbuki ayetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, “Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez” şeklinde değil, “Kısas bakımından –kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun– hürler, köleler, kadınlar arasında fark yoktur” şeklinde anlaşılması gerekir. "
Bakara Suresi 178. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
"Şimdi bir köle, bir efendiyi öldürdü. Şimdi efendim yok olmaz biz bir efendi arayacağız köleye karşılık. Çünkü öldürdüğü efendi mi diyeceğiz…! Ayet bunu demiyor. Bununla alakası yok ayetin dediğinin. Peki ayeti doğru anlamamız için, arka planını bilmemiz lazım. İşte öyle, biraz önce anlattığım sebep-i nüzul, o olay, bağlam. Yani tarihsel bağlam. Ortada bir denksizlik var. Eşitsizlik var. Katil cezalandırılmıyor. O halde bu ayetten anlamamız gereken şu. “Sadece suçluyu cezalandırmanız size farz kılındı. Suçsuzu cezalandırmamanız size farz kılındı.”
İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (177- 186) (12) | KURAN MEAL TEFSİR (DERLEME) (wordpress.com)
“Şimdi herhangi bir toplumun karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden biri, üyelerinin hayatını ve bireysel güvenliğini korumaktır; o halde öldürme ve bunun cezası ile ilgili yasaların burada ağırlıklı olarak ele alınması, anlaşılabilir bir sebebe dayanmaktadır. (Akıldan çıkarılmamalıdır ki "Bakara Suresi" Medine'de, yani Müslüman toplumun bağımsız bir sosyal birim olarak henüz yeni kurulduğu bir dönemde nazil olan ilk suredir.) Yukarıdaki ayetin başında geçen kısâs (adil karşılık) terimine gelince, işaret etmeliyiz ki bu terim -bütün klasik müfessirlere göre- musâvat ile hemen hemen eş anlamlıdır: yani, "bir şeyi (başka bir şeye) eşitlemek"; bu örnekte cezayı suça eşitlemek (veya uygun hale getirmek) -ki en doğrusu "adil karşılık" (İngilizcede "just retribution") olarak çevrilebilir, yoksa (sıkça ve yanlış bir şekilde çevrildiği gibi) "misilleme" (İngilizcede "retaliation") olarak değil. Kur'an'ın burada genel olarak "öldürme olayları"nı (fi'l-katlâ, lafzen, "öldürülme halinde") ele aldığını görerek ve bu ifadenin bütün muhtemel cinayet olaylarını -taammüden öldürme, aşırı tahrik altında öldürme, ihmal sonucu öldürme, kazaen öldürme vb.- kapsadığı gözönüne alındığında, bir hayata karşılık başka bir hayatı almak ("misilleme" teriminde ifadesini bulan olgu), her olayda adaletin gereklerine uygun düşmeyebilirdi. (Bu, mesela bir kasda dayanmayan öldürme olaylarında yasal tazminat konusunun ele alındığı4:92'de açıklığa kavuşturulmuştur.) Bu pasajın girişindeki "kısas" terimi ile bağlantılı olarak okunduğunda, "hür için hür, köle için köle, kadın için kadın" şartının sınırlı, lafzî anlamıyla alınamayacağı -ve bu niyeti taşımadığı- açıktır: çünkü bu, birçok öldürme olaylarını, mesela bir hürün bir köle tarafından veya bir kadının bir erkek tarafından öldürülmesini veya tersini dışarda bırakırdı. Böylece, yukarıdaki şart, Kur'an'da çok sık rastlanılan eksiltili ifade tarzının (îcâz) bir örneği olarak alınmalıdır ve onun sadece bir anlamı olabilir ki o da: "eğer hür bir adam cinayet işlerse, o hür adam cezasını görmelidir: eğer bir köle cinayet işlerse ..." vd. şeklinde olmalıdır - başka bir deyişle, statüsü ne olursa olsun, suçlu erkek veya kadın (ve sadece onlar) suça uygun düşen bir şekilde cezalandırılacaktır.”
Bakara suresi Bakara oku Bakara arapça türkçe (kuran.gen.tr)
Ayrıca burada, diğer benzer çok sayıdaki toplumsal konularda olduğu gibi Hz.Muhammed dönemine ve sonraki zamanlara ait olarak öğütler bulunmaktadır. İnsan toplumu gelişen akıl, idrak ve bilgi paralelinde toplumsal olaylarda nelerin daha iyi ve insanlar arasındaki uyum için gerekli olduğunu belirlemekte ve bu şekilde insan yaşamı için huzur ve güven esaslarına dayalı bir ortam oluşturmaya çalışmaktadır. Belirtilen bu kurallar manzumesi ileri toplumlarda "İnsanca" yaşam ortamını sağlayacak hukuksal yapılaşmayı sağlamaktadır.
Hz.Muhammed döneminde kendisinin de içinde bulunduğu toplumda ve etrafta bulunan diğer toplumlarda insanların yaşam tarzında genellikle hislerinin ve nefislerinin dürtülerinin etkili olduğu söylenebilir. Bu yapıdaki bir topluma düzen getirilmesi, ancak o toplum bireylerinin o sıradaki anlayış ve davranış biçimleri çerçevesinde olduğunda mümkün olabilecektir. Buna göre örneğin herhangi bir konuda tartışan iki bireyin sonunu düşünmeden ve nefislerinin etkisi ile birbirlerine fiziksel olarak yani kaba güç kullanarak kendisini kabul ettirmesi o sırada o toplumda son derece olağan bir durumdur. Hatta böyle bir güç kullanma sırasında diğerini öldürmesi de yine normal olarak sıklıkla rastlanılabilen bir durumdur.
Bu düzeyde olan bir toplumda insanlara Kur'an Ayetleri iletilerek diğerlerini öldürmenin ne kadar yanlış ve ölenin yakınları için acı veren bir şey olduğunun anlatılması ve hissettirilmesi için, öldürülen kişinin ailesine öldüren kişiye veya ailesinden aynı konumdaki bir kişiye aynı şekilde karşılık vermelerinin (kısas yapılmasının) gerekli olduğu açıklanmaktadır.
Öte yandan Yüce Allah bu konudaki diğer Ayetlerinde bir mümini “kasten” öldürenin cezasının içinde ebediyen kalacağı cehennem olduğunu ve ona gazap ettiğini, onu lanetlediğini ve onun için büyük bir azap hazırladığını belirtmekte ancak öldürülen için “öç alınması” veya "misilleme" olarak “Kısas” yapılmasından vazgeçilmesi halinde insanların günahtan kurtulmalarına (kefaret) vesile olacağını da ayrıca bildirmektedir.
Bu durumda Ayetlerde insanların giderek gelişen akıl yürütme ve bilgilenme durumlarında meydana gelecek gelişmeler dikkate alınarak kısas uygulamasına bazı istisnaların getirildiği anlaşılmaktadır. Buna göre öldürme fiilini işleyenin cezası ait olduğu toplumun karar organları tarafından “bir miktar” bağışlanmış ise veya kişi yanlışlıkla öldürülmüş ise öldürülen kişinin yakınları tarafından öldüren tarafa aynı şekilde karşılık verilmesi yerine, öldüren tarafın ölenin yakınlarına “diyet” ödemesinin daha uygun olacağı belirtilmektedir. Böylece diyet uygulaması bir anlamda kötülüklere maruz kalarak mağdur olanlar için "misilleme" yapılması yerine geçmektedir. Bu istisnalar getirilerek ilerleyen zamanda bu tür olayların azaltmasına ve önlenmesine yol açıldığı söylenebilir.
Ayetlerle getirilen bu açıklamalardan insanlara acıları ve üzüntüleri nedeniyle kin gütmemeleri, kısasın amacının "intikam" olmadığını hatırlamaları, özellikle "intikam" almak gibi “kendileri tarafından” ceza vermemelerinin ve bu şekilde kısasta “aşırı” gitmemelerinin gerektiğine işaret edildiği anlaşılmaktadır.
Bu durum toplumun düzeni açısından çok önem taşımaktadır. Bu nedenle toplumun yönetimi kendilerine emanet edilen "yasa koyucu" durumundaki yöneticilerin Ayetlerdeki hükümleri dikkate alarak toplum düzeninin korunmasına ve ölen ve öldürenler açısından hakkaniyetin sağlanmasına yönelik olarak çözüm üretmeleri gerekmektedir.
Toplumların elde ettikleri bilgi birikimlerinin giderek gelişmesi ile tüm toplumun öldürülen kişi adına öldüren tarafa Ayetlerde açıklanan hususları dikkate alarak ceza vermesi şeklinde uygulamaların yapılması toplum düzeninin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesinde etkili olacaktır. Günümüzdeki uygulamalarda bu tür işlemler için verilen “hapis” cezaları (bazı toplumlarda idam) toplumun “kısası” niteliğinde sayılabilir.
Nitekim, ülkemizde ve hemen hemen diğer bütün toplumlarda bu gibi durumlar için yasal "kurallara" bağlanan “hapis” cezası yanında, ölenin tarafına “diyet” olarak ta düşünülebilecek "tazminat" ödenmesi cezası da verildiği görülmektedir.
Belirlenen toplum kurallarına uymayanlar için de toplum tarafından verilecek ceza dışında elem verici bir azap bulunduğunu Allah insanlara açıklamaktadır.
Hicret ve Göç
Yüce Allah, özellikle Allah'a ve Allah'ın bildirdiği "gerçeklere" inandıkları için çeşitli şekillerde "baskı" görmeleri nedeniyle bulundukları yerden ve toplumdan "ayrılmak" zorunda kalanları (hicret edenleri) Dünyada "huzur" içinde olacakları yerlere "yerleştireceğine" işaret etmektedir.
Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz, eğer bilirlerse ahiretin mükâfatı elbette daha büyüktür. (70/41), (16/41)
Sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir. (70/42), (16/42)
Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir. (70/110), (16/110)
Yüce Allah, “iman etmeleri” nedeniyle eziyet gören ve mutsuz olan insanların öteden beri yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalmaları (hicret etmeleri) yüzünden uğradıkları "zulüm" karşısında sadece Rablerine tevekkül ederek sabrettiklerini hatırlatmakta ve onların ölüm sonrasındaki “Ahiret” ortamlarında kazanacaklarının (ödüllerinin) daha büyük olacağını bildirmektedir.
Ayrıca çok bağışlayan, pek esirgeyen olan Allah’ın eziyet gördükten sonra hicret edip ardından da sabrederek cihat edenlerin “elbette” yardımcısı olduğu belirtilmektedir.
Yüce Allah’ın insanlar için “seçtiğini” bildirdiği “İslam” Dininin “son aşaması” olan Ayetlerini içinde bulunduğu topluma iletmek üzere “Peygamberlik” görevini verdiği Hz.Muhammed’in aldığı “vahiyleri” tebliğe başlamasından itibaren kendisinin bir ferdi olduğu Mekke şehrinin ileri gelenlerinin ona karşı olumsuz bir tavır takındıkları, onu "alaya" aldıkları, ona ve inananlara "baskı" uyguladıkları ve İslamiyet’in giderek Mekke’de yayılmaya başlaması üzerine bu baskılarını eziyet ve işkenceye dönüştürdükleri tarihi bilgi ve belgelerde yer almaktadır.
Bu nedenle Hz.Muhammed'in verdiği "izin" ile bir grup Müslümanın Habeşistan’a gitmesi ile Mekke şehrinden ilk "hicretin" başladığı anlaşılmaktadır. Daha sonra da Mekke’de Müslümanları ve Hz.Muhammed’i koruyan Ebû Tâlib’in ölümünden cesaret alan Mekkelilerin ona sataşıp hakaret ettikleri, bu durumun devam etmesi üzerine Hz.Muhammed'in böyle bir ortamda İslâm’ı tebliğ edemeyeceğine karar verdiği tarihi belgelerde yer almaktadır.
Bu sırada Mekke yakınlarındaki Akabe mevkiinde bulunan bazı Medine (Yesrib) sakinlerinin daha ilk görüşmede İslâm’a girmeleri (biat etmeleri) ve her türlü tehlike ve sıkıntıyı göze alarak şehrin kapılarını Hz.Muhammed'e ve iman eden müminlere açmaları üzerine (Birinci ve İkinci Akabe Biatları) ve Hz.Muhammed'in verdiği "izin" ile müminlerin büyük bir çoğunluğunun gruplar halinde Medine'ye göç (Hicret) ettiği ve geride sadece Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir ile ailelerinin, Hz. Ali ve annesinin, ayrıca hicrete güç yetirememiş veya gidişleri engellenmiş belli kişilerin kaldığı açıklanmaktadır.
Böylece Medine’ye göç eden Müslümanlara "Muhacir", Hz.Muhammed'e ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara da "Ensar" denilmektedir.
Miladi takvime göre 622 yılında Hz.Muhammed'in Medine şehrine "hicretinin" İslam’ın “son aşamasının başlangıcı” olması nedeniyle, Müslüman toplumlar tarafından bu olayı başlangıç olarak alan Hicri takvim uygulaması kabul edilmiştir. Buna göre Hicri takvim Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas almakta ve bir yılı 354 ya da 355 gün olan 12 aydan oluşmaktadır. Örneğin Miladi takvimde 2026 yılı Hicri Takvimde 1447 yılı olmaktadır
Hicret olayı ile takvimler ilgili olarak İslam Ansiklopedisinde ve diğer kaynaklarda ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
HİCRET - TDV İslâm Ansiklopedisi
TAKVİM - TDV İslâm Ansiklopedisi
Tarih Çevirme Kılavuzu – Türk Tarih Kurumu
Kur'an Ayetlerinde özellikle bu olay ile ilgili olarak Ayet bulunmamakta ise de, Yüce Allah özel bir Ayetinde halkının "kendi şehrinden" onu "çıkardığı" Mekke şehrinden daha kuvvetli nice şehirleri yok ettiğini ve onlara bir yardım eden de çıkmadığını Hz.Muhammed'e bildirmekte ve böylece ona verdiği bu kararın "doğru" olduğunu ve Allah'ın kendisine yardımcı ve destek olacağını açıklamaktadır.
Senin şehrinden -ki ora seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı. (95/13), (47/13)
Bir diğer Ayette ise Yüce Allah'ın, Hz.Muhammed'e iman ederek İslam'ı kabul etmede "öne geçenler" oldukları belirtilen "Muhacirlerden", onları içinde bulundukları zorluklardan ve tehlikelerden uzaklaşmaları için şehirlerinin kapısını açan Medine sakinlerinden (Ensar) ve imanları ve iyi davranışları nedeniyle onları kendileri için örnek alanlardan "Razı" olduğu ve onlar için ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetleri hazırladığı belirtilmekte ve bunun "büyük kurtuluş" olduğu bildirilmektedir.
Öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır, Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır, işte bu büyük kurtuluştur. (113/100), (9/100)
Böylece bütün insanlara "Hicret" olayının önemi ve anlamı üzerinde düşünmeleri ve doğru yola yönelmeleri önerilmektedir.
Bütün bu ifadelere göre "Allah'a" olan "inançları" nedeniyle "zulüm" gören kişi ve toplumların sabredip Allah'a sığınarak (tevekkül) başka yerlere "göç" etmelerinde bir sakınca olmadığı bütün insanlara bildirilmektedir.
Nitekim Yüce Allah yaratmış olduğu yeryüzünün insanlar için "geniş" olduğuna işaret ederek iman edenlerin nerede güven içinde olacaklarsa "Kendisine" kulluk etmeleri için oraya gidebileceklerini de böylece bildirmektedir.
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz, benim arzım geniştir. O halde yalnız bana kulluk edin. (85/56), (29/56)
Buna göre Zulüm ile karşılaşıldığında Allah'a iman ve teslimiyetin güven içinde yürütülebilmesi için bulunulan yerden ayrılarak "hicret" edilmesi veya yaşadıkları "topraklarda" kalmaya devam edilmesi arasında ikilemde kalınması halinde "imanın" tercih edilmesi önerilmektedir. Zira "hicret" imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere göç etmek anlamına gelmektedir. Yüce Yaratan ayrıca yaratmış olduğu nice canlının geçimliklerini (rızıklarını) yanında taşımadıklarına ve onlara rızıklarını verenin "Kendisi" olduğuna işaret etmekte ve aslında insanlara da rızık verenin "Kendisi" olduğuna dikkat çekmektedir.
Yüce Allah her şeyi "işiten" ve "bilen" olarak, insanların her türlü durumlarından ve ihtiyaçlarından da haberdar olduğunu ve onların rızıklarını sağlamakta zorlandıkları yerlerden imkanların uygun olduğunu düşündükleri yerlere göç etmelerinde bir sakınca bulunmadığını açıklamakta ve bu durumda olanlara cesaret vermektedir.
Nice canlı var ki, rızkını taşımıyor, onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi işitir ve bilir. (85/60), (29/60)
Bu anlayış çerçevesinde bulunduğu yerde "imanı" ile yaşamanın zorlaşması yanında diğer olanakların yetersiz olması halinde de daha iyi imkanlar için göç edilebileceği anlaşılmakta ve bu konu ile ilgili olarak diğer Ayetlerde de açıklamalar bulunmaktadır.
İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir. (88/72), (8/72)
Kafir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. (88/73), (8/73)
İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır, onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. (88/74), (8/74)
Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir. Allah'ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine daha uygundur. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir. (88/75), (8/75)
Yüce Allah, iman ederek malları ve canları ile Allah yolunda "kafirlerle" ve nefisleriyle mücadele edip imanlarını yüceltme çabasında (cihat edenler) olmaları yüzünden karşılaştıkları "zulüm" nedeniyle bulundukları yerlerden göç edenler (hicret edenler) ile onları barındırıp yardım eden "müminlerin" birbirlerinin "dostu" olduklarını belirtmektedir.
Ancak iman eden fakat zulüm görmelerine rağmen bulundukları yerlerden "müminlerin" yaşamakta olduğu toplumlara hicret etmeyenlerin korunup gözetilmesinden "müminlerin" sorumlu olmadığına ve onlar ile "din" birliğine bağlı bir "sorumluluklarının" bulunmadığına işaret edilmektedir. Buna rağmen bulundukları yerlerden ve toplumlardan ayrılmayanların "din" hususunda yardım istemeleri halinde, o toplumlar ile bir "anlaşma bulunması" ve bu anlaşmaya da aykırı olmaması, yani yapılacak yardımın bu anlaşmanın "ihlali" anlamını taşımaması kaydıyla, onlara yardım edilmesinin "müminlerin" üzerine düşen "borç" olarak gerektiği bildirilmekte ve Allah'ın yapılanları "hakkıyla gördüğü" hatırlatılmaktadır.
Burada hicret etmeyenlerin bulundukları toplumun "kafir" olup olmadığı belirtilmemekte ve orada imanlarını sürdürmelerinde kendilerine bir engel veya baskı yapılmadığının anlaşılması halinde o toplumlar ile ilişkilerin sürdürülmesinin doğru olacağına işaret edilmektedir. Ancak yine de Müslümanlardan "yardım" istenmesi durumunda bu defa öncelikle o toplumlar ile yapılmış olan anlaşmaların dikkate alınması ve ancak bu anlaşmalara karşı bir duruma neden olmaması halinde oradakilere yardım yapılmasının "müminlerin" üzerine "borç" olacağı açıklanmaktadır.
Bu açıklamalardan görüleceği gibi toplumlar arası ilişkilerde bireyler arasında olduğu gibi karşılıklı olarak verilen sözlerin ve yapılan anlaşmaların önemi vurgulanmakta ve bir hainliğin saptanması dışında, bu tür ilişkilerde sözünden dönen ya da anlaşmayı bozan taraf olunmaması öğüt verilmektedir.
Öte yandan, Allah'ı ve Allah'ın bütün insanlara bildirdiği "gerçekleri" inanmayıp "inkâr" eden "kafir" toplumların, iman etmiş olanlara karşı "birlik" oluşturdukları ve birbirleri ile "İmanın" engellenmesi ve yayılmasının önlenmesi için "yardımlaşma" içinde bulundukları belirtilmektedir. Buna göre "müminler" eğer Allah'ın iletmiş olduklarını yerine getirmezlerse ve onlar gibi birbirlerinin "yardımcıları" olmazlarsa "kafirlerin" bütün insanların yönetimi ve bilgilendirilmesi ile ilgili faaliyetleri üzerinde "hakimiyet" kuracakları ve sonuçta yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat oluşacağı açıklanmaktadır.
Böylece "İslam’ın" yeryüzünde insanların huzurlu ve "İnsan Olarak" yaşayabilmeleri açısından ne kadar önemli bir "denge" unsuru olduğuna ve bir anlamda yeryüzündeki zorbalığa, anarşiye, kargaşaya neden olunmamasının Müslümanların "görevi" olduğuna dikkat çekilmektedir. Zira ancak böyle bir "İnsanlık" ortamı oluştuğunda insanlar Allah'ın önerdiği anlamda huzur ve mutluluk içinde "birlikte" yaşayabileceklerdir.
Buna göre Müslüman toplumların siyasal hedeflerinin bu amaçları gerçekleştirmek olduğu görülebilmektedir.
Yüce Allah, iman edip de Allah'a inanılması ve Allah'ın bütün insanlara bildirdiği "gerçeklerin” bildirilmesi için "Allah yolunda" çaba ve gayret gösterenlerin (cihat eden) bir zorlukla karşılaşıldığında bu erdemlerini korumak üzere yerlerinden ayrıldıklarında onları barındıran ve yardım edenlerin "gerçek müminler" oldukları ve gerçek müminler için af edilme (mağfiret) ve bol rızık bulunduğunu bildirmektedir.
Ayrıca bundan sonra da iman edecek, Allah'ın yolunda gayret gösterecek (cihada katılacak) ve gerektiğinde hicret edeceklerin de "gerçek müminlerle" birlikte olduğu belirtilmekte ve böylece "İslam" inancını kabul edenler arasında güçlü dayanışma ve İslam Kardeşliğinin oluşmasının sağlanacağı bildirilmektedir. Aynı zamanda "yakın akrabalık" olarak ta tanımlanabilecek olan bu durumun “Allah'ın kitabına göre inananların birbirlerine daha uygun olduğu” belirtilerek açıklanmaktadır. Nitekim diğer bir Ayette Yüce Yaratan bütün “inananların” "kardeş" olduklarına işaret etmektedir.
Müminler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz. (106/10), (49/10)
Yüce Allah Şüphesiz her şeyi bilen olduğunu bir defa daha hatırlatarak bütün insanlardan bireysel ve toplumsal ilişkilerinde yapılan bu açıklamaları dikkate almalarını ve ona göre yaşamlarını düzenlemelerini beklediğini açıkça bildirmektedir.
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik vadetmiştir; ama mücahitleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (92/95), (4/95)
Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/96), (4/96)
Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işte idiniz!" dediler, bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler, melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir! (92/97), (4/97)
Erkekler, kadınlar ve çocuklardan âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır. (92/98), (4/98)
İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. (92/99), (4/99)
Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (92/100), (4/100)
Yüce Allah "özürlü" olanlar dışında "iman etmiş" olanlardan, "Allah Yolunda" olmak ve bu anlamda insanlara bir şekilde "fayda" sağlamak üzere daima bir gayret ve uğraş içinde bulunmalarını beklemektedir.
Hiçbir "ruhsal" özrü veya bahanesi olmamasına rağmen bu konuları umursamayan ve herhangi "olumlu" bir davranışta bulunmayıp "oturan" ve "tembellik" yapanların malları ve canlarıyla Allah yolunda gayret gösterenler (cihat edenler) ile bir olmadıkları ve Allah'ın malları ve canları ile cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldığı açıklanmaktadır.
Allah gerçi Kendisine iman edenlerin hepsine de "Cenneti" vaat ettiğini bildirmekte ancak "çok bağışlayıcı ve esirgeyici" olduğunu bir defa daha hatırlatarak "gösterdiği" ve "önerdiği" yolda (Allah Yolunda) çaba harcayıp gayret gösterenlere (cihat edenlere) özel olarak "Kendinden" dereceler, bağışlama ve rahmet verdiğini ve onları diğerlerinden çok daha "üstün" karşılıklarla ödüllendirdiğini bütün insanlara açık ve kesin bir şekilde bildirmektedir.
Burada "Allah Yolunda" çaba harcayıp gayret gösterenler (cihat edenler) ifadesi ile, Hz.Muhammed'in Kur'an Ayetlerini (Gerçekler) bütün insanlara "bildirmesi" sırasında maruz kaldığı zorluklar ve düşmanlıklar karşısında Medine'ye gitmeye karar vermesi (Hicret Etmesi) üzerine ona inanan ve onunla ile birlikte ve onun yanında bulunarak ona yardımcı ve destek olanlara işaret edildiği anlaşılmaktadır.
Böylece o sırada Hz.Muhammed'e “yanında bulunarak” yardımcı olanların ona katılmayıp herhangi bir gayret göstermeye gerek duymayanlara göre, onlar da iman etmiş olmalarına rağmen, çok daha "üstün" karşılık görecekleri, müminlerin başkalarına herhangi bir "faydası" olmadan öylece "oturmamaları" gerektiğine dair bir "örnek" olarak bildirilmektedir. Bu durumda olanlar da "kendilerine yazık eden kimseler" olarak tanımlanmakta ve ölümleri sırasında "sorgulanacakları" ve cehennem ile cezalandırılacakları mecazi bir canlandırma şeklinde belirtilmektedir.
Söz konusu ifadeler ile iman edenlerden ve aynı zamanda bütün insanlardan, bulundukları yerlerde Allah'a olan "imanları" yüzünden eziyet görmelerine ve kendilerine bu durumdan "kurtuluş yolu" gösterilmesine rağmen hiç gayret göstermemeleri halinde kendilerine "yazık" ettikleri belirtilmektedir. Buna göre bütün insanların Allah ve Resulü uğrunda, yani Allah'a ve Resulüne olan imanlarını ve teslimiyetlerini (inançlarını) korumak için "Allah yolunda" gayret göstermeleri ve mücadele etmeleri (Cihat Etmeleri) öğüt verilmekte ve başka bir çözüm olmaması halinde bulundukları ortamlardan ayrılarak daha hür, huzurlu ve kazançlı olabilecekleri yerlere gitmeleri (Hicret Etmeleri) önerilmektedir. (Cihat konusunda Hz.Muhammed bölümünde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır)
Böylece hicret etmeye karar verenlerin yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve "bolluk" bulacaklarına işaret edilmekte ve bu amaçla bulundukları yerlerden çıkanlara (hicret edenlere) evinden çıktığında "ölüm" gelirse artık onun "mükâfatının" verilmesinin çok bağışlayıcı ve esirgeyici olan Allah'a düştüğü bildirilmektedir.
Ancak, gerçekten "âciz" olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hiçbir yol bulamayanların bunun (Hicret) dışında (müstesna) oldukları ve Allah'ın bunları "affetmesinin" ümit edilebileceği, Allah'ın çok affedici ve bağışlayıcı olduğu hatırlatılarak belirtilmektedir. Buna göre, "özürleri" nedeniyle beklendiği gibi mücadele edemeyen ve bulundukları yerleri terk edemeyenler, içinde bulundukları koşulları değiştiremeyecekleri için Allah’ın onları "affetmesini" ümit ederek Allah'a dua edeceklerdir.
Yasaklar ve Helal Olanlar
Hz.Muhammed'e vahiy edilen Ayetlerde insanların gıda olarak tüketebilecekleri hayvanlar konusundaki çelişkili uygulamalar nedeniyle açıklamalar yapılmaktadır.
Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin. (55/118), (6/118)
Üzerine Allah'ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır.
Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir. (55/119), (6/119)
Günahın açığını da gizlisini de bırakın, çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir. (55/120), (6/120
Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz. (55/121), (6/121)
De ki: “Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.“ (55/145), (6/145)
Size, sadece ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa saldırmaksızın, sınırı da aşmadan. (70/115), (16/115)
Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helaldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz, kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. (70/116), (16/116)
Pek az bir menfaattir halbuki onlar için elem verici bir azap vardır. (70/117), 16/117)
Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir. (87/173), (2/173)
Durum böyle, her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. Size okunanların dışında kalan hayvanlar size helal kılındı, o halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının. (103/30), (22/30)
Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri. Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş gibidir. (103/31), (22/31)
Durum öyledir, her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse şüphesiz bu kalplerin takvasındandır. (103/32), (22/32)
Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş, canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kafirler, sizin dininizden ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (112/3), (5/3)
Yüce Allah’ın bu yeryüzü ortamında yaşamasını dilediği ilk Akıllı İnsan olan Adem ve eşinden itibaren gelen nesillerin zamanla oluşturdukları geçmiş toplumlarda Allah’ın bazı insanları “seçerek” yaşadıkları toplumlara “insanlardan beklediği” yaşam tarzı ile ilgili olarak öğüt ve önerilerde bulunmak üzere "Uyarıcılar" veya "Peygamberler" olarak görevlendirdiği Ayetlerde belirtilmektedir.
Öte yandan bu toplumlarda insanlar üzerindeki etkileri nedeniyle bazı bireylerin "Özel" güçlere sahip olduklarının kabul edildiği ve bu nedenle" Kutsal" ve "Saygın" bir konuma getirildikleri ve bir anlamda "Yönetici" durumunda olan bu insanların bulundukları toplumlara yön verdikleri bilinmektedir. Bu nitelikteki insanların Allah'ın verdiği izin ile insanlar üzerinde etkili olan Şeytan'ın "Dürtülerine" uyarak Uyarıcılar ve Peygamberler tarafından iletilen "Gerçekleri" değiştirdikleri, böylece toplumun yönetiminde güç elde ettikleri ve toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönelttikleri de görülmüştür.
Bu şekilde toplumu yönlendiren insanların konumlarını korumak ve hükümlerini sürdürmek amacı ile kendi "Kurallarını" topluma kabul ettirdikleri ve böyle çeşitli zamanlarda Allah tarafından insanlara iletilmiş olan "Gerçeklerden" sapmaların meydana geldiği ve bazı konuların önceki nesillerden aktarılan "rivayetlere" ya da "geleneklere" göre şekillendiği ve "İlahi" esasa dayanmayan uygulamaların ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Ayetlerde insanların yaşamlarında en önemli unsur olarak sağlıklı ve güçlü olmalarını sağlayan hayvani gıdalar ile ilgili olarak Hz.Muhammed'in yaşadığı toplumunda yer alan ve "rivayetlere" ya da "geleneklere" dayanan uygulamalar hakkında açıklamalar yapılmaktadır.
Yüce Allah insanların yiyebilecekleri hayvanın Allah'ın adı anılarak kesilmesinin ve kanının boşaltılmasının gerektiğini bildirilmekte ve bu şekilde hazırlanan hayvani gıdaların yenilmesinde herhangi bir sakınca bulunmadığını bütün insanlara ve hiçbir esasa dayanmamasına rağmen bunları yemeyenlere hatırlatmaktadır.
Ancak birçoklarının hiçbir bilgiye dayanmadan kendi kötü arzularına (Veya çıkarlarına) uyarak ya da tamamen "Keyfi" bir şekilde sırf insanlar üzerindeki hakimiyetinin güçlendirilmesine yönelik olarak etkileri altında bulunan insanları saptırdıklarına işaret edilmektedir. Bu nedenle insanların diğerlerini “saptırmak” için veya "bilip bilmeden" yalan uydurup "bu helaldir şu da haramdır" dememeleri, çünkü böylece Allah'a karşı yalan uydurmuş olacakları ve Allah'a karşı yalan uyduranların "kuşkusuz" kurtuluşa eremeyecekleri, böylece kazandıklarının "pek az" bir menfaat olacağı hatırlatılmakta ve buna karşılık onlar için elem verici bir "azap" bulunduğu ihtar edilmektedir.
Allah bu şekilde haddi aşanları çok iyi bildiğini hatırlatmakta ve genel bir uygulama olarak insanlara üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yememeleri, kuşkusuz bunun büyük "Günah" olduğu bildirilmekte ve insanlardan kendilerine iletilen öğüt ve önerilerde "Yapmamaları" belirtilenleri gizli veya açıkça yapmaktan (Günahlardan) uzak durmaları, zira günah sayılan iş ve işlemleri yapmaları halinde yaptıklarının "Cezasını" mutlaka çekecekleri ihtar edilmektedir.
Ayrıca iman eden ve doğru yolda bulunan bütün insanlara "Günahlardan" uzak durmalarında bir öneri olarak, Şeytanların kendilerine uyan insanlara (Dostlarına) doğru yolda olanlarla mücadele etmeleri için telkinde bulunacakları, onlara uyanların da şüphesiz Allah'a ortak koşanlardan olacakları özellikle hatırlatılmaktadır. Buna göre Şeytan'ın etkisinde kalanların da (Şeytan'ın Dostu Olanların) onları doğru yoldan uzaklaştırıp Şeytana uymalarını sağlamak üzere iman edenlerle "Mücadele" edecekleri açıklanmakta ve bütün "Akıllı İnsanlar" Allah'a "Ortak koşanlardan" olmamaları için uyarılmaktadır.
Öte yandan, Allah'ın çağlar boyunca insanlara "Uyarıcıları" ile ilettikleri gibi Kur'an’da da bazı şeyleri "Yememeleri" gerektiği (Haram) açıklanmaktadır. Bunlar ölü hayvanlar (Ölmeden yetişilip kesilenler hariç), Allah'tan başkası adına kesilen ve dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar, leş, kan, domuz eti olarak sayılmaktadır.
Yüce Yaratan daha önce Yahudi toplumuna da bazı şeylerin yenmesini yasakladığını (haram kıldığını) ancak bu yasakların inatla sürdürdükleri bazı günahlara karşı sadece onlara "özgü bir ceza" olduğunu, bu nedenle onlara "zulmetmediğini" fakat, onların yaptıkları ile kendilerine haksızlık ettiklerini açıklamaktadır. Ayrıca Ayetler ile bildirilenlerin dışında kalan hayvanların insanlara helal kılındığı, o halde, nelerin yenilebileceği veya yenilmemesi gerektiği ile ilgili olarak bilgisizce veya müminleri inançları ile ilgili olarak kuşkulandırmak amacı ile "söylenenlere" önem verilmemesi; böylece pislikten, putlardan ve yalan sözden sakınılması gerektiği de hatırlatılmaktadır.
Böylece iman etmiş olanlara Allah'a ortak koşmayan ve Allah'ın birliğini tanıyan müminler olmaları öğüt verilmekte ve kim Allah'a ortak koşarsa onun sanki gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş gibi olacağı mecazi bir canlandırma olarak açıklanmakta ve “iman edenlerin” Allah'a gösterdikleri "saygının", Allah'a olan “samimi” inanç ve teslimiyetlerinden (takva) kaynaklandığına işaret edilmektedir.
Burada domuz eti "Pisliğin Kendisi" olarak tanımlanmaktadır. Böylece domuzun her türlü "pislik" dahil her şeyi yiyen bir hayvan olmasına dikkat çekildiği anlaşılmaktadır. Öte yandan Ayetlerde insanlara temiz şeylerden yenilmesi öğütlemektedir.
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin. (87/172), (2/172)
Buna göre yediği "pislikler" nedeniyle, Yüce Allah'ın domuz etinin yenilmesini yasakladığı (haram kıldığı) düşünülebilir.
Domuzun "Yasak" edilmesinin, Adem ve Eşine Cennet ortamında her şeylerden yiyebilecekleri fakat "Şu Ağaçtan" yememelerinin bildirilmesinde olduğu gibi, yani insanlara verilen akıl kullanma ve irade yetisini kullanırken bazı "Sınırları" aşmamalarının gerektiğini daima hatırda tutmalarının zorunlu olduğunu ve akıl ve iradeleri ile alacakları kararlarda sonsuz "Serbestlik" bulunmadığını ve bunu her an dikkate almalarını anlamaları amacına yönelik olduğu söylenebilir.
Nitekim aynen Adem ve eşine “Akıl” kullanmada bazı kurallara uyulması ve bazı "Sınırlar" içinde kalınması gerektiğini hatırlatan bir "Simge" olarak, belli "Ağaçtan Yememelerinin" söylendiği gibi; bu ortamda yaşayan ve Kıyamet zamanına kadar yaşayacak olan bütün insanlara, nedeni onlar için ne kadar "Garip" gelse de, bazı şeyleri "Yememeleri" bildirilmekte ve böylece "Aşırı" giderek Allah'a karşı gelmelerinin önlenmesi açısından bazı "Sınırlara" tabi olduklarını hatırlamaları istenmektedir.
Buna göre, belli bir nedene bağlı olması gerekmeden bu sınırlara uymalarının İnsanların bütün konularda "Aşırı" gitmelerini önleyeceği ve daha doğru ve yararlı şekilde akıl kullanmalarını sağlayacağı düşünülebilir.
Öte yandan Allah Adem ve Eşini bu "Sınırı" aşmaları nedeniyle "Cennet Ortamından" çıkararak onlara bir şekilde "Ceza" vermesine rağmen, af dilemeleri üzerine onları affettiği gibi, bu ortamda yaşayan insanlara "Dara Düştükleri" zorunlu hallerde mecbur kalmaları durumunda "Aşırı" olmamak üzere (Hayatta kalmalarına yardımcı olmak üzere) başkalarına zarar vermeden ve haklarına saldırmadan bunlardan bir miktar yiyebileceklerini bildirmektedir.
Buna göre Yüce Allah insanlardan onlara bildirdiği emir ve yasaklara saygı göstermelerini beklemekte, bunun onlar için ölüm sonrasındaki hayatlarında Allah'ın yanında çok daha hayırlı olduğu ve yasak olarak (haram) bildirdiklerinin dışında kalan hayvanların insanlara "helal" olduğu, ayrıca her türlü pislikten, putlardan sakınmalarının ve özellikle de yalan söylememelerinin gerektiği hatırlatılmaktadır.
Böylece "Zaruret" halinde, bunların yenmesinin bir "Karşı Gelme" veya "Günah İşleme" olmayacağı, şüphesiz Allah'ın çokça bağışlayan ve çokça esirgeyen olduğu açıklanmaktadır.
Ancak, genel hastalık salgınları, felaketler, bir şekilde bilinmeyen ortamlarda çaresiz kalınması, savaş ortamları ve bunlar gibi "Zaruret" durumunda bile bunları tüketirken başkalarına zarar verilmemesi ve haklarına saldırılmaması gerektiği de özellikle hatırlatılmaktadır.
Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır. Allah'ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan korkun. Allah'ın hesabı pek çabuktur. (112/4), (5/4)
Bugün size temize ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir; O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır. (112/5), (5/5)
Yüce Allah bütün iyi ve temiz şeylerin insanlara "helal kılındığını" bildirmektedir. Ayrıca av için eğitilen hayvanların yakaladıklarından da üzerine Allah'ın adı anılarak (örneğin besmele) yenilmesinde bir sakınca bulunmadığı belirtilmektedir. Aslında bu hatırlatma ile her türlü besin ve gıdanın tüketilmesinde de Allah'ın adının anılması bütün insanlara ve özellikle "iman edenlere" önerilmekte, bu "uyarının" insanların Allah ile olan bağını hatırlamalarına neden olacağına işaret edilerek, yararlandıkları bu geçimliklerin Allah'ın lütfu olduğunun inkar edilmesi halinde karşılığının pek çabuk verileceği ihtar edilmektedir.
Ayrıca hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar insanların ürettikleri temiz ve iyi olan her türlü yiyecek ve içeceklerin “serbestçe" tüketilmelerine "izin" verildiği (helal olduğu) açıklanmaktadır. Buna göre Kendilerine kitap verilenlerin (Ehl-i Kitap) yiyeceklerinin Müslümanlara ve Müslümanların yiyeceklerinin de onlara helal olduğu ayrıca hatırlatılmaktadır. Bu nedenle Müslümanların yeryüzünde diğer ülkelere yapacakları ziyaretlerde yasak olarak belirtilenler dışında ve temiz ve iyi olarak gördükleri yiyecek ve içecekleri tüketmelerinde bir sakınca olmadığı yeniden açıklanmakta, böylece insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin gelişmesinin özendirildiği görülmektedir.
Öte yandan "ahlaksızlık" sayılan davranışlarda bulunmayan (iffetli olan) mümin veya Müslüman olmamakla birlikte "Ehl-i Kitaptan" olan kadınların, mehirlerinin verilmesi şartıyla, onlara karşı namuslu olmak, nikahsız birliktelik yapmamak veya onları gizli dost tutmamak (zina etmemek) üzere "helal" olduğu ve bu uyarılara inanmayı kabul etmeyenlerin işlerinin boşa gittiği ve ahirette de zarara uğrayacakları bildirilmektedir.
Ayette belirtilen bu açıklamanın Hz.Muhammed dönemindeki Arap toplumunun yapısı gereğince "erkeklere" yönelik olduğu görülmektedir. Zira Ayetlerin bir bütün olarak değerlendirilmesinde, o dönemde Arap toplumunda toplumsal işlemlerin ve özellikle de "evlilik" olarak nitelendirilebilecek "birlikteliklerin" ancak erkek tarafından kararlaştırılıp yürütüldüğü bilinmektedir. Buna göre mümin erkeklerin mümin olmayan kadınlar ile "birliktelik" yaşamayı istemeleri halinde "iffetli" olmaları kaydıyla buna izin verildiği, ancak Ayette kadınlar için bir hüküm bulunmadığı, bu nedenle de mümin kadınların mümin olmayan erkekler ile "birliktelik" yaşamayı istemeleri halinde aynı izinin verilmediği anlaşılmaktadır.
Söz konusu "hükmün", yaklaşık 1400 sene önceki bir toplumun erkek kadın ilişkilerinde kadınların toplumdaki durumu nedeniyle mümin kadınların mümin olmayan bir erkek ile birlikte olması halinde "imanlarını" korumalarında "güçlü" olamayacakları düşünüldüğünde, onların "inançsızlık" karşısında korunmaları için gerekli bir düzenleme olduğu düşünülebilir. Ayrıca İslam Dini bütün peygamberlere saygı göstermesine rağmen diğer dinlerin mensuplarının bir kısım peygamberleri kabul etmemeleri (örneğin Hristiyanlar Hz.Muhammed'i, Yahudiler ise hem Hz. İsa'yı hem de Hz.Muhammed'i reddetmektedirler) nedeniyle, kendi iradelerini göstermekte zayıf kalacak olan mümin kadınların eşlerinin dayatmalarına karşı gelmelerinin mümkün olmaması da bu düzenlemeyi gerekli kıldığı söylenebilir.
Ancak aradan geçen bir buçuk asırlık sürede insan toplumlarında bilgi birikiminde ve yaşam koşullarında meydana gelen gelişmeler dikkate alındığında kazandıkları bilgi ve beceri birikimleri yanında mümin kadınların sahip oldukları "niteliklerin", mümin olmayan erkekler ile birliktelik yaşamaları halinde kendi inançlarını koruyacak düzeyde olduğu söylenebilir. Bu durumda Ayette erkekler açısından hükme bağlandığı gibi belli bir bilgi ve güç düzeyine ulaşmış olan kadınların da onlara karşı namuslu olmak, nikahsız birliktelik yapmamak veya onları gizli dost tutmamak (zina etmemek) üzere mümin olmayan erkekler ile birliktelik yaşayabilecekleri düşünülebilir.
Yüce Allah bütün insanlara bildirmiş olduğu uyarı, öğüt ve önerilerine inanmayı kabul etmeyenlere de bu ortamda yaptıklarının (onun ameli) boşa gitmiş olacağını ve ölüm sonrasındaki ortamlarda da (ahirette) bu "inkarları" yüzünden ziyana uğrayacaklarını açıklıkla bildirmekte ve böylece bütün insanlara Ayetleri üzerinde akıllarını kullanarak düşünmeleri ve anlamaya çalışmaları gerektiği ihtar etmektedir.
Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. (112/87), (5/87)
Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun. (112/88), (5/88)
Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size ayetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz! (112/89), (5/89)
Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. (112/90), (5/90)
Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (112/91), (5/91)
Allah'a itaat edin, Resule de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Resulümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir. (112/92), (5/92)
İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde tattıklarından dolayı günah yoktur. Allah iyi ve güzel yapanları sever. (112/93), (5/93)
İman edenlere ve tüm insanlara bütün iyi ve temiz şeylerin "helal kılındığına" yeniden işaret edilerek, bazı kimselerin kendi akıllarınca ve özellikle bazı amaç ve niyetlerine ulaşmak için onları kendisine ve diğer insanlara "haram kılmamaları" gerektiği bildirilmektedir. Yüce Allah böylece birçok şeyin pis ve kötü olması insanların tuhafına gitse de veya bir şekilde insanlar pis ve kötü şeylerden hoşlansalar da pis ve kötü ile temiz ve iyi şeylerin bir olmadığını açıklamakta ve "akıl sahiplerine" Allah'ın gösterdiklerine karşı gelmekten sakınmaları (Allah'tan korkunuz ki) halinde Dünya ve Ahiret yaşamlarında kurtuluşa ereceklerini hatırlatmaktadır.
De ki: "Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu tuhafına gitse de. Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah'tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz." (112/100), (5/100)
Ayetlerde yer alan açıklamalara rağmen Allah'ın helal ve temiz olarak verdiği geçimlikleri hakkında "haram" olduklarına "hükmedenlerin" sınırı (haddini) aşmış olacakları belirtilerek Allah'ın sınırı aşanları merhametinden ve lütfundan mahrum bırakacağı (sevmediği) belirtilmekte ve iman edenlere Allah'ın "helal ve temiz" olarak verdiği rızıklardan yemeleri ve iman ettikleri Allah'ın hükümlerine uymaları (Allah'tan korkmaları) gerektiği hatırlatılmaktadır. İmana edenlere ayrıca, Allah'a karşı gelmekten sakınarak doğru ve yararlı işler yaptıkları ve gerçekten inanıp doğru ve yararlı işler yapmayı sürdürdükleri sürece Allah'ın yasaklamadığı ve bu nedenle müminlerin kendilerini onlardan mahrum etmek zorunda olmadığı "iyi ve temiz" şeylerden "istediklerinde" serbestçe yararlanmaları öğütlenmektedir.
Verilen bu öğüt yanında, Yüce Allah'ın iyilik yapanları "sevdiği" hatırlatılarak, kendilerinden istenmeyen şeylerden "sakınmış" olmaları ve iyilik yapmakta arzulu ve kararlı davranmış olmaları nedeniyle, insanlara haram kılınmadan önce yediklerinin (tattıklarının) ve yaptıklarının iman eden müminlere "günah" olmadığı da ayrıca açıklanmaktadır.
Yüce Allah ayrıca kasıtlı olmadan "helal kıldığı" iyi ve temiz şeyleri kendisine haram kılmaya "yemin" edenlerin bu yeminlerinden dolayı sorumlu tutmadığını, fakat bilerek (sınırı aşarak) yaptıkları yeminlerden dolayı sorumlu tuttuğunu açıklamaktadır. Buna göre "doğru olmadığını" bilerek yemin edenlerin veya ettiği yemine uymayanların ailesine yedirdiği yemeğin "orta hallisinden" on fakire yedirmesi yahut onları giydirmesi yahut da bir köle azat etmesi ile sorumluluktan kurtulabileceği (kefaretinin ödeneceği) bildirilmektedir. Bunları yerine getiremeyenlerden (bulamayan) üç gün oruç tutması istenmekte ve böylece insanlara gelişi güzel ve her şey için yemin etmemeleri, ettikleri yeminleri korumaları (onlara uymaları) ve Ayetlerini açıklayan Allah'a "şükretmeleri" öğütlenmektedir.
Bazı yasaklar ve şarap, kumar, dikili taşlar (puta tapılması), fal ve şans oklarının, Şeytan'ın insanların isteklerine olan düşkünlüklerinden yararlanarak nefisleri üzerinde etkili olmasında yararlandığı "kötülükler" olduğuna (birer şeytan işi pislik oldukları) insanların dikkatleri çekilmekte ve kurtuluşa (doğru yola) erebilmeleri için bunlardan uzak durmaları öğüt verilmektedir. Çünkü Ayette Şeytan'ın içki ve kumar yoluyla insanlar arasında ancak düşmanlık ve kin soktuğun ve insanları böylece Allah'ı anmaktan ve dua etmekten (namazdan) alıkoymak istediği açıklanmaktadır. Bu konuda “içki ve kumar” bölümünde ayrıca bilgi bulunmaktadır.
Yüce Allah yaptığı bu "uyarı" ile insanlardan artık bunlardan vazgeçmelerini beklediğini, Allah'a ve Resule de (Hz.Muhammed) itaat edilmesini ve Ayetlerde yapılan ihtarlardan sakınılmasını ihtar etmektedir. Eğer insanlar Hz.Muhammed'in bildirdiklerinin "kendisi" tarafından söylendiğini düşünerek Allah'ın Ayetlerinden yüz çevirirlerse, onun vazifesinin ancak Allah'ın Ayetlerini apaçık duyurmak ve bildirmek olduğu tüm insanlara kesin bir hüküm olarak bildirilmektedir.
Öte yandan bazı Ayetlerdeki ifadeler kullanılarak İslam inancında resim, heykel, müzik, satranç gibi sanat faaliyetlerinin İslam İnancına göre (Müslümanlıkta) yasak olduğu ileri sürülmektedir.
Musa'nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zalimler oldular. (39/148), (7/148)
De ki: "Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın!" (39/195), (7/195)
Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır, her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte Rabbiniz Allah'tır. Mülk Allah'ındır, O'nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. (43/13), (35/13)
"Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz" diye cevap verdiler. (47/71), (26/71)
Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi; şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır. (62/21), (42/21)
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (67/56), (51/56)
Kafirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kafirlere bir konak olarak hazırladık. (69/102), (18/102)
O, babasına ve kavmine: “Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” demişti. (73/52), (21/52)
“Size de Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?” (73/67), (21/67)
Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. (112/90), (5/90)
Görüldüğü gibi, bu tür sanat faaliyetlerinin "yasaklanması" ile ilgili olduğu ileri sürülen Ayetlerin tamamında insanların akıllarını kullanmadıkları için bu ortamdaki bütün her şeyin bitki ve hayvanların ve meydana gelen her türlü “doğal olaylarının” ancak Allah'ın "eseri" olduğunu “anlayamadıklarına” işaret edilmektedir. Bu nedenle de inanılacak ve iman edilecek tek "Erişilemez Yaratıcı Güç" olan Allah'a teslim olmak yerine onlara ve kendi yaptıkları şeylere "tapınmalarının" doğru olmadığı bütün insanlara "ihtar" edilmektedir.
Nitekim Ayetlerde insanların sanatsal faaliyetlerinin yasaklanması söz konusu değildir ve bu anlamda bir hüküm de bulunmamaktadır. Ancak bütün mesele insanların kendileri tarafından “üretilen” sanat eserlerine ve yaptıkları çeşitli şeylere "ibadet" edilmesinin "İnsan Aklı" ile uygun olmadığının anlaşılması ile ilgilidir. Bu nedenle insanların yaptıkları sanat eserlerine karşı olan insanlardan Kur’an Ayetlerini bu anlamda ele almaları beklenmektedir. Bu konuda 'Kur'an’daki Din' internet sitesinde daha açık bilgiler bulunmaktadır.
SANAT, MÜZİK, HEYKEL, RESİM, SATRANÇ DÜŞMANLIĞI – Uydurulan Din ve Kuran'daki Din (kurandakidin.com)
Ayetlerde insanların sanatsal faaliyet olarak ürettikleri şeylerin "yasak" edildiğine dair hiçbir ifade yer almamasına rağmen bu tür faaliyetin "yasak" olduğu sadece bazı "hadislerde" bulunmaktadır. Aksine, ilgili Ayetlerde Süleyman Peygamberin emrindeki cinlere “heykeller” yaptırdığı ve İsa Peygamberin de yapmış olduğu "kuş heykelini" canlandırdığı belirtilmektedir.
Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. (58/13), (34/13)
Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. (112/110), (5/110)
Buna göre "Yaratıcılık" faaliyeti sadece, Allah'ın insanların bir süre yaşamalarını takdir ettiği ve onlara vadettiği "Cennet" ortamlarına "benzer" olarak "yaratmış" olduğu bu Dünya ortamının incelenmesi, resminin yapılması, doğal olayların ve diğer yaratıkların seslerinden esinlenerek ve "İnsan Sesinin" güzelliğinin ifade edilmesi suretiyle Allah'ın "En Güzel" niteliklerini lütfettiği "İnsanların" Allah'ın halifesi olarak Allah'ın bu "En Güzel" niteliklerinin "yansıtılmasını" tanımlamak üzere insanların meydana getirdikleri her türlü resim, heykel, müzik eseri gibi yapıtların yapılmasında bir “yasaklama” bulunmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre insanların resim, heykel, müzik eseri ve diğer akıl ve Allah'ın lütfettiği "güzel" duyguların kullanılarak "eser" ortaya çıkarmaları "yaratma" kelimesi ile ifade edilebilir. Zira Yüce Allah’ın “yaratıcılığının” tamamen “yoktan var etme” anlamında olduğu Ayetlerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır.
Bu durumda insanların toplumdaki “hâkim grupların” ve "yöneticilerin" toplumu "En Büyük Sanat" sahibi olan Allah konusunda kendi tercihlerine göre yönlendirmeleri yoluyla bu tür "sanatsal" faaliyetleri “yasakladıkları” söylenebilir. Böylece insanların onlara "tabi" olmaları için toplum üzerinde baskı kurulmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan, topluma hizmet etmiş veya insanlık adına keşifler ve insanların yararına güzel işler başarmış olan "kişileri" insanlara "hatırlatmak" üzere yapılan insan heykelleri veya resimleri ya da diğer sanat faaliyetlerinde onların abartılı olarak "yüceltilmeleri" veya onlara adeta ibadet eder gibi aşırı "saygı gösterilmesi" veya kendi elleri ile yaptıkları dikili taşlara, heykel gibi şekillere (putlara) kutsallık vererek tapınılması halinde, yukarıda belirtilen Ayetlerin hatırlanması ve "Yüceltilmenin" sadece ve ancak Allah'a ait olduğunun unutulmaması gerekmektedir.
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. (5/2), (1/2)
Aksi halde "yüceltmenin" sadece Allah'a mahsus olduğuna dair olan Ayet hükmüne uyulmamış olacak ve asıl amaç o kişiye "ibadet etmek" ya da onu Allah'a "ortak koşmak" olmasa bile bu durum "doğru" bir davranış olmayacaktır.
Yüce Allah ayrıca insanlara "keyif" almak amacına yönelik olarak ürettikleri "sarhoşluk" yapan içeceklerden ve açgözlülük dürtüsünün etkisi ile hırsına kapılarak kumar oynanmasından sakınılmasını öğüt vermektedir.
Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. (87/219), (2/219)
Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. (92/43), (4/43)
Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. (112/90), (5/90)
Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (112/91), (5/91)
Ayette geçen Şarap kelimesinin aslında "Sarhoşluk Veren" içecek anlamında olduğu önemli tefsirciler tarafından belirtilmektedir.
Bakara suresi | Bakara oku Bakara arapça türkçe
"Âyet metninde yer alan "hamr" kelimesi, örtmek anlamına masdar olduğu halde, çiğ üzüm şırasından keskinleşmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü şarab aklı bürüyüp örter ve bir deyim ile, kafayı dumanlar ki buna "humar" denilir. "Hamr" kelimesinin bu üzüm şarabına isim olarak verilmesi özel bir isimlendirmedir. Bu nedenle "hamr" kelimesi bir de genel olarak akla humar veren, yani "kafayı dumanlandıran şey" anlamına kullanılır ki bu mânâya göre sarhoşluk veren şeylerin hepsi "hamr"dır."
KUR'AN-I KERİM,ELMALILI TEFSİRİ: BAKARA SURESİ (197-286 AYETLER)
Buna göre “sarhoşluk veren” tüm içkiler (İçecekler) ve her türlü kumar oyunları insanlar için günah (Doğru olmayan) şeylerdir. Bunlarda bir kısım fayda bulunduğu insanların yaptıkları araştırmalar sonucunda belirtilebilir. Örneğin bir kadeh şarabın insan sağlığı için iyi olduğu, kumarda ise insanların zekalarının kullanıldığı ve kazanma ve daha iyi koşullara ulaşma içgüdüsünü tetiklediği gibi şeyler söylenebilir.
Ancak, Yüce Yaratan, bu tür konuların sadece "bahane" niteliğinde olabileceğini ve insanları daima kötülüklere yönlendirdikleri için bunların daima insanların günahlarını çoğalttığına işaret etmekte ve bu nedenle her ikisinin de "günahının" faydasından daha büyük olduğu bildirilmektedir. Aklını kullanan insan bu ayırımları yapabilecek ve sonuçta kendisine sadece kötülük getirecek ve Allah'ı anmaktan alıkoyarak doğru yoldan ayıracak olan bu tür şeylerden kaçınacaktır.
Ayetlerin iniş sırasına göre sıralanması dikkate alındığında, Kur'an’da içki ve kumar hakkında vahiy edilen ilk Ayet ile insanlara "sarhoş" iken ne söylediğinizi bilinceye kadar Allah'a "dua" etmeye (namaza) yaklaşmamalarının öğüt verildiği, daha sonra içki ve kumarda insanlar için bir takım "fayda" olmasına rağmen ikisinde de günahın faydasından daha büyük olduğunun bildirildiği ve son olarak ta dikili taşlar, fal ve şans okları ile birlikte içki (şarap) ve kumarın da birer "şeytan işi pislik" oldukları ve "doğru yola" ve "kurtuluşa" ulaşılabilmesi için bunlardan uzak durulmasının gerektiği özellikle bildirilmektedir.
Böylece Yüce Allah "son bir uyarı olarak" Şeytan'ın içki ve kumar yoluyla insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak ve insanları Allah'ı anmaktan ve "Kendisini" anmaktan (namazdan) alıkoymak istediğine işaret etmekte ve insanlardan "Akıllarını" kullanarak bu öğüt ve uyarılarını dikkate almalarını ve artık bunlardan "vazgeçmelerini" beklemektedir.
Günümüzde sosyal yaşantının bir uygulaması olarak içki kullanıldığı böylece insanlar arasında sanki bir "yakınlaşma" veya "samimiyet" sağlandığı düşünülmektedir. Ancak bu alışkanlık ile ilgili meydana gelen olaylar ve gelişmelerin dikkatle incelenmesi halinde Ayette belirtilen "olumsuzlukların" ne kadar "gerçek" oldukları görülmektedir. Nitekim, bilgi düzeyi yükseldikçe insanlar bu olumsuzluklardan etkilenmemek için içeceklerini onları "sarhoş" eden alkol ve diğer sarhoşluk veren ve insanı bilinçsiz duruma getiren unsurlardan "arındırmakta" ve böylece sosyal yaşantılarında "akılları" ve "bilinçleri" her zaman normal ve yerinde olmak üzere sürdürmeye yönelmektedirler.
Öte yandan insanın bilinci üzerinde çok daha etkili olmak üzere keyif alma ve amacı ile ürettikleri her türlü “uyuşturucu” ve benzer diğer şeylerin de bu Ayetler çerçevesinde değerlendirilmeleri gerekmektedir. Zira insanların bilgili birikimlerinin çok hızlı bir şekilde artarken bu tür şeyleri “bilinçleri” üzerinde etkili olan bir “keyif” aracı olarak “fark ettikleri” her türlü “uyuşturucuların” Ayetlerde “isim” olarak yer almamalarına rağmen içerik olarak değerlendirildiğinde “istenmeyen” ve bu anlamda “yasaklanan” şeyler arasında bulundukları açıktır.
Kadınlar ile İlgili Konular
Kadınların yapısal olarak sahip oldukları özel durum hakkında Kur'an’ın ilk indirildiği zamanlardaki toplumu oluşturan insanlara bazı açıklanmalar yapılmaktadır. Bu durumun o toplumda meydana gelen bazı yanlış anlama veya uygulamaların düzeltilmesi ihtiyacından kaynaklandığı söylenebilir.
Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever. (87/222), (2/222)
Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. Müminleri müjdele! (87/223), (2/223)
Kadın erkek birlikteliği ile ilgili olarak o dönemlerde insanların "beden yapılarının" bu ortamda yaşamakta olan diğer "memeli" varlıkların bir türü olduğunun herkes tarafından bilinmediği, bu nedenle kadınların bünyelerinde "çocuk yaptıkları" Adem ve Havva zamanından beri bilinmesinde rağmen, çocukların beden yapılarının nasıl başlayıp anne rahminde nasıl geliştikleri ve sakınılması gereken konularda ayrıntılı bilgi sahibi olmadıkları anlaşılmaktadır.
Nitekim bazı Ayetlerde beden yapılarının nasıl başlayıp anne rahminde nasıl geliştikleri özet olarak tarif edilmektedir.
Bu konuda 'İnsanın Dünya'ya Gelişi' bölümünde bilgi bulunmaktadır.
Eşi ile birleşince eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı), onu bir müddet taşıdı. (39/189), (7/189)
Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. (59/6), (39/6)
Ayetlerde yer alan açıklamalar ile insanlara kadınlar için geçici olan bu rahatsızlıktan endişe edilmemesi belirtilmekte ancak bu durumun geçmesine kadar erkeklerin kadınlar ile ilişkide bulunmamaları önerilmektedir.
Sağlık açısından çok önemli olan bu durumun o zamanda yaşamış olan ve halen çeşitli nedenlerle yeterli bilgi düzeyine ulaşamamış toplumlarda yaşamakta olan ve bu konularda yeterli bilgisi bulunmayan insanlara doğrudan anlatılmasının ve temizlik konusuna çok önem verilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Bu anlamda kadın yapıların sağlıklarının korunması için özellikle "erkekler" tarafından uyulmak ve dikkat edilmek üzere bazı bilgiler verilmektedir. Böylece o dönemlerde erkeklerin geleneksel olarak "baskıcı" ve "emredici" oldukları ve yapılarının ayırıcı bir niteliği olarak da bu konularda sabırsız tahammülsüz olduklarından bazı ayrıntıları göz ardı ettikleri hatırlatılmaktadır.
Ayrıca erkeklerin kadınlar ile her türlü şekillerde ilişki yaşadıklarına işaret edilmekte ve onlara normal yolla ilişki kurulması "Allah'ın emri" olarak bildirilmektedir. Yüce Allah yaptığı bu "uyarılar" ile yapılan" yanlışlıklardan" geri dönülmesini (Tövbe edilmesi) ve temizliğe önem verilmesini öğüt vermekte insanları buna özendirmek üzere bu şekilde tövbe edip temizlenenleri sevdiğini belirtmektedir.
Normal zamanlarında erkeklerin eşleri ile diledikleri gibi ilişkide bulunmalarında bir mahzur olmadığına işaret edilmekte, ancak erkeklerin önceden hazırlık yapmaları önerilmektedir. Buna göre erkeklere eşlerine yaklaşırken önceden "hazırlık" yaparak onların "durumlarını" dikkate almaları ve "haklarına" saygılı olmaları gerektiği belirtilmektedir. Başka bir deyişle, kadın ile erkek arasındaki ruhsal ilişkinin önemi vurgulanmakta ve cinsel ilişkilerin “Akıllı İnsanlar” olmaları nedeniyle duygusal esasa dayandığı hatırlatılmaktadır.
Müminlere böylece belirtilen uyarı ve önerilere uymaları (Allah'tan korkmaları) ve onları dikkate alan insanlar için müjdeler bulunduğunu bildirilmektedir. Böylece insanların belirtilen hususları düşünmeleri ve "aşırı" gitmekten sakınmalarının gerektiği ihtar edilmektedir.
Ayette yer alan "kadınlarınız" ifadesi ile o dönemlerde cinsel birleşme yapılabilecek kadınların (nikahlarında olanlar ve cariyeler) kast edildiği anlaşılmaktadır. Ancak diğer Ayetlerde birden fazla kadınla nikahlanıldığında aralarında haksızlık yapılmamasının mümkün olmadığına işaret edildiği ve "Akıl" kullanımı ile bilgi birikiminin giderek gelişmekte olduğu dikkate alınarak, "kadınlarınız" ifadesinden "bir eş" ile kurulması önerilen "evlilik bağı" çerçevesinde birlikte olunan "kadın eşin" anlaşılması gerekmektedir.
Ayrıca, ürünün alınması için "tohumun" tarlaya atılmasına benzetilerek, kadınların rahimi "tarla" olarak tanımlanmakta ve "tohumun" buraya "ekilmesi" gerektiği, özellikle erkeklere olmak üzere, "eşlere" hatırlatılmaktadır. Benzer şekilde bu "tarlaya" nasıl isterseniz öyle "varın" ifadesi ile erkeklere "istedikleri zaman" eşleri ile birleşmelerine izin verildiği düşünülse de, eşlerinin "durumlarını" dikkate alarak "hazırlık" yapmaları da bildirilerek onlardan kadınlara saygı göstermeleri ve gönül bağlarına (sevgiyle yaklaşılmasına) önem vermeleri beklenmektedir.
Buna göre söz konusu "birleşmelerin" eşlerin “karşılıklı” olarak "diledikleri zaman" gerçekleşmesine önem verilmesi ve özellikle bu konuda "aşırıya" giderek "azgınlık" yapılmaması önerilmekte ve yapılan "uyarıları" Allah'tan korkarak ve O’na kavuşacağını düşünerek dikkate alan Müminlerin "ödüllendirileceği" açıklanmaktadır
Günümüzdeki bilgi birikimi düzeyine ulaşmış olanların, aile içi huzur, insanların ve nesillerin sağlıklı gelişimi ve dolayısı ile toplumsal yapının da sağlığı ve düzeni açısından yapılan bu uyarları "onayladığı" ve dikkate aldığı bilinmektedir.
Yapılan bu uyarılar ile insanların dünya hayatından sonra gidecekleri gerçek ortam (Ahiret Ortamları) konusunda araştırıcı olmaları ve bu gerçeği yaptığı her türlü işlerde dikkate almaları gerekmektedir. Zira sonuçta gerçek ortamda insanlar Allah ile birlikte olacaklar ve O'na kavuşacaklardır. Bu nedenle ölüm sonrasında Allah'ın yanına Allah'ın uyarı ve öğütlerini dikkate almış olarak gitmek çok önem taşımaktadır.
Bir diğer husus olarak Yüce Allah Hz.Muhammed’in "evindeki" hanımlara hitaben bazı konularda öneride bulunmaktadır. Bu önerilerin, diğer inanan kadınlar için de dikkate alınması gereken bir durum olarak üzerinde düşünülmesi gerekmektedir.
Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. (90/33), (33/33)
Buradaki açılıp saçılma ifadesi, cahiliye dönemi ile ilgilendirilmiştir. Buradan bilinçsiz bir şekilde ve kendini nefsine terk ederek ve nefsine teslim olarak utanma ve ahlak duygusunu yok sayarak yapılan hareketler ve giyimlere dikkat çekilmektedir.
Buna göre Ayette “kendini koyuverme” olarak açıklanabilecek bir durumun dışında insanların zamanla ürettikleri ve geliştirdikleri bilgilerle ulaştıkları bilgi birikimleri düzeyine göre biçimlenen toplumsal yaşamlarında kadınların giyimlerinde bir uyarıda bulunulmamaktadır. Diğer bir deyimle, giyimin şekli, tamamen amaca (spor, mesleki gerekler gibi) ve bu amacın toplum tarafından aynen algılanmasına bağlı olmaktadır. Ancak diğer Ayetler ile birlikte düşünüldüğünde sınır olarak karşı cins üzerinde uygun olmayan şekilde izlenim ve düşüncelere neden olunmamasının gerektiği unutulmamalıdır.
Öte yandan Hz.Muhammed'in eşlerinin, kızlarının ve ona inanmış olan diğer kadınların "Cariye" veya "Adi Kadın" sanılarak taciz edilmemeleri ve "İncitilmemeleri" için toplum içinde iken "Onurlu ve Hür" olarak görülmelerinin gerektiğine işaret edilmekte ve bunu sağlamak üzere üzerlerine "Dış Örtülerini" almaları önerilmektedir.
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış örtülerini üstlerine almalarını söyle, onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. (90/59), (33/59)
Hz.Muhammed döneminde Arap toplumundaki yöneticilerin toplumu üzerinde baskı kurarak ve diledikleri gibi yönettikleri ve toplumun bir parçası olan kadınları toplum içinde "önemsiz" sayılan kadınlar konusundaki anlayışları ve onlar üzerindeki baskı ve uygulamaları dikkate alındığında, Ayette belirtilen bu hüküm ile Arap toplumunda "hür" kadınların "kadın köle" olan cariyelerle "karıştırılması" nedeniyle ortaya çıkan "olumsuz" durum ve davranışların önlenmesini sağlamak üzere, hür kadınların “baş örtüsü ve entari” olarak açıklanan ve "cilbâb" ismi verilen dış giysilerine bürünmelerinin gerekli olduğuna işaret edildiği açıklanmaktadır. Bu konuda "Örtünme" bölümünde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
Yüce Allah Ayetlerinde ayrıca Hz.Muhammed döneminde iman etmeyen toplumlardan Allah'a iman edip ona sığınan kadınlar üzerinden bazı durumlara işaret etmektedir.
Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin, Allah onların imanlarını daha iyi bilir; eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kafirlere geri göndermeyin bunlar onlara helal değildir onlar da bunlara helal olmazlar. Onların sarf ettiklerini geri verin, mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kafir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin, onlar da sarf ettiklerini istesinler, Allah'ın hükmü budur aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (91/10), (60/10)
Eğer eşlerinizden biri, sizi bırakıp kafirlere kaçar, siz de galip gelirseniz, eşleri gitmiş olanlara, harcadıkları kadar verin, inandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının. (91/11), (60/11)
Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (91/12), (60/12)
Hz.Muhammed'in aldığı vahiyleri toplumuna iletmesi sırasında sahip oldukları güç ve varlıklarını kaybetmek korkusu ve kuşkusu ile ona karşı gelen toplumun "ileri gelenlerinin" aile bireyleri arasında olan kadınlarından veya "sahip oldukları" cariyelerinden (Kölelerinden) Hz.Muhammed'in ilettiklerine "ilgi" gösterip onların "gerçekliğine" inananların "mümin" olduklarına işaret edilmektedir.
Bu kadınlardan bir kısmının bulundukları ortamdan ayrılarak iman edenlere "sığınmaları" halinde Yüce Allah onların imanlarını daha iyi bildiğine işaret ederek, iman edenlere onların bu davranışlarında ne kadar "samimi" olduklarını sorgulayıp (imtihan edilmeleri) araştırmalarını, böylece iman edenlerin kendilerine sığınmakta olan kadınların "imanları" konusunda "emin" olmalarını istemektedir.
İman edenlere sığınan ve "inanmış" olduğu düşünülen kadınların "imtihan" edilmesi ile ilgili olarak Hz.Muhammed'e bir öneride bulunulmaktadır. Zira iyi niyetli olmayanların iman edenler arasına katıldıklarında Hz.Muhammed'in yürüttüğü peygamberlik görevine zarar verecek tutum ve davranışta bulunabileceklerdir.
Buna göre Yüce Allah "inanmış" olduğu düşünülen kadınların Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte karşı gelmemek hususunda Hz.Muhammed'e söz vermeye (Biat Etmeye) geldiklerinde biatlarını kabul etmesini ve onlar için Allah'tan af (mağfiret) dilemesini ve Allah'ın "şüphesiz" çok bağışlayan ve çok esirgeyen olduğunu bütün insanlara hatırlatmasını Hz.Muhammed'e bildirmektedir.
Böylece Hz.Muhammed'e "biat" eden ve diğer iman edenlere "sığınan" kadınların yapılacak "imtihan" sonucunda "güvenli" ve imanlarında "samimi" oldukları anlaşılırsa artık onların ayrıldıkları "kafirlere" geri gönderilmemesi öğüt verilmektedir. Ayrıca iman edenlere "sığınan" kadınların "mümin" olmaları nedeniyle artık kafirlere helal olmadıkları ve kafirlerin de bu kadınlara helal olmayacağı bildirilmektedir. Bu durumda iman edenlerden kendilerine sığınan bu kadınların bıraktıkları kocalarına verdiklerini (sarf ettiklerini) onlara geri vermeleri istenmektedir.
İman edenlere ayrıca "Allah'a" iman ederek kafirlerden ayrılıp kendilerine "sığınan" kadınlar ile ancak "mehirlerini" kendilerine verdikleri zaman "evlenmelerinde" bir günah olmadığı bildirilmekte, bu gereğe uyulmaması halinde "günaha" girecekleri (suçlu olacakları) hatırlatılmaktadır.
Bu uyarıya benzer şekilde iman edenlere sonradan "inanmayan" ve "kafir" olan kadınları nikâhlarında tutmamaları, onlar için sarf ettiklerini istemeleri ve onlara da geri istedikleri sarf ettiklerini vermelerinin gerektiği bildirilmektedir. Böylece "boşanan" kadınların "haklarının" verilmesi veya onlar üzerinde olan hakların geri alınması önerilmektedir.
Bu durum, Hz.Muhammed'in insanlara ilettiği ve henüz başlangıç aşamasında olan "gerçeklerin" uygulanmasında bir adaletsizlik veya haksızlık yapılmaması için, her şeyi "bilen" ve her şeyin "sahibi" olan (hikmet sahibi) Allah'ın hükmü olarak insanlara bildirilmektedir.
Bu arada özel bir durum olarak müminlerin eşlerinden birinin kafirlere kaçması ve kafirler ile yapılan savaş sonrasında onlara galip gelinmesi halinde, savaştan elde edilenlerden (ganimetten) eşleri gitmiş olanlara eşleri için harcadıkları kadar verilmesi gerektiği belirtilerek aşırı gitmekten ve inanılan Allah'a karşı gelmekten sakınılması gerektiği açıklanmaktadır.
O dönemde Arap toplumunda her konuda erkek hakimiyetinin geçerli olması nedeniyle toplum gelenek ve kuralların daima erkek üzerinden yürütülmesi nedeniyle Ayette "iman edenler" olarak aile yapısında söz sahibi olan erkeklere hitap edildiği anlaşılmaktadır. Ancak diğer Ayetler ile birlikte düşünüldüğünde, erkek ve kadınlar arasındaki uygulamalarda her iki taraf açısından karşılıklı olarak "hakkaniyetle" davranılmasının gerektiğinin insanlara önerildiği görülmektedir.
Burada açıklananların, Hz.Muhammed'in aldığı "vahiyleri" iletmekte olduğu dönemde Arap toplumunda uygulanmakta olan evlilik ve kadın erkek birliktelikleri ile ilgili kuralların bu vahiylere göre yeniden düzenlenmekte olduğunun dikkate alınarak değerlendirilmeleri gerekmektedir. O dönemde Hz.Muhammed'in bildirdiği Ayetler ile toplumdaki "geleneksel" uygulamaların "aniden" kaldırılması yerine çok daha "adil" ve "insanca" bir düzene sokulduğu, yapılan bu "iyileştirmenin" toplum üzerinde güçlü "etkileşimlere" yol açtığı ve çok sayıda insanın kısa bir zamanda Hz.Muhammed'e ve ona inanmış olanlara katılarak bu yeni düzeni "kabul etmelerine" neden olduğu "tarihi" bilgilerde yer almaktadır. Buna göre "İnanmayanların" ailelerindeki kadınlardan (Eş veya Cariyelerinden) bu Ayetlere "inananların" iman etmiş olanlara sığındıkları ve onların da zaten eşleri olsa bile, kendilerine sığınan bu kadınlar ile "evlendikleri" anlaşılmakta, ancak İslam'ı kabul ederek iman edenlere sığınmış olan kadınların haklarının korunmasının sağlandığı ve "birliktelik" kurallarının belli bir düzene sokulduğu görülmektedir.
Ancak sonraki dönemler için bir diğer Ayette bütün insanlara, taşıdıkları Allah'a ait "güzel duygular" ve O'nun izni ile Şeytan'ın yerleştirdiği "dürtüler" hatırlatılarak, kadın erkek birlikteliğinde "İnsan Olmak" düzeyine ulaşılmasında "tek eşliliğin" en uygun birliktelik olduğu önerilmekte ve öğüt verilmektedir.
Eğer yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. (92/3), (4/3)
Yüce Allah bu öğüdü ile bütün insanlara her konuda "Akıl" kullanarak "Şeytani" dürtülerden korunmalarını ve "aşırı gitmemelerini" ihtar etmektedir. Bu konuda “Evlilik” ve “Örtünme” bölümlerinde ayrıca bilgi bulunmaktadır.
Örtünme
Yüce Allah yarattığı ilk "insanlar" olan Adem ve eşinin yaşamaya başladıkları "Cennet" ortamında bu yaratılışa itiraz eden Şeytan'ın telkinleri ile hataya düşmeleri üzerine "örtünme" gereği duyduklarına işaret emektedir.
“Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.” (39/19), (7/19)
Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi. (39/20), (7/20)
Ve onlara: “Ben gerçekten size öِğüt verenlerdenim” diye yemin etti. (39/21), (7/21)
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. (39/22), (7/22)
Nihayet ondan yediler, bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü, üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (45/121), (20/121)
Gerçek Ortamda "Yaratıldıklarında" Adem ve eşinin buradaki özel "Ortamlardan" olan "Cennette" yerleşebilecekleri ve diledikleri yerden yiyebilecekleri açıklandığına göre Adem ve Eşinin bildiğimiz beden yapılarımıza "Benzer" olmakla birlikte Gerçek Ortam koşullarına göre tasarlanmış ve "Üreme Organları" olmayan veya "Görünmeyen" özel bir "Beden" yapısına sahip oldukları anlaşılmakta ve belli bir ağacın "Meyvesinin" yenilmesi durumunda üreme organlarının bu beden yapılarında "Görünür" hale geldiği belirtilmektedir.
Adem ve eşinin "Cennet" ortamındaki yaşamlarında dilediklerinden "Yiyebilecekleri" bildirilmektedir. Bu durumda Adem ve eşinin insanların "indirildikleri" bu Dünya ortamında sahip oldukları beden yapılarının, yaşamlarını sürdürebilmek için "gıda" yiyip "su" içtikleri dikkate alındığında, ilk yaratıldıkları Cennet ortamındaki yapılarında da gıda yedikleri ve su içtikleri anlaşılmaktadır. Ancak Cennet ortamındaki yapılarında "görünmeyen" üreme organlarının (Ayıp Yerlerinin) bu ortama indirildiklerinde görünür olmasının Yüce Allah’ın "Takdir" ettiği kesin bir "Hüküm" olduğu söylenebilir. Bu hükme göre Cennet Ortamı koşullarına göre "Yarattığı" Adem ve eşinin beden yapılarında “belli bir etken” ortaya çıktığında bir “değişimin” meydana geldiği ve artık bu beden yapılarının Cennet Ortamında kullanılamayacağı düşünülebilir.
Bu durumda Adem ve eşinden itibaren yeryüzünde yaşamakta olan “Akıllı” insanların “kullandıkları” beden yapısının onların yaratıldıkları Gerçek Ortamdaki (Cennet) yapılarına "Benzer" olduğu, Ayette yer alan "Cennet’te diledikleri yerden yemelerini" belirten ifadelerden anlaşılmaktadır. Bu durum Yasin Suresindeki ölüm sonrasında insanların “aslına dönerek” yeniden yaratılacaklarına işaret eden Ayetteki ifadelerden de görülebilmektedir.
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? evet! elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. (41/81), (36/81)
Buna göre Yüce Allah ölümden sonra insanların Gerçek Ortamda ilk yaratıldıkları gibi "üreme organları" görülmeyen (bulunmayan) bir yapıya sahip olacaklarını bildirmektedir.
Bu açıklamalardan Dünya ortamına "indirilen" Adem ve eşinden çoğalıp yaşayan ve Evren’in sona ereceği zamana kadar yaşayacak olan bütün "Akıllı" insanların ölümleri sonrasında Adem ve Eşinin "İndirilmeden" önceki Gerçek Ortamda sahip oldukları "ayıp yerleri" görünmeyen (bulunmayan) beden yapılarına "Geri Döndürülerek" yeniden "Diriltilecekleri" anlaşılmaktadır.
Bu durumda Dünya'daki yaşamın sona ermesi ile "Ahiret" ortamlarında yeniden yaratılarak yeni bir "yaşama" kavuşacak (Allah'a Dönecek) olan insanlar için bu yeni yaşamlarında "Üreme" işlevinin olmayacağına işaret edilmektedir. Zira hiçbir Ayette Cennet'e girecek insanların çocuk sahibi olacaklarına dair bir hüküm bulunmamaktadır.
Allah Adem ve Eşinin Gerçek Ortamdaki (Cennet) yaşamları sırasında Şeytanın "Akıllarını Çelerek” onları aldatması sonucunda ayıp yerlerinin "görünmesi" üzerine bu bölgelerini hemen "Cennet Yaprakları" ile örtmeye çalışmalarının Yüce Allah'ın Adem ve eşine "Öğrettiği" bütün isimler kapsamında bulunan "utanma" duygusu ile ilgili olduğu söylenebilir.
Allah Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. (87/31), (2/31)
Allah'ın "İnsan" adını verip "Yarattığı" Adem ve Eşine öğrettiği ve "Ruhlarına" yerleştirdiği "Bütün İsimler" kapsamında "Akıl" unsuru ve insanlara huzur veren ve yücelten tüm "Olumlu Duygular" bulunmaktadır. Bu nedenle Adem ve eşinin yeryüzüne "indirilmeleri" sonrasında yaşayacak olan bütün “Akıllı” insanların Allah'ın "Ruhundan bir" Esinti" olarak yerleştirilen "Ruh Yapılarında" söz konusu “Bütün İsimler” yer almaktadır. Ancak insanlar “Akıllarını” kullanarak ulaşacakları “bilgi birikimleri” düzeyine göre giderek daha çok “İsimleri” anlayabileceklerdir.
Şeytanın bu nedenle insanların "Ruh Yapılarında" bulunan "Merak" duygusunu “etkileyerek” Adem ve eşinin "Akıllarını Çeldiği" görülmektedir. Böylece Adem ve eşinin “merak ederek” yaklaşmamaları gereken ağaçtan yemekle “görünür hale gelen” üreme organlarını, sahip oldukları bütün isimler kapsamında bir "içgüdü" niteliğinde olarak Ruhlarına yerleştirilmiş bulunan "Utanma Duygusu" nedeniyle "Örtmeye" çabaladıkları anlaşılmaktadır. Söz konusu "Utanma Duygusu" hangi yaşta ve hangi inançta olura olsun geçmiş çağlarda yaşamış ve bundan sonra da yaşayacak bütün insanların "Ruhlarında" bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın Adem ve eşinin "Akıl" unsurunu gereği gibi kullanamayıp sahip oldukları tüm "Olumlu" duyguları ve "Şeytanın" etkisini fark edememeleri sonucunda bedenlerinde değişime yol açacak olan "meyve yeme" etkisini önleyemedikleri, bunun üzerine onları bir başka "Ortama" göndermeyi "Takdir" ettiği ve Evren ve Dünya ortamını da bunun için "Yarattığı" düşünülebilir.
Allah'ın Adem ve eşini yeryüzüne "İndirmeyi" takdir etmesi ile onların "Bir Süreye Kadar" yaşayacakları "Yeryüzü" ortamının "Yaratılması" arasında bizim deneyimlemekte olduğumuz ve Güneş Sistemi çerçevesinde oluşan düzenli döngülere göre belirlediğimiz birimlere göre ne kadar bir "Zaman" geçtiği, yani Adem ve eşinin bu Dünya ortamına "İndirilmesine" bizim ölçülerimize göre ne zaman "Karar Verildiği" sahip olduğumuz bilgiler açısından mümkün bulunmamaktadır.
Öte yandan yapılan bilimsel çalışmalardan içinde yaşadığımız ölçülere göre Evren 13.7 Milyar yıl önce ortaya çıktığı ve Dünya'nın bu günkü hale gelmesinin 4.5 Milyar yıl süren bir "Zaman" aldığı bilinmektedir. Ancak bu süreler dikkate alınarak Yüce Allah'ın İnsanların Dünya ortamında çoğalmaları "Takdirinin" yaklaşık olarak günümüzden 13.7 yıl önce gerçekleştiğinin düşünülmemesi gerekir. Zira Allah aynı zamanda "Zamanın" yaratıcısı ve sahibidir. Biz ancak deneyimlerimiz ile bu ortamdaki Zaman boyutunun her "Maddi" şeyin ortaya çıkması ve var olması için gereken bir asıl "Unsur" olduğunu anlayabiliyoruz. Zamanın Gerçek Ortamdaki durumu tamamen bilgimiz ve hayalimiz dışında bulunmaktadır.
Çünkü Evren'in ortaya çıkmasını sağlayan “Büyük Patlama” ve sonrasındaki "Zincirleme Etkileşimler" aynı anda "Yaratılmış" olan "Bu Ortamdaki Zaman Akışına" bağlı olarak gerçekleşmiş bulunmaktadır. Bu nedenle bulunduğumuz ortamda fark ettiğimiz ve algıladığımız "Zaman" akışkanlığı ile Evren'in 13.7 Milyar yıl önce ortaya çıktığını ve Dünya'nın bu günkü hale gelmesinin 4.5 Milyar yıl sürdüğünü söyleyebilmekteyiz. Diğer ortamlarda ve Gerçek Ortamdaki zamanın nasıl başladığını ve (Bize Göre) ne zaman başladığını bilmemiz mümkün bulunmamaktadır.
Bu durumda Gerçek Ortamdaki zamanı "Öncesi ve Sonu Olmayan" yani öncesi ve sonrası "Sonsuz" olarak ifade edebiliriz. Bu varsayımlar çerçevesinde Dünya'nın "İnsanlar" için hazırlanmasının başlangıcı olan Evren'in ortaya çıkmasının bize göre aldığı süre "Yaratıcının" ortamında "Bir An" gibi olabilir. Yani Adem ve eşinin Dünya ortamına "İndirilmesi" takdir edilir edilmez Adem ve eşi bu Dünya ortamında ortaya çıkmış olmaktadır. Buna karşılık bizim açımızdan Adem ve eşinin Dünya ortamına "İndirilmesinin" takdir edilmesi ile Adem ve eşinin yaklaşık olarak son buzul çağından sonra 20-10 bin yıl önce bu Dünya ortamında “İlk Akıllı İnsanlar” olarak ortaya çıkması arasında “bize göre” en az Evren'in yaşı kadar bir süre geçmiş bulunmaktadır. Ancak bu süre "Sonsuzluk" açısından dikkate alınamayacak kadar "Kısa" olmaktadır.
Bu açıklamada geçen Şeytan ile ilgili olarak Melekler ve Şeytanlar bölümüne, Adem ve eşinin yaratılışı için İnsanın Yaratılışı ve Sonu bölümünde ve Zaman konusunda ise Zaman bölümünde ayrıntılı bilgi bulunmaktadır
Bu varsayım çerçevesinde Yüce Yaratan'ın Adem ve Eşinin üreme organlarının artık "Görünür" hale gelmesi sonucunda onların aklını çelen Şeytan ile düşman olarak Gerçek Ortamdaki (Arş) Cennet ortamından çıkarılarak bu Dünya ortamına "İndirmeyi" ve insanların artık bu ortamda Çoğalmalarını takdir ettiği anlaşılmaktadır.
Allah: “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır” buyurdu. (39/24), (7/24)
"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada çıkarılacaksınız" dedi. (39/25), (7/25)
Bu durumda, Şeytan'ın Adem ve Eşinin "Merak" duygusunu kullanarak "Akıllarını Çelmiş" olması sonucunda Yüce Yaratan ve Tek Yaratıcı Bilinç olan Allah'ın "Ruhundan" esinti yükleyip "Akıl" unsuru ile donattığı Adem ve Eşini Dünya ortamına gönderdiğinde, artık onların üreme işlevine sahip olmaları nedeniyle, bu Dünya ortamında "İnsanların Çoğalmalarını" uygun gördüğü anlaşılmaktadır.
Yüce Yaratan'ın Adem ve eşinin yeryüzüne “indirilmelerini” takdir ettiğinde Dünya ortamında onlardan çoğalacak ve “bir süre” yaşayacak olan “Bütün İnsanların Ruhlarını" da yarattığı, onlara verdiği "Önem" nedeniyle “Ruhlarına” diğer "Yaratılmışlardan" ayrı olarak "Akıl" unsurunu lütfettiği anlaşılmaktadır. Böylece “Akıllı” insanların bu ortamda ortaya çıkmaları sırasında “Ruhlarına” ayrıca “Allah’a ait olan” bütün "Olumlu" düşünce ve duyguların yerleştirildiği Ayetlerde belirtilmektedir. Öte yandan verdiği izin ile Şeytan’ın da insanların “Ruhlarına” onları Allah’ı anmaktan alıkoyacak çok çeşitli duyguları eklediği açıklanmaktadır. Ancak insanların “Akıl” yolu ile Şeytan’ın etkilerini yok edebileceğine işaret edilerek insanlardan bu ortamda "İnsan Olmak" için bulunduklarını anlamalarının beklendiği Ayetlerin genel değerlendirilmesinden anlaşılmaktadır.
Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak sana uyan azgınlar müstesna. (54/42), (15/42)
Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun bir hakimiyeti yoktur. (70/99), (16/99)
Gizli konuşmalar şeytandandır, bu, iman edenleri üzmek içindir; oysa şeytan, Allah'ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez, müminler Allah'a dayanıp güvensinler. (105/10), (58/10)
Görüldüğü gibi Allah "İnsanların" sahip oldukları "Akıl "unsurunun işletilmesi halinde Şeytan'ın onlar üzerinde bir etki yapamayacağını açıklamaktadır.
Dikkat edilirse, Allah'ın Kendi "Ruhundan" bir esinti olarak Adem ve Eşine öğrettiği "Bütün İsimler" çerçevesinde ortaya çıkan "utanma" duygusunun etkisi olarak hangi inanca ve geleneğe sahip olursa olsunlar geçmişte, günümüzde ve gelecekte de yaşamış ve yaşayacak olan bütün kadınların (Fahişeler de dahil) ve erkeklerin bir nedenle soyunmaları durumunda özellikle mahrem yerlerini örtmeye çalıştıkları görülecektir. Bu davranış Gerçek Ortamdaki yaratılış sırasında Ruhlarına yerleştirilen bu "Utanma" duygusunun en açık bir"Kanıtı" olmaktadır. Buna aldırmayan erkek ve kadınların ruhlarında Şeytan tarafından yerleştirilen "Olumsuz" duyguların "Olumlu" duyguları etkileyip önüne geçtiği söylenebilir. Kur'an Ayetlerinde iletilen öğüt ve önerilere göre bu durumda olan insanların durumlarını bu açıdan değerlendirmeleri ve "Akıllarını Kullanarak" olumsuz etki ve dürtülerden korunmaya çalışmaları gerekmektedir.
Bu hislerle Dünya ortamına "İndirilen" Adem ve Eşinin ve onlardan ortaya çıkan "Akıllı" İnsanların edindikleri deneyimler ve bilgi düzeyine göre kurdukları medeniyetlerde geliştirdikleri yaşam tarzlarına, geleneklere ve çevre ve iklim koşullarına göre "Örtündükleri" görülmektedir. Bu nedenle örtünmenin insanların hayatlarında en eski ve önemli unsurlardan birini oluşturduğu ve sadece insana özgü bir davranış olduğu söylenebilir.
"Tarih Öncesi" olarak da adlandırılan "Erken" dönemlerden beri bu ortamda gelişip çeşitlenmekte olan "Hayvansal" yapıların hayatta kalmak için her türlü tehlikelere karşı korunmak üzere "içgüdü" olarak tanımlanan davranışları geliştirdikleri görülmektedir. Bu süreçte beden yapısı diğer hayvansal yapıların gelişmelerinden farklı olarak "Gelişmekte" olan "İnsansı" yapıların "içgüdülerinin" de iklim koşullarındaki değişikliklerden korunmak amacı ile avladıkları hayvan derilerini kullanılmasını ve daha sonraları basit kumaş parçalarının üretilmesini sağlayacak şekilde değiştiği ve geliştiği geçmiş dönemler ile ilgili bilimsel araştırmalardan anlaşılmaktadır.
http://www.bbc.com/earth/story/20160919-the-real-origin-of-clothes
Bu şekilde devam eden bedensel ve içgüdüsel yapılarının değişip gelişmesi (Evrimleşmesi) sürecinde yaklaşık 200.000 yıl öncesinde İnsan yapısına "Benzer" gelişmiş bir yapıya sahip olan "Homo Sapien" olarak isimlendirilen "İnsansı" yapıların ortaya çıktığı görülmektedir. Homo Sapien ile ilgili olarak elde edilen bilgilere göre yapılan betimlemelerde çıplak olarak yaşadıkları veya hava koşullarının etkilerinden korunmak için beslenmelerinde en önemli yeri tutan avladıkları hayvanların derileri ile örtülmüş olduğu görülmektedir.
https://www.britannica.com/topic/Homo-sapiens/images-videos
https://www.britannica.com/art/cave-painting
https://www.britannica.com/art/rock-art/images-videos/media/506054/189
Yaklaşık olarak son buzul çağından sonra ve günümüzden 20-10 bin yıl önce bu ortamda ortaya çıkan Adem ve Eşinden olan çocuklarının o sırada bu ortamda yaşamakta olan ve esasen Adem ve eşinin soyundan gelen "İnsanlar" ile ilişki kurmaları için "Hazırlanmış" olan "İnsansı" yapılar (Homo Sapien) ile "Birleşmeleri" sonucunda çoğalan "Akıllı" insanların "Ruhlarında" yerleşik olan "Utanma" duygularının etkisi ile önce genellikle "Ayıp Yerlerini" örttükleri ve ilerleyen zamanlarda "Ruhlarında" bulunan tüm "Olumlu" duyguların etkisi ile ve "Akıllarını" kullanarak kurdukları toplum düzeni kurallarına ve iklim koşullarına göre örtünmenin bir çok "Şekil" aldığı geçmiş dönemlerden kalan belgelerden elde edilen bilgilerden anlaşılmaktadır.
İnsanların kurdukları ilk medeniyet olan Sümerlerde örtünmenin önemli bir konu haline geldiği ve özellikle kadınların örtünmelerinin bir çeşit saygınlık unsuru niteliği taşıdığı bu konuda söz sahibi olan Muazzez İlmiye Çığ gibi araştırmacıların eserlerinden anlaşılmaktadır. Bu anlamda kızların cariyelerin ve sokak fahişelerinin dışında saygın kadınların başlarını örtmelerinin de zorunlu hale getirildiği belirtilmektedir.
"Sümer tapınaklarında rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başlan örttürülmüştür. 24 Daha sonraları IÖ 1500 yıllarında bir Asur Kralı, yaptığı bir kanunun kırkıncı maddesi ile evli ve dul kadınların da başlarını örtmeye mecbur etmiştir. Fakat kızlar, cariyeler sokak fahişelerinin örtünmesi yasak; örtünürlerse ceza var. (Prof. Mebrure Tosun-Doç. Dr. Kadriye Yalçav, Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Arrrni Aduqa Fermanı, Ankara, 1975, s.252, madde 40.) Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere geçmiş, dindar Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip bir peruk veya başörtüsü ile başlarını örtmüşler. Hıristiyanlıkta rahibeler aynı şekilde başlarını örtüyorlar, ilginç olanı Tevrat son yazıldığı zamana kadar Yahudiler arasında Tanrı namına fuhuş yapan kadın ve erkekler varmış. Tevrat Tesniye 23: 18'de "İsrail oğullarından ve kızlarından kendilerini fuhşa vakfetmiş kimseler olmayacaktır. Kadınlar! Fuhşun ücretini herhangi bir adak için Allah'ın Rabbin mabedine getirmeyeceksin, çünkü bunların ikisi de Allah'ın Rabbe mekruhtur" şeklinde yazılıyor. Yahudi fahişeleri yüzlerine peçe koyuyorlarmış. {Tevrat, Tekvin 38; 15.) 25 Bunun Araplarda da olduğunu duydum; ama yazılı bir kanıt bulamadım.
İslam'a örtünme, erkekten kaçma şeklinde geçmiş. Buna karşın erkeksiz bir yerde Kur'an okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır."
Muazzez İlmiye Çığ, Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni Sayfa 26
Adem'den sonraki dönemlerde Allah'ın görevlendirdiği "Uyarıcılar" tarafından insanlara iletilen öğüt ve önerilerde örtünme veya giyim ile ilgili konuların bulunduğuna dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak bu Uyarıcılardan Peygamber (Resul) olan Musa ve İsa ile Budist önderinin toplumlarına ilettiklerinden (sonraki zamanlarda yaşamış olan diğer insanlar tarafından) derlenen en eski belgeler olan eski ahit ve yeni ahit ile Budist öğretilerde giyimin ve örtünmenin (Özellikle kadının örtünmesinin) yer aldığı görülmekte ve örtünmenin şekli ile ilgili açıklamalar yapılmaktadır. Bu açıklamalarda genellikle toplumda "Saygın" ve "Hür" olan kadınların örtünmeleri gerektiğine veya örtündüklerine işaret edilmektedir.
http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-106556-yahudilikte_ortunme.html
https://bibleresources.org/head-coverings/
https://www.christianbiblereference.org/faq_dress.htm
https://www.thoughtco.com/the-buddhas-robe-450083
http://www.palicanon.org/index.php/vinaya-pitaka/852-bhikkhuni-pa-imokkha-rules-for-female-monks
Bir araştırmacının tespitlerine göre Yahudi ve Hristiyan öğretilerinde de özellikle baş örtüsü ile ilgili olarak benzer uygulamalar bulunmaktadır.
“Talmud’a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır. Eski Ahit’te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet anlamında “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamında “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65–38/14.19’da yüzü örten örtü anlamında da “tsaayafa” kullanılmıştır. Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” kelimesi de kullanılmıştır. Hristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos ise “Kadının örtüsüz tanrıya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir!” demiştir. Bunu Protestanlar da kabul ederler, ancak bunu “O dönem öyle gerekliydi, şimdi değil!” diyerek uygulamayı reddederler. Erkek eli değmemişliğin erdemliğin sembolü olan Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hristiyan rahibelerin de başları örtülüdür. Bu yüzden Katoliklerde, Meryem Ana çok kutsal sayılır.”
http://komplikedergi.com/ortunmenin-tarihi/
Kur'an'da ise örtünmenin "Özünde" diğer yaratılanlar arasında "Özel" olarak yaratılan insanların "İnsan Olmaları" ile de ilgili olduğu, "İlk Yaratılmasından" itibaren verilen örnek ve öğütler ile belirtilmektedir. Bu anlamda bu ortamda yaşayan Akıllı İnsanlara örtünme ve giyim konusunda önemli bir konuya dikkat çekilmekte ve "asıl olanın" örtünmenin şekli ve türünden çok İnsanların sahip oldukları Allah İnancına ve O'nun bildirdiği "gerçeklere" iman edilmesi (Takva) olduğu belirtilmektedir.
Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (39/26), (7/26)
Nitekim Ayette "Takva" sahibi olunmasının (Takva elbisesinin) insanlara ayıp yerlerini örtecek (utanılacak duruma düşürmeyecek) giysi ve süslenecek elbise olduğu bildirilmektedir.
Buna göre İnsanların "Utanma" duygusu ile ilk örttükleri yerlerin "Görünür" hale gelen üreme organları olduğu hatırlatılmakta ve buraların örtülmesi için "Elbise" yaratmış olduğuna işaret edilmektedir. Diğer bir ifade ile özellikle "üreme organlarının" görünmesinden, Ruhlarındaki "Utanma" duygusunun farkına vararak, "Sakınmaları" bütün "Akıllı" insanlara hatırlatılmaktadır.
Ancak sadece giyinme ve örtünmenin insanların "Yücelmeleri" veya "İnsan Olmaları" için yeterli olmayabileceği, insanların kendi iradesi ile ve samimi olarak Allah'ı "Tek Yaratıcı" olarak "Tanımaları" ve Allah'ın öğüt ve önerilerinin dikkate alınarak yerine getirilmesi (Takva) halinde bu durumun "Daha Hayırlı" olduğu, zira bu şekilde Takva sahibi olan insanların esasen Allah'ın beklediği davranışlarda bulunacağı, üzerinde düşünüp ona göre hareket edilmesi için "Bütün İnsanlara" iletilmektedir.
Nitekim buradaki elbisenin yaratılması olarak ifade edilen durumun, insanların Akıllarını işleterek çeşitli şeylerden yararlanıp bedenlerini örtmek için giyecekler oluşturabilmelerinin yanında Allah'ın "Halifesi" olarak "utanılacak" duruma düşülmemesi için her türlü faaliyetinde Allah'a olan "imanını" dikkate alması olduğu da söylenebilir. Böylece insanlara diğer yaratılmışlardan farklı olarak "Allah'ın Ruhundan" dolayı sahip oldukları bütün olumlu ve güzel duyguların ve huyların (Hasletlerin) yanında "utanç" duyacakları duruma düşmelerine yol açacak faaliyet ve işler yapmamaları, bunun için "Akıllarını" kullanmaları (Ayıp Yerlerini Örtmeleri) bildirilmektedir.
İnanmış erkek ve kadınların bu nedenle toplum yaşantılarında yanlışlıklara düşmemeleri ve imanlarını koruyabilmeleri için "Takva" sahibi olmaları ve bazı durumlardan sakınmaları öğütlenmektedir. Bu durum "Takva Elbisesi" olarak belirtilmektedir. Buna göre ne tür bir "Elbise" giyerlerse giysinler, insanların Allah'a olan "Samimi" sevgiden ve "Teslimiyetten" kaynaklanan "Utanma" ve "Saygı" duygusunun daha önemli olduğu; zaruret veya iklim koşullarına göre toplumda çıplak sayılacak şekilde yaşasalar dahi "Takva" duygusunun örtünme anlamında bir "Elbise" olduğu açıklanmaktadır. Ancak, bu hususu idrak edemeyen ve "Takva" duygusu bulunmayan toplumlarda tamamen örtünseler de "Günahkâr" olmaktan kurtulmaları mümkün olmayacaktır.
Bu konuda Elmalılı tefsirinde özet olarak açıklamalar yapılmaktadır.
"...takva elbisesi takva hissi veya takva duygusu ile giyim yani hayâ, utanma duygusu ve Allah korkusu ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî manevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan korunma elbisesi yok mu, bu, mutlak hayırdır. Sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma ve istifade asıl bununladır. Zira takva duygusu, korkusu ve imanı, hayâ ve irfanı olanlar zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en az Âdem ve Havva'nın yapraklarla örtündükleri gibi ayıp ve örtülmesi gereken yerlerini örter ve muhafaza ederler. Fakat takva duygusu olmayan günahkârlar ne kadar giyinseler yine kıçları, açılmaktan kurtulamazlar."
http://www.kuranikerim.com/telmalili/araf.htm
Feminist bir Müslüman Yazar olan Nazira Zin al-Din kadınların örtünmesi ile ilgili olarak Al-Sufur Wa’l Hijab isimli kitabında başörtüsünün siyasi bir sembol olduğu yorumu yapılmaktadır.
“İnsanın kendi ahlaki ve vicdan temizliği, başörtünün ahlakından daha iyidir. Hiçbir yalandan iyilik beklenemez; bütün iyilik kendi içimizdedir” ve “Başörtü kadının dini görevi değildir! Eğer Müslüman milletvekilleri bunun doğru olduğuna karar vermiş ise, düşünceleri yanlıştır. Başörtü, birkaç ülkede siyasi bir sembol ve batının güçleri ve egemenliğinden özgür kalmak isteyişin isyankâr sembolüdür. Nasıl düşünülür ya da inanılır ise, örtünmek için hiçbir öğretim Kur’an da yoktur.”
http://en.alukah.net/Thoughts_Knowledge/0/6871/
Bu değerlendirmeler ile Allah'ın insanlar için en hayırlı "Örtü" nün "Takva Elbisesi" olduğunu belirttiği söylenebilir. Toplumda yaşayan insanları düşündüğümüz zaman her insanın "Değerlendirme ve Anlayış" yapısının farklı olduğu ancak "Akıllarını Kullanan" ve Allah'a samimiyetle ve dürüstçe inanıp "Saygı" gösteren insanların dışında toplumun çoğunluğunda bu nitelikleri taşımayan, "Şeytanın" dürtüleriyle "nefsine" uyarak sahip oldukları olumlu duygulardan uzaklaşan ve her türlü olumsuz davranışlarda bulunan insanlar da bulunmaktadır. Bu tür etkiler altında olan insanlar, giyim ve örtünme konusunda da aşırı giderek ilgi çekme, "Moda" haline getirme veya seçkin olma adına "Tamamen Çıplak" olmaya kadar giden davranışları sergileyerek toplum hayatında yer almakta ve bunun normal bir "İnsan Davranışı" olduğunu iddia etmektedirler. Unutulmamalıdır ki insanlar tamamen çıplak olduklarında bedenlerinin "Hayvan" yapısı ortaya çıkmakta ve "İnsan Olmak" niteliklerinden uzaklaşmaktadırlar.
Yüce Allah "Şeytanın" ve onun etkisi altında bulunan ve artık bir nevi "Şeytan" gibi hareket ederek onun "Yandaşı" olan insanların diğer bütün insanları fark edemeyecekleri bir şekilde "Görebildikleri" yani "Sinsi" bir şekilde onlara yaklaşabildikleri bildirmektedir.
İblis dedi ki: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (39/16), (7/16)
"Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. (39/17), (7/17)
Ey Adem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. (39/27), (7/27)
Bu nedenle Şeytan'ın akıllarını çelmesi sonucunda bir an gaflete düşen Adem ve eşinin "Takva Elbisesini" soyması üzerine Cennet'ten çıkarıldıklarını hatırlatarak tüm insanları uyarmaktadır. Ayrıca Şeytanların ancak "İnanmayanların" dostu olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu durum tüm insanlar üzerinde "Şeytanın" önemli bir etkisi olarak "Kıyamete" kadar böylece devam edecektir. Bu nedenle bütün Akıllı İnsanların kendilerine iletilenleri bu açıdan değerlendirip "Ders" çıkarmaları ve "Gerçekleri" anlamaya çalışmaları beklenmektedir.
Görüldüğü gibi İnsanın sadece giysi ile örtünmesinin utanmasını sağlamadığı veya ahlaksızlığını örtmediğine işaret edilmekte ve "Samimiyetle" inanıp utanan ve ahlakını koruyanların (Takva Sahibi Olan) aslında en güzel giysi ve süslü elbiselere sahip oldukları belirtilmektedir. Bu önemli önerinin "Allah'ın Ayeti" olduğu ve bu Ayette yer alan açıklamaları üzerinde "Düşünülmesi" ve "Öğüt Alınması" gerektiği tüm "Akıllı İnsanlardan" beklenmektedir.
Sonuçta "örtünmenin" insanların bu ortama gelmeden önce "Yaratılmış" olan "Ruhlarına" yerleştirilmiş olan bütün olumlu duyguların etkisi ve "akıl" unsurunun kullanılması ile şekil alan bir "İnsani" davranış olduğu görülmektedir.
Öte yandan Kur'an’da Resul Hz.Muhammedin zamanında içinde bulunduğu toplumun özellikleri nedeniyle örtünme ile ilgili olarak bazı özel uyarı ve öğütler de verilmektedir.
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış örtülerini üstlerine almalarını söyle, onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (90/59), (33/59)
Yüce Allah'ın öğüt ve önerilerini tüm insanlara iletilmesi için görevlendirdiği Hz.Muhammed'in içinde bulunduğu toplumun anlayış ve geleneklerine göre, erkeklerin her şeye hakim ve yöneten bir konumda olan "İnsan" oldukları ve kadınların bir "İnsan" olmaktan çok erkeklerin "Cinsel" ihtiyaçlarını gideren ve çoğalmalarını sağlayan bir canlı olarak görüldükleri, bazı kadınların da erkeklerin dikkatlerini çekecek şekilde göz alıcı biçimde ve açık saçık bir şekilde topluma çıktıkları bu konudaki araştırmalardan ve elde edilen belgelerden anlaşılmaktadır.
Böyle bir ortamda aldığı vahiyleri iletmeye çalışan Muhterem Resulün eşlerinin ve ona inanmış olan diğer kadınların "Cariye" veya "Adi Kadın" sanılarak taciz edilmemeleri ve "İncitilmemeleri" için toplum içinde iken "Onurlu ve Hür" olarak "Tanınmalarının" daha uygun olduğuna işaret edilmekte ve bu "tanımlamayı" sağlamak üzere üzerlerine "Dış Örtülerini" almaları önerilmektedir. Çok bağışlayıcı ve koruyucu olan Yüce Allah daha önceki davranışlarından ve örtünmemiş olmalarından ötürü onların "Cezalandırılmayacağını" bildirmektedir.
Görüldüğü gibi Ayette o dönem Arap Geleneklerinin kadınlar konusundaki anlayışları ve onlar üzerindeki baskı ve uygulamaları nedeniyle insanların ilk toplumsal yaşama geçmelerinden itibaren genellikle "Saygın" ve "Hür" olan kadınların toplum içinde "ayırt edilmelerini" sağlayıcı biçimde örtünmelerinin gerektiği şeklindeki uygulamalara benzer bir uyarıda bulunulmaktadır.
Kur'an’a Açılan Pencere: Kur'an Yolu Tefsirinde, Ayette belirtilen bu hüküm ile, Arap toplumunda "hür" kadınların cariyelerle karıştırılması nedeniyle ortaya çıkan "olumsuz" durum ve davranışların önlenmesini sağlamak üzere hür kadınların “baş örtüsü ve entari” olarak açıklanan ve "cilbâb" ismi verilen dış giysilerine bürünmelerinin gerekli olduğuna işaret edildiği açıklanmaktadır.
“…. toplum içinde cariye kalmayınca veya hür-cariye farkını ortaya koyacak başka bir işaret bulunduğunda ya da tacizi engelleyecek farklı tedbirler alma imkânı hâsıl olunca dışarı çıkarken, usulüne göre tesettür (kapanması gereken yerlerin örtülmesi) yapıldıktan sonra bir de hür kadın alâmeti olarak cilbâb vb. elbiseler giymek gerekli olmaktan çıktığı belirtilmektedir. Buna göre kadınların dışarı çıkarken mutlaka ek olarak bir dış giysiye bürünmesinin Arap toplumun âdet ve değerlerine ve bir de erkeklerin aşırı kıskançlığına bağlanabileceği ifade edilmektedir.”
(Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir Hayreddin Karaman İbrahim Kafi Dönmez Mustafa Çağrıcı Sadrettin Gümüş; Azhab Suresi Ayet 59)
Buna göre Ayette yer alan "Uyarının" halen o dönemdeki Arap Geleneklerinin uygulandığı ve bu geleneklerinin sürdürüldüğü toplumlarda halen "Geçerli" olduğu söylenebilir. Ancak bu Ayetlerin iletildiği yaklaşık 1400 sene öncesindeki Arap Toplumunun yapısı ve gelenekleri ile günümüz toplumlarının yapıları arasında çok önemli değişikliklerin meydana geldiği bilinmektedir.
Özellikle ilk "Akıllı" insanın bu ortamda ortaya çıktığı 10-20.000 yıl öncesinden son 2-300 yıllık döneme kadar olan süreçte bilgi ve deneyimlerde sağlanan gelişmeler, son 2-300 yıllık dönemden zamanımıza kadar olan dönem ile karşılaştırıldığında neredeyse "Sıfır" düzeyinde bulunmaktadır. Son 2-300 yıllık dönemde sağlanan gelişmeler bir yandan insanların "Rahat" bir yaşam tarzına ulaşmalarını sağlarken, diğer yandan "Bencilleşme, Aç Gözlülük, Haset ve Kıskançlık" gibi bazı "Olumsuz" duygusal davranışların göreceli olarak ön plana çıktığı ve bunun "Toplum" yaşamı ve düzeni üzerinde "Yeni Anlayışların" ortaya çıkmasında etkili olduğu bilinmektedir.
Hatta insanların toplum yaşantılarında "Huzurlu" ve "Mutlu" olmalarını sağlamak üzere birbirlerine saygı ve anlayış göstermeleri ile ilgili olarak çağlar boyunca oluşturulan ve bir kısmı "Yüce Yaratan" tarafından Ayetlerde önerilen "Ahlaki" kuralların ortaya çıkan bu "Yeni Anlayışlar" ile değişikliğe uğradıkları her an görülmektedir. Bu yeni anlayışlar çerçevesinde insanlara "Her İstediklerini" yapmaları önerilmekte ve "Mutluluğun" ancak böyle sağlanabileceği öğretilmeye çalışılmaktadır. Örneğin bu davranışlar için "Kafana Göre Takıl" veya "Ne İstersen Onu Yap" ya da "İnsan Bir Defa Yaşar" gibi "Sloganlar" benimsenmekte, önerilmekte ve kullanılmaktadır ve bu tür değerlendirmelerin gelinen "Zaman" diliminin normal bir davranışı olduğu ileri sürülmektedir. Ancak Yüce Allah insanların bu ortamdaki yaşamlarında başıboş olmadıklarını hatırlatmakta ve uyarmaktadır.
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! (31/36), (75/36)
Bu "uyarı" ile, insanların kendi isteklerine (nefislerine) kapılarak yaşamlarını "diledikleri" gibi ve hiçbir "sınır tanımadan" yaşayacaklarını sanmalarının doğru olmadığına dikkat çekilmektedir. Zira bu durumun insanların "Bencil" olmalarına ve her konuda "Aşırı" olmalarına neden olduğu da yine her an birçok örnekleri ile görülmektedir. Buna rağmen önerilen bu tür davranışlar insanların "nefisleri" açısında daima "Çekici" olduğu için (Şeytanın etkisi ile daima çekici tarafları gösterildiği için) bir süre "Mutlu" olduklarını düşünmelerine yol açmaktadır.
Günümüzdeki toplum yaşantısında "Utanma" ve "Ahlak" duygularının; bencillik, aşırılık ve diğer "Olumsuz" duyguların "Benlik" yani "nefis" üzerindeki etkileri nedeniyle, şekil değiştirdiği ve bu "İnsani" duyguların giderek daha az şekilde dikkate alındığı veya "Umursanmadığı" görülmektedir. Bu anlayış giyim kuşam konusunda da kendini göstermektedir. Yukarıda değinildiği gibi insanların önemli bir bölümü, giyim ve örtünme konusunda da "Aşırı" giderek ilgi çekme, "Moda" haline getirme veya "Protesto" gibi kendilerini "İfade Etme" adına "Tamamen Çıplak" olmaya kadar giden davranışları sergileyerek toplum hayatında yer almakta ve bunun normal bir "İnsan Davranışı" olduğunu iddia etmektedirler.
Öte yandan "Örtünme" ile ilgili olarak yapılan "Uyarıların" belli bir gelişme ve bilgi düzeyine ulaşmış ve toplumlarda da "Başka Açılardan" önemini koruduğu görülebilir. Örneğin giyim konusunda özellikle "Cinsel Çekicilik" adına "Gösteriş" yapılması başta olmak üzere spor giyimi ve diğer bazı gösteri sanatlarında da kadın bedenini ön plana çıkaran giyim tarzlarının İnsanların "Ruhlarında" bulunan "Ahlaki" duygular açısından ne kadarının "Gerekli" olduğu üzerinde durulması gerekmektedir. Zira Ayetlerde yapılan öneriler genel olarak değerlendirildiğinde toplumsal davranışlarda asıl olanın diğer insanların "Cinsel" açıdan "Tahrik Edilmemesi" olduğu görülebilecektir.
Yüce Allah Ayetlerinde "Akıllı İnsanların" toplumsal konulardaki her şey için serbestçe ve gönüllerince fakat "Düşüncesizce" karar vermeleri halinde, toplum yaşamında huzur ve mutluluğun aksi yönde etkilenebileceğine işaret etmekte ve bütün insanları "Düşünmeye" davet etmektedir. Bu açıdan toplumsal yaşam ile ilgili olarak Hz.Muhammed dönemindeki Arap toplumunun yaşam düzeyinin iyileştirilmesi ve düzene sokulmasını sağlamak üzere Kur'an’da yapılan açıklama ve uyarılar; Allah'ın "Halifesi" olarak "Yaratmış" olduğu insanların "Akıllarını" kullanarak elde edecekleri "Gelişmeleri" ve "Bilgi Birikimleri" ile ulaşacakları yüksek bilgi ve kültür düzeyleri göz ardı edilerek, "Tüm Zamanlarda" ve "Tamamen" uyulması gereken katı "Kurallar" olarak düşünülmemelidir. İnsanların toplumsal konulardaki ve bu arada giyim tarzı konusundaki tercihlerinin sadece kendilerinin anlayış ve kararlarına bağlı olduğu dikkate alınmalıdır.
Ancak bireylerin de "Kişisel" olan bu kararlarının "Ruhlarında" bulunan "Ahlaki" duygular çerçevesinde değerlendirmeleri ve her zaman doğru olduğunu düşünmemeleri ve özellikle tüm toplumu yönlendirecek bir unsur olmadığını da idrak etmeleri gerekmektedir. Bu bakımdan, toplum yaşamına etkili olabilecek bir nitelik taşıyan Ayetlerin değerlendirilmesi yapılırken ulaşılan "Bilgi Düzeyi" yanında o konuda Kur'an’da yer alan diğer Ayetlerin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ayetlerin bu şekilde ve bir bütün olarak okunması, Ayetlerin "Her Dönemde" geçerli olduğu şeklinde ifade edilen "Kur'an Mucizesini" ifade etmekte ve Ayetlerin anlaşılmasında en önemli bir unsur olmaktadır. Bir diğer ifade ile Allah'ın "Halifesi" olarak bu ortamda faaliyette bulunan "İnsanların" bir Kur'an Ayetlerinde işaret edilen hususları, aynı konudaki diğer Ayetler ile ve "Kendisinin" ve içinde bulunduğu toplumun eriştiği "Bilgi Birikimi" ile birlikte bir "Bütün" olarak düşünmeleri ve ona göre kararlar alıp faaliyette bulunmaları gerekmektedir. Bu ortamdaki "Tüm Zamanlarda" yaşayacak olan insanların Kur'an Ayetlerini en doğru şekilde "Anlamaları" için, içerdikleri konular çerçevesinde bir "Bütün" olarak değerlendirilmesinin esas olduğu ve bunun Allah'ın insanlara bildirdiği ve koyduğu "Sınırları" en doğru şekilde "Açıkladığı" daima hatırlanmalıdır.
İnsanlığın Dünyanın her bölgesinde aynı olmamakla birlikte, bugün sahip olduğu bilgi birikimi ve diğer tüm konulardaki deneyimleri ile şekillendirdiği toplum yaşamı "Anlayışına" göre, kadınların erkekler ile "Eşit" anlamda bir "Birey" oldukları ve onları giyimlerine göre "Sınıflandırmak" yerine topluma katkılarına göre değerlendirilmelerinin gerektiği kabul edilmektedir. Buna göre kadının erkekler ile aynı anlamda saygın ve hür olması toplum yaşamının ana unsuru olarak kabul edilmekte ve kadının giyimi esas alınarak onun "Ahlaki" durumunun belirlenmesi artık "İnsanlık" açısından tamamen gereksiz bir durum olmaktadır. Bu nedenle toplumdaki davranışların ve giyim tercihlerinin kendi anlayışı ile uyuşmadığını düşünenlerin bu durumun onlar ile Allah arasında olduğunu daima hatırda tutarak onları "Kınamak" veya "Yola Getirmek" gibi davranışlarda bulunmak yerine kendilerine "Öğütlendiği" gibi onlara "Gözlerini Dikmemeleri" çok daha faydalı olacaktır.
Mümin erkeklere, gözlerini dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. (102/30), (24/30)
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, ellerinin altında bulunanlar, erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler, gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. (102/31), (24/31)
Ancak Kur'an Ayetlerinde yer alan kadınların örtünmeleri ile ilgili konuların birlikte yorumlanmasında "Asıl" hususun, kadın veya erkeğin karşı tarafı tahrik edici olmaması olduğu görülmektedir. Çünkü buna uyulması durumunda, yapılmaması gereken zina gibi olayların meydana gelmesi daha kolaylıkla engellenebilecektir. Nitekim bu konuda erkeklere Ayetler ile uygun görülen ve önerilenler dışında (onlara haram olan) kadınlara gözlerini dikmemeleri ve kadınlara da "Ruhlarında" bulunan "Ahlaki" duyguları daima hatırda bulundurarak erkekler üzerinde cinsel anlamda etkili olabilecek şekilde bakmamaları (gözlerini korusunlar) ve davranmamaları, kendiliğinden görünen kısımları dışında kadın olmaları nedeniyle sahip oldukları güzelliklerini (zinetlerini) görünen kısmı dışında ve özellikle cinsel açıdan anlamlar çıkarılmasına neden olacak şekilde "Teşhir" etmemeleri, yani toplumda aşırı davranışlarda bulunmayıp "İffetlerini Korumaları" ve bu amaçla baş örtülerini yakalarının üzerine örtmeleri öğüt verilmekte, böylece erkek ve kadınların ahlak, ırz ve namuslarının korunmuş olacağı, bunun kendileri için daha temiz bir davranış olduğu açıklanmaktadır.
Ayette belirtilen "Görünen Kısımlar" hakkında çağlar boyunca çeşitli yorumlar yapıldığı görülmektedir. Örneğin bu yerler için "açılması âdet haline gelmiş ve bunda zorunluluk bulunan yerler" veya “kişinin hâkim örfe uyarak açık tutabileceği yerler” olarak tanımlamalar yapıldığı, bu tanımlamalarda insanların ahlaki ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin göz önünde bulundurulduğu açıklanmaktadır. Ancak esas olanın erkek ve kadının karşı tarafın cinsel anlamda "kışkırtılmaması" ve "iffetlerinin korunması" olduğu hususunda görüş birliği bulunmaktadır.
Bu konuda Muhammed Esed ve Diyanet tefsirlerinde ayrıntılı yorumlar yer almaktadır.
Nur suresi | Nur oku Nur arapça türkçe (kuran.gen.tr)
Nûr Suresi 31. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı
Ayetlerde insanların Ruhlarına Gerçek Ortamda yerleştirilmiş olan "Utanma" duygusunun etkisi ile Adem ve Eşinin "Ayıp Yerleri" göründüğünde hemen yapraklar ile örtünmeye çalıştıkları açıklanmaktadır.
Bu açıklamalar çerçevesinde insanlara, taşıdıkları "Ruh" ile Allah'a "doğrudan" bağlı bulunduklarını ve her an Allah ile "birlikte" olduklarını dikkate almaları gerektiği de hatırlatılmaktadır. Zira çok sayıdaki Ayetlerde Allah'ın insanlar anne rahminde dört aylık cenin halinde iken "Ruhundan" üflediği ve böylece yeryüzünde "halifesi" olarak faaliyette bulunmak üzere "en güzel şekilde" ve "özel niteliklerle" donatarak yarattığı "İnsanın", Allah'a ait en güzel duygulara sahip olduğu açıklanmaktadır.
Buna göre Yüce Yaratıcının "İlk İnsan" olarak Adem'i ve ondan da birlikte "huzur bulmaları" için eşi olarak yarattığı Havva'nın Ruhlarında bulunan ve onlardan "beklediği" davranışlarda bulunmalarını sağlayacak olan bu en güzel duyguların bütünü "ahlak" olarak tanımlanmaktadır. Bu duygular Allah'a ve ilettiklerine inanmış olan veya inkâr eden bütün insanların "Ruhlarında" bulunmaktadır ve bütün zamanlarda bütün insanlar "çıplak" duruma düştüklerinde, Ruhlarındaki "Ahlak" nedeniyle bu bölgelerini örtmeye çalışmaktadırlar.
Söz konusu Ayetlerin yorumlanmasında ve belirtilen tefsirlerdeki yorumların incelenmesinde, örtünme ve giyim konusunda "Takva Elbisesi" ile ilgili açıklamaları içeren Ayet hükmünün de esas olanın erkek ve kadının karşı tarafın cinsel anlamda "kışkırtılmaması" ve "iffetlerinin korunması" olduğunu "teyit" ettiğinin dikkate alınması gerekmektedir.
Kadınların kendisi "öyle düşünmese dahi" fitneye, şüpheye ve karşı cinsin arzusunu kışkırtmaya sebep olmaması açısından "Güzelliklerini" kimlere "Gösterebilecekleri" örnek olarak sayılmaktadır. Bu açıklama ile kadının yakın aile çevresinde "Serbestçe" hareket edebileceği belirtilmektedir. Yine de bu konulara bilerek ya da bilmeyerek dikkat edilmemesi veya uyulmaması halinde Allah'a "Tövbe" edilmesi öğütlenmektedir. Bunun yanında nikâh ümidi beslemeyen ve çocuktan kesilmiş kadınların kendilerini uluorta açıp saçmadan (teşhir etmeksizin) elbiselerini çıkarabilecekleri bildirilmektedir. Ancak "İffetli" davranmalarının yani "Ruhlarında" bulunan "Ahlaki" değerlere uygun bir şekilde aşırı gitmemelerinin daha hayırlı olduğu da hatırlatılmaktadır. Bu durum tüm zamanlarda ve bütün toplumlarda aynı konumdaki kadınlar için geçerli bir açıklama niteliği taşımaktadır.
Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri teşhir etmeksizin elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur, iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir. (102/60), (24/60)
Ayetteki ifadelerden toplumdaki erkeklerin ve kadınların "Ahlak" açısından bir farkının olmadığına ve bu durumun "İnsanlık" açısından dikkate alınması gerektiğine işaret edildiği anlaşılmaktadır.
Yüce Allah'ın Hz.Muhammed dönemindeki toplum yapısına göre kadının incitilmemesi ve korunması amacına yönelik olarak iletmiş olduğu Ayet hükmü, halen yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan "Akıllı İnsanların" sahip olduğu "Bilgi ve Deneyim" düzeyi doğrultusunda değerlendirildiğinde, insanların "Ruhlarında" bulunan "Ahlaki" duyguları hatırlayıp kendisine "Öğütlenen" davranışlarda bulunmaları, bir diğer ifade ile "Irzlarını Korumaları" bildirilmekte, bunun daha "Temiz" bir davranış olduğuna işaret edilmekte ve Allah'ın onların yapmakta olduklarından "Haberdar" olduğu da özellikle hatırlatılmaktadır.
Burada "İnsan" toplumlarının zaman içerisinde elde edecekleri gelişme ve anlayışların, toplum içindeki hareket ve giyinmelerinin ne zaman ve hangi sınıra kadar bir tarafın diğerini tahrik etme veya kışkırtma anlamında olacağı konusundaki görüş açılarını değiştireceği söylenebilir. Buna göre zamanla gelecek yeni nesillerde örtünmenin karşı cins üzerinde tahrik edici olma özelliği değişebilir. Bu nedenle, her toplumun bulunduğu aşamadaki bu tür anlayışlarının daima göz önünde bulundurulması gerekir.
Ayetlerin genel anlamlarına göre kadınların da Allah'ın "Halifesi" olduğunu "Unutarak" toplumda eşit haklara sahip bir "İnsan" olmalarına rağmen, onları sadece "Cinsel" bir varlık olarak düşünen erkekler kadın bedenini bütün halinde "Zinet" olarak nitelendirilebilmektedir. Nitekim, o dönem Arap toplumunun erkekleri kadını bu şekilde gördüklerinden Ayetteki bu önerileri kadının "Tamamen" kapanması gerektiği şeklinde yorumlayıp çarşaf veya burka olarak isimlendirilen kıyafet ile topluma çıkmaları gerektiğine karar vermişlerdir. Bu uygulamanın giderek aynı anlayıştaki erkek çoğunluğa sahip olan diğer Müslüman toplumlarda da "Din" açısından uyulması gereken bir "Gelenek" haline getirildiği görülmektedir.
Bu konuda İlahiyat Profesörü olan Yaşar Nuri Öztürk'ün örtünme ile ilgili değerlendirmesi dikkat çekicidir.
"Nur 31 'den açıkça çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır. Ayette geçen 'zinet: süs' tabirini kadının vücudu olarak değerlendirip el ve yüz dışında (bazı kabullere göre yüz de dahildir) tüm vücudun 'avret' olduğunu ve kapatılması gerektiğini söylemek bir saptırmadır. Kadın vücudunun 'zinet' olarak düşünülmesine dayanak olacak hiçbir Kuran ayeti yoktur. Bunlar egemen anlayışın hesabna uygun geldiği için dinleştirilmiş yorumlardır. "
Yaşar Nuri Öztürk-Allah İle Aldatmak Sayfa 191
Aynı konuda R.İhsan Eliaçık tefsirinde de benzer açıklama bulunmaktadır.
"Ayette geçen “zinetlerini açığa vurmasınlar” ifadesinin “vücut güzelliklerini sergilemesinler, cinselliklerini ön palana çıkarmak için açılıp saçılmasınlar, açık saçık dekolte giyinmesinler” manasında olduğu anlaşılıyor. Zira kadının görünmesi zaruri olan el ve yüzündeki süsleri saklayabilmesi pratikte imkansızdır (Razi). Öte yandan doğrudan “süslenmeyin” değil de “süslerinizi açığa vurmayın” denmesi, görünmesi zaruri olan el, yüz ve dış elbiselerde süsün olabileceğine işaret olarak görülebilir. Örneğin tertipli, düzenli, bakımlı olmak, güzel koku sürünmek, kendine yakışanı seçmek vs. bu cümleden olarak görülebilir. Ancak bunun temizlik ve şıklık gibi gayet insani ve iyi amaçlar için olması gerekir. Dekolte elbiseler, yırtmaçlı etekler, dar pantolonlar vs. giyerek ne kadar güzel bir vücuda sahip olduğunu sergilemek için Cüz: 18 24- NUR SURESİ Sayfa:243 “cinselliğini ön plana çıkarmak” diye ifade edilen tarzda olmaması gerekir. Öyle anlaşılıyor ki ayette geçen linetten maksat “açılıp saçılma, açık saçık giyinme, dekolte kıyafetler” dediğimiz şeydir."
YAŞAYAN KUR’AN Türkçe Meal-Tefsir 2. Cilt R. İhsan Eliaçık Sayfa 242
Yapılan bu uyarılara göre bütün insanlardan Allah'ın Ayetleri ile bildirilenlere ilgi göstermeleri, onlardan beklenenlerin neler olduğunu araştırıp anlamaları, daima "Ahlak" çerçevesinde davranmaya çalışmaları, yapılan uyarıları dikkate alıp istenmeyen davranışlardan sakınmaları ve böylece "doğru yola" yönelmeleri her şeyi yaratan "Tek Yaratıcı Güç" olan Allah'a teslim olmaları istenmektedir.
Bu nedenle Müslüman toplumlarda erkeklerin ilgili Ayet hükmünü hatırda tutarak kadınlara sadece cinsel duygularla bakmamaları ve giyim tercihlerinin kadınlar ile "Allah" arasında olduğunu ve onların bu tercihlerine saygı gösterilmesi gerektiğini "Anlamaları" son derece önem taşımaktadır.
Nitekim, ilgili Ayetlerde birçok defa belirtildiği gibi, Yüce Allah'ın insanı yer yüzündeki "Halifesi" olarak yarattığı açıkça bildirmektedir.
Hatırla ki Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi.
Onlar: "Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?" dediler. Allah da onlara: "Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim" dedi. (87/30), (2/30)
Buna göre "İnsan" Allah'ın "Ruhunun" bir parçası olarak taşıdığı "Ruhunda" kendisine "Lütfedilen" en önemli "Ayrıcalık" olan "Akıl" unsurunu çalıştırarak "İndirilmiş" olduğu bu ortamda Şeytanın tüm "Olumsuz Dürtüleri" ile savaşarak yaşamını düzenleyecek, bu süreçte ilk yaratılışında öğretilen "Bütün İsimleri" sahip olduğu bilgi birikimi ile fark edip kullanarak elde ettiği ve "Geliştirdiği" ve "Ulaştığı" tüm bilgi ve deneyimlerini sonraki nesillerine aktarmak suretiyle giderek çok daha "Olgun" ve "Bilgili" bir düzeye erişecek ve böylece "Bütün İsimleri" keşfetmiş ve hatırlamış olarak "Allah'ın Halifesi" olma şerefine erişecektir.
Buna göre Allah'ın insanlara bildirdiklerinin anlaşılması için Kur'an Ayetlerinin bir "Bütün" olarak değerlendirmesi gerekmektedir. Çünkü Ayetler ile genel anlamda ne "İletildiğini" anlamadan sadece Arapça olarak "Seslendirilmesinin", Ayetlerin ayrı ayrı ayrı ve sadece "Kelime" ifadelerine göre yorumlanıp anlam verilmesinin ve Ayetlerde önerilen "İbadetlerin" Kur'an’da belirtildiği gibi Yüce Allah'a "Hitaben" ve Allah'ı hissederek" yapılması gerekirken, bir kısmı Hz.Muhammed’den sonra değişikliğe uğrayıp daha çok gelenek haline getirilmiş şekillerde (Ritüel) yapılmasının, insanların "Allah'ın Halifesi" olması için "Yeterli" olmayacağı açık bir durumdur.
Nitekim, Kur'an bölümünde de açıklandığı gibi, Ayetlerin taşıdıkları anlamların insanların yaşadıkları zaman çerçevesinde elde ettikleri bilgi birikimlerinde meydana gelen artış ve gelişmelere uygun olarak ve ancak başka bir Ayet ile değişikliğe uğrayabileceği belirtilmektedir.
Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak bir iftiracısın" dediler, hayır; onların çoğu bilmezler. (70/101), (16/101)
Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir. (87/106), (2/106)
Buna göre toplumsal içerikli olan ve toplum düzenini sağlamaya yönelik kesin ifadeli hükümler içeren bazı Ayetlerin, toplumlarda zaman içinde Allah'ın insanlara lütfettiği “Akıl” yeteneğini kullanarak bu Dünya ortamına gelmeden önce "Ruhlarına" öğrettiği "Bütün İsimleri" keşfetmelerine bağlı olarak elde ettikleri bilgi ve beceri düzeylerindeki gelişmelerden yararlanılarak benzer konulardaki diğer Ayetler ile birlikte değerlendirilebileceği görülmektedir.
Bu çerçevede insanların giyim kuşamlarının ve bu arada kadınların "Başlarını" örtmeleri ve genel olarak örtünmeleri ile ilgili konuların içinde bulunduğu toplumun ulaştığı bilgi ve kültür düzeyine bağlı olarak ve ilgili Ayette belirtildiği gibi asıl "Örtünmenin" insanların "Samimiyet" ile Yüce Yaratanını tanıyıp O'na teslim olunmasının (Ayetin ifadesi ile "Takvası" olduğunun) "Bilinci" ile kişilerin tercihlerine göre şekil almasının Kur'an’ın "Amacına" uygun olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre kadın ve erkeğin fitneye ve şüpheye sebep olmayacak, karşı cinsin arzusunu kışkırtmayacak tarz ve şekilde giyinmesinin esas olduğu söylenebilir.
İlahiyatçı akademisyen Yaşar Nuri Öztürk kitaplarında bu konuya açıklık getirmektedir.
"İslam’ın istediği, setri avrete (belirlenen yerlerin örtülmesine) riayettir. Bunun şeklini, rengini, desenini, kalınlık ve inceliğini, iklim ve zaman belirler. Nijerya’daki Müslüman ile Sibirya’daki Müslümanın setri avreti yerine getirirken uyacakları şekil ve tip, elbette farklı olacaktır."
Yaşar Nuri Öztürk, Onu Hiç Okudunuzmu Sayfa 191
"Kuran ve sünnetin verileri abdest uzuvlarının örtünmeye dahil olmadığım göstermektedir."
"Örtünmenin şekline, desenine, rengine, inceliğine kalınlığına ait beyanların hiçbirinin dinle Kur'an'la, sünnetle ilgisi yoktur. Bu mealdeki sözlerin tümü sonraki devirlerin ulema fetvalarıdır. Özetlersek: Müslüman kadın, başı, yüzü, dirseklere kadar kolları, bileklere kadar ayakları (Abdest Uzuvları) dışındaki vücut bölgelerini zamanı- de 'açık zemini, iş şartlarını, iklim ve coğrafyanın özelliklerini dikkate alarak kapatır. Nur 31, kapatılacak bölgelerde kalabilecek yerler müstesna' kaydıyla değişik zemin, zaman ve şartlara, kısacası örfe bir pay bırakmıştır."
Yaşar Nuri Öztürk-Allah İle Aldatmak Sayfa 193, 195
Özellikle toplumun yönetimi kendilerine "Emanet" edilen insanlar tarafından bazı Ayetlerin toplumu kendi anlayış ve çıkarları doğrultusunda yönetmek ve yönlendirmek amacı ile “yorumlayarak” toplum üzerinde bir "Etki" unsuru olarak kullanıldıkları görülmektedir. Bu durumun Müslüman toplumların çoğunluğunda kadınların giyimi ve özellikle başörtüleri ile ilgili olarak kullanıldığı ve siyasete alet edildiği görülmektedir. Bu nedenle insanların Kur'an Ayetlerini "Kendi Dilleri" ile üzerlerinde düşünerek ve diğer Ayetler ile olan "İlişkilerini" dikkate alarak birçok defa okumak suretiyle "Anlamaya" çalışmaları gerekmektedir.
Bu durumda insanların ve özellikle kadınların örtünmeleri ile ilgili olan toplumsal içerikli Ayetlerin Hz.Muhammed'in Allah'ın öğüt ve önerilerini içeren Ayetlerini iletmesi sırasında içinde bulunduğu toplumun genel anlayış kabulleri karşısında ona "Kolaylık" sağlamak ve "Destek" olmak amacına yönelik oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim giyim ve örtünme konularının yer aldığı bu Ayetler ile ilgili olarak yapılan bütün tefsirlerde, bu Ayetlerin o sıradaki Arap toplumunun gelenekleri ve toplum düzeni ile ilgili olduğu belirtilmektedir.
Buna göre insanlar bu Ayetleri "Akıllarını" kullanarak incelemeleri halinde bu ortamdaki yaşantılarını mutlu ve huzurlu bir şekilde geçirirken "Şeytani Dürtüleri" fark ederek "İnsani" bir yaşam düzeni oluşturmalarının önemli olduğunu anlayabileceklerdir. Bunun ise devamlı olarak bulundukları ortam ile ilgili bilgi sahibi olmaya çalışmaları, edindikleri bilgileri gelecek nesillere aktararak genel insanlık bilgi birikimini yükseltmeleri ve Kur'an Ayetlerini de bu anlamda inceleyip değerlendirerek Ayetlerde iletilen öğüt ve önerileri bu bilgi düzeyleri ile yorumlayıp uygulamaları ile mümkün olabileceği açıklanmakta ve böylece insanlara yol gösterilmektedir.
Kur’an Araştırma Grubu tarafından yayımlanan kitapta bu konuda bazı açıklayıcı bilgilere işaret edilmektedir.
"Kısacası hür olan ve hür olmayan kadın ayrımı üzerinden bahsedilen bu iki ayeti anlayanlar, bugün için geçerli, kadınlara özel bir tesettür ve saçı kapama emri olduğunu hiç iddia edemezler. Biz bu ayetleri, hür olan ve hür olmayan ayrımlarına sıkıştırmayı, ayetlerde böyle bir ayrıma atıf yokken, yanlış buluyoruz. Fakat ayetlerde saçı kapatmayla ilgili ve elbisenin belli bir yerden belli bir yere kadar olmasıyla ilgili bir ifade olmadığı için, kadınlara biçilen üniformaların ve saçlarını örtmeleri gerektiği iddiasının Kur’ani bir temeli olmadığını ifade ediyoruz. Bunların nereden çıktığını anlamakta ise hiçbir zorluk çekmiyoruz. Kadınlar hakkında, bir önceki bölümde ele alınan, Kuran’da hiç olmayan uydurmaları dine mal eden zihniyetin, Kuran’daki ayetleri çekiştirip kadınları kısıtlamasına, onların saçlarını hatta yüzlerini kapattırmaya çalışmasına hiç şaşırmamak lazım."
Uydurulan Din ve Kurandaki Din Sayfa 265
Bu açıdan bakıldığında insanların "Giyim Tercihlerinin" eriştikleri gelişim düzeyine göre belirlemelerinin "Kısıtlanmadığı" ancak Evrenin her konuda geçerli olan en belirgin ve önemli bir "Sınır Ölçüsü" olarak her konuda "Aşırıya Kaçılmaması" ve "Ortalama" bir yol izlenmesinin giyim konusunda da bir "Sınır" olduğu "Kesin Kuralı" dikkate alındığında, bu sınırın "Kadın ve erkeğin fitneye ve şüpheye sebep olmayacak, karşı cinsin arzusunu kışkırtmayacak tarz ve şekilde ve Ayetlerde "Ayıp Yerler" olarak belirtilen bölgelerin örtünmesi (Setri Avret) olduğu" söylenebilir. Bu sınır Ayette "Takva Elbisesi" olarak bildirilmektedir.
İnsanlardan "Bilgi Birikimlerini" çoğaltıp geliştirirken, her türlü davranışlarını "Olumsuz" yönde etkileyen "Şeytan Dürtülerini" onlara "Hediye Edilmiş" olan "Akıl" unsurunu kullanarak, bünyelerine Yüce Allah'ın "Ruhundan" indirilmiş olan "Ruhlarına" yerleştirilen bütün "Ahlaki Değerler" ve "Duyguları" kapsayan "Takva Elbiselerini" farkına varıp "Çıkarmamaları" beklenmektedir.
Ey Adem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. (39/27), (7/27)
Burada Allah'a inanmayanlar "Şeytanın Dostları" olarak tanımlanmaktadır. Çünkü "Akıllarını" kullanmayıp ısrarla bu anlayışı sürdüren insanların artık aynı "Şeytan" gibi "Şeytani" dürtüleri onlara "Güzel" gösterip etrafındaki insanları etkileyebilecekleri bildirilmekte ve "Akıllı" insanların böyle yönlendirmeleri fark edip onlara "Uymamaları" öğütlenmektedir. (Şeytan konusunda Gerçek Ortamda Yaratılmışlar bölümünde açıklamalar bulunmaktadır.)
Örtünme konusunda yayınlanan bazı güncel araştırmaların bu konunun daha "Tarafsız" bir şekilde incelenmesi ve anlaşılabilmesine yardımcı olabilecektir.
Laiklik ve Örtünme
Örtünmenin Tarihi
Örtünmenin Tarihsel Açıklaması
Öte yandan Kur'an’da ibadet sırasında ne şekilde bir örtünme yapılacağına dair bir ifade yer almamaktadır. Bu konudaki bir Ayette "Güzel Elbiselerin" giyilmesi önerilmektedir.
Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. (39/31), (7/31)
Ayetten Allah'a ibadet ve teslimiyet yapılırken (Secde) günlük yaşam sırasında kullanılan güzel elbiselerin giyilmesinin yeterli olacağı anlaşılmaktadır. Bunun dışında "salat-dua" esnasında (Namaz) veya diğer ibadetler ile ilgili olarak hangi uzuvların "Örtülmeleri" gerektiğinden ve örtünme için belli bir şekil şartından söz edilmemektedir. Ancak bu konuda "İslam Hukukçuları" ve "Tarikat Önderleri" tarafından "Kendi Yorumları" doğrultusunda "Kurallar" getirildiği görülmektedir. Ayetten insanların "İbadetleri" sırasında özel bir kıyafet giymelerine gerek olmadığı, bu nedenle ibadet sırasında herhangi bir giyim tarzının ancak kişinin kendi anlayışı ve bilgi birikimi çerçevesinde fakat "Güzel Elbise" tanımına uygun olarak giyimine “özen gösterilmesinin” gerektiği açıkça anlaşılmaktadır.
Zalimler ve Kötülük Yapanlar
İnsanların birbirleri ile olan ilişkilerinde herhangi bir şekilde diğerlerine göre üstün veya güçlü olanların bu durumlarını diğer insanlar üzerinde bir baskı, zulüm veya alaya alma şeklinde hissettirmeleri veya çeşitli amaçları için diğer insanları çekiştirmelerinin son derecede kötü bir davranış olduğu Allah tarafından hatırlatılmaktadır.
Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! (32/1), (104/1)
O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (32/2), (104/2)
Malının kendisini ebedi kılacağını zanneder. (32/3), (104/3)
Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. (32/4), (104/4)
Hutame'nin ne olduğunu bilir misin? (32/5), (104/5)
Allah'ın, tutuşturulmuş ateşidir. (32/6), (104/6)
Tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan. (32/7), (104/7)
Onlar uzatılmış sütunlara bağlanmışlar. (32/8), (104/8)
Ve o vaziyette o üzerlerine kapatılmıştır. (32/9), (104/9)
Ayetlerde özellikle varlıklı kişilerin bu durumlarının verdiği üstünlük hissi ile bu tür "Şımarık" davranışlarda bulunmalarının "İstenmediğine" ve doğru olmadığına" işaret edilmektedir. Bu şekilde hareket edenlerin durumlarını fark etmeleri beklenmektedir. Bu durumdakilerin sahip oldukları "Mallarının" kendilerine verdiğini düşündükleri "Üstünlüğün" gerçek olmadığı hatırlatılmakta ve bu malların onlara ebediyen üstün kılacağı yanılgısında oldukları anlatılmaktadır. Bu durumda olup da gerçeği fark etmeyenlerin gerçek ortamda "bu ortamda tahmin edilemeyecek nitelikte" bir azap görecekleri (ateşe atılacakları) çok kesin olarak anlatılmaktadır. Bir ayrıntı olarak bu insanların çekecekleri azap ile ilgili olarak bir betimleme yapılmakta ve çekecekleri azabın uzatılmış sütunlara bağlı olan bir "ateş" olarak onların kalplerini saracağı (üzerlerine ateşin kapatılacağı) belirtilmektedir.
Ayetlerde mecazi anlatım olarak yapılan uyarı ile insanların bu ortamdaki yaşantılarında diğerlerini çekiştirmesinin ve onlarla alay etmesinin ölüm sonrasındaki ortamlarda "cezalandırılacağı" bildirilmektedir. Bu şekilde davranan insanlara yapılan bu uyarı ile diğer insanlara zalimlik, kötülük yaptıklarını ve diğer insanların arkasından laf üretip çekiştirerek aslında kendilerine imkân sağladıklarını kendilerine verilmiş olan "Akıllarını" kullanarak görmeleri ve anlamaları gerektiği hatırlatılmaktadır.
Bu nedenle, insanların bu durumda olup olmadıklarını kendilerinin fark etmeleri ve böyle bir durum var ise hemen bu durumdan kurtulmaları gerekmektedir. Aksi halde, gerçek ortamda tahmin bile edilemeyecek bir nitelikte cezalandırılacaklarına işaret edilmektedir.
Yüce Allah insanları yeryüzündeki yaşamlarında yaptıkları yüzünden "hemen" cezalandırmadığını ancak zamanı gelince gerekeni yaptığını açıklamaktadır.
Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı, fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor, vakitleri gelince. (43/45), (35/45)
İnsanların dünyadaki görev ve varlık nedenlerini unutup Allah'ın halifesi olarak kendisine verilmiş bulunan bir kısım yetkisini kullanırken kendisini ölüm ve sonrasından uzaklaştıracak kadar gurur ve kibre kaptırması sonucunda Allah'ı tanımaktan uzaklaşması ve hatta Allah'ı tanımaz bir hale gelmesi karşısında hemen ceza verilse idi bugüne kadar tüm yaratılma olayı sonlandırılmış ve hiçbir canlı yaratık bırakılmamış olacağı açıklanmaktadır. Ancak Allah "İradesi" gereğince, Evren'i yaratması sırasında bu düzen için bir "vade" belirlediği gibi insanları da "belirtilmiş" bir süreye kadar ertelediğini, vakti gelince gerekeni yapacağını açıklamakta böylece bu sürenin dünya zamanı olarak ne kadar olacağının da "Kendisinin" bilgisinde olduğunu bütün insanlara hatırlatmaktadır.
İnsanlara kötülük yapanların yaptıkları kötülüğün misli ile cezalandırılacağına işaret edilerek ölümleri sonrasında Ahiret ortamlarında da çaresizlik içinde kalacakları ve Cehennem ile cezalandırılacakları belirtilmektedir.
Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir, onları zillet kaplayacaktır, onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse yoktur, onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür, işte onlar da cehennem ehlidir, onlar orada ebedi kalacaklardır. (51/27), (10/27)
Yüce Allah Hz.Muhammed'e hitaben insanlara ilettiklerine inanmayanların (zalimlerin) sahip oldukları ve yaptıkları şeylerde bir değişiklik olmadan yaşamlarını sürdürmeleri ve sanki onlara hiçbir şey olmayacakmış gibi inanmamakta devam etmeleri karşısında "ümitsizliğe" düşmemesi için "uyarıda" bulunarak Allah'ın bütün bunlardan "habersiz" olduğunu veya sanki onları yaptıkları ile "başıboş" bıraktığını sanmamasını, onların "cezalarını" ölümlerinin sonrasında korkudan gözleri dışarı fırlayacak şekilde yeniden diriltilecekleri zamana kadar "ertelediğini" bildirmektedir.
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları, korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. (72/42), (14/42)
O halde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! çünkü Allah mutlak üstündür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz. (72/47), (14/47)
Yer başka bir yer, gökler de haline getirildiği, bir ve gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gün. (72/48), (14/48)
Buna göre her şeyde olduğu gibi, "zalimlere" cezalarının verilmesi konusunda da bilgi ve "sırların" Allah katında bulunduğu ve zalimlerin cezalandırılmalarının, Allah'ın takdiri ile yerin başka bir yer, göklerin de başka gökler haline getirildiği ve insanların "Tek" ve gücüne karşı durulamaz Allah'ın huzuruna çıktıkları (yeniden diriltildikleri) zamana ertelendiği belirtilmektedir.
Bu uyarılar ile insandan "nefsine" uygun olarak bu tür cezalandırılmaları "hemen" ve yaşarken görmek yerine, aklı ile ve kendi iradesini kullanarak Allah'ın peygamberlerine verdiği sözünden caymayacağına ve kimsenin yaptığını yanına bırakmayacağına inanması, mutlak "üstünlüğünü" tanıması ve Allah'a teslim olması beklenmektedir.
Böylece insanların zalimlere hemen ceza verilmemesi nedeniyle imanlarında bir değişme olmaması gerektiğini akıl etmelerinin beklendiğine işaret edilmektedir. Bu anlayışa erişen insanlar artık "İnsan Olmak" yolunda bir adım atmış olmaktadırlar.
Özellikle Allah'ın Ayetlerinin inkâr edilmesi ve alaya alınması Allah'a karşı yapılmış en büyük kötülük olarak belirtilerek ölüm sonrasında (sonlarının) pek fena durumda olacakları hatırlatılmaktadır.
Sonunda, Allah'ın âyetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkıbetleri pek fena oldu. (84/10), (30/10)
Yüce Allah Ayetlerini inkâr eden ve onları alaya alanların Allah'a karşı kötülük yaptıklarına işaret ederek ölüm sonrasında karşılaşacaklarının pek fena olduğunu belirtmekte ve insanlar böylece bir defa daha Allah'a iman etmeye çağrılarak kurtuluşa ve doğru yola yönelmeleri teşvik edilmektedir.
Yüce Allah insanlara diğerleri ile iş veya alışveriş gibi konularda "dürüst" olmalarını böylece onlara kötülük yapmaktan kendilerini korumalarını önemle öğüt vermektedir.
İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, (86/1), (83/1)
Onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan (86/2), (83/2)
Hilekârlara yazıklar olsun! (86/3), (83/3)
Onlar düşünmezler mi ki diriltilecekler! (86/4), (83/4)
Büyük bir günde (86/5), (83/5)
Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır. (86/6), (83/6)
İnsan ilişkilerinde "tüm zamanlarda" dikkat edilmesi gereken bir durum olarak, alışverişlerinde ölçüp tarttıklarında satın alırken "tam" ve satış yaparken "noksan" yaparak diğer insanların "haklarını" vermeyen ve onlara "haksızlık" ederek veya "aldatarak" çıkar sağlayanları aşağılamakta ve onların yeniden "diriltileceklerini" düşünmediklerini belirtmektedir. Böyle davranarak yaptıklarından "haberdar" olduğunu hatırlatarak onlara ölümlerinin sonrasındaki "Kıyamet" sürecinde "Huzurunda" dizileceklerini (divan duracaklarını) bildirmektedir.
Burada bütün insanlara "tüm zamanlarda" dikkate alınmak üzere çok önemli bir "uyarı" yapılmaktadır. Ayette bütün insanların bütün işleri ve ilişkileri "mecazi" olarak "ölçüp tarttıkları" şeklinde ifade edilmektedir. Diğer bir deyişle bütün insanlara her türlü işlerinde ve ilişkilerinde diğer insanların "haklarına" tecavüz etmemeleri ve böylece onlara "haksızlıkta" bulunmamaları, Allah'ın yaptıkları ve düşündükleri her şeyden haberdar olduğu ve buna göre ölümleri sonrasında yeniden diriltilerek Allah'ın "önüne" çıkacakları hatırlatılarak, önemle öğütlenmektedir.
Bu nedenle insanlardan yaşamları süresince "çıkarlarını" düşünerek diğer insanlara "zarar" vermemeleri ve birer "zalim" olarak Allah'ın huzuruna çıkacaklarını ve Allah'ın zalimlere verdiği "cezaları" göreceklerini düşünerek insanların haklarını "yememeleri" gerektiğini bu ortamda yaşarken anlamaları beklenmektedir. Zira aksi halde ölümden sonraki ortamlarda ancak azap ve eziyetle karşılaşacakları, onlara hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği ve affedilmeyecekleri çok sayıdaki Ayetlerde açıklanmaktadır.
Hz.Muhammed'in Allah'ın Ayetlerini bildirdiği dönemde içinde bulunduğu toplum bireylerinin bilgi ve görgü düzeyi nedeniyle Allah'a ve Hz.Muhammed'e karşı gelmeleri ile yaptıkları kötülükler veya hırsızlıklar nedeniyle toplum düzenini bozmaya çalışanların bu yaptıklarının yanlış olduğunu anlamaları ve "ders alması" için çok "köklü" ve "sert" biçimlerde cezalandırılmasını önermektedir.
Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır, onlar için ahirette de büyük azap vardır. (112/33), (5/33)
Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. (112/38), (5/38)
Bu durumda özellikle "Toplum Düzeni" ile ilgili olan Ayetlerin Hz.Muhammed'in içinde bulunduğu toplumun o sıradaki bilgi birikimi ve kültür düzeyi çerçevesinde dikkate alınması gerekmektedir.
Buna göre hala 1400 sene önceki düzeyde bilgi birikimine sahip olan ve hala aynı kültürel yapıyı sürdüren toplumlarda hırsızlık yapanların, Allah ve Resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların "uzuvlarının kesilmesi” ile ilgili Ayetlerin hükümlerinin uygulanması diğer insanlar için en "Etkin" bir "Caydırıcı" unsur olabilir.
Bu nedenle günümüzde ve gelecekte bu eğitim düzeyinde olan ve bilgi birikimlerini geliştirmek üzere "Akılcı" bir gelişme göstermeyen toplumlarda hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesi ile ilgili Ayete göre ceza verilmesinin "caydırıcı" olacağı söylenebilir.
Nitekim günümüzde toplumun bütün olanaklarını ele geçirip bunları toplum ile paylaşmak istemeyen ve böylece elde ettikleri çıkarlarını sürdürmek amacını güden "Otoriter Yönetimler" tarafından Kur'an Ayetlerinin kendi amaçlarına göre yorumlayıp Ayetlerin asıl işaret ettiklerini anlamalarına ve bilgi birikimi düzeylerinin gelişmesine engel olacak şekilde yönetim tarzının uygulanması nedeniyle "İzin Verilmeyen" bazı toplumlarda bu Ayet hükmüne göre uygulama yapıldığı görülmektedir.
Ancak, bilgi birikimi ve kültürel düzeyi gelişen ve yükselen toplumlarda, Yüce Allah'ın bir Ayet hükmünün diğer bir Ayet ile "Değiştirilebileceğini" açıklayan "Anahtar" niteliğindeki Ayetleri dikkate alınarak bu tür "Haksız" işleri yapanların pişman olmaları halinde bu davranışlarından vazgeçmelerini, tekrarlamamalarını ve durumlarını düzeltmelerini sağlayacak "Toplum Kuralarının" kabul edilip uygulanmasının, Allah'ın "Halifesi" olan "Akıllı" insanlardan beklendiği söylenebilir. Nitekim Kur'an bölümünde de açıklandığı gibi, Ayetlerin taşıdıkları anlamların insanların yaşadıkları zaman çerçevesinde elde ettikleri bilgi birikimlerinde meydana gelen artış ve gelişmelere uygun olarak ve ancak başka bir Ayet ile değişikliğe uğrayabileceği belirtilmektedir.
Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak bir iftiracısın" dediler, hayır; onların çoğu bilmezler. (70/101), (16/101)
Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir. (87/106), (2/106)
Bu Uyarıların daha sonraki dönemlerde Dünya üzerinde yaşayan diğer bütün İnsanlar tarafından kendi bilgi birikimleri ve kültürel yapıları çerçevesinde ve Ayetlerde yer alan ve kast edilen "Asıl" unsurları aynı konudaki "Diğer Ayetler" ile "Birlikte" düşünerek değerlendirmeleri, Kur'an Ayetlerinin "Uyarıcı" niteliklerinin "Sürekliliği" açısından en önemli hususu teşkil etmektedir.
Bu durumda hırsızlık edenler ile ilgili Ayet hükmü ile belirlenen bu cezanın verilmesi yerine haksızlık yapan kişinin davranışından sonra tövbe ederek durumunu düzeltmeye çalışması halinde ona bu fırsatın verilerek davranışlarını düzletmesini (ıslah edilmesini) öneren Ayet hükmünün dikkate alınmasının ve onları yeniden topluma kazandırılmasının daha "Akılcı" ve Akıllı İnsanlardan "Beklenen" bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır.
Kim haksız davranışından sonra tevbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (112/39), (5/39)
Bu Ayet ile Allah'a ve insanlara bildirdiği "gerçeklere" inanmayıp inkâr ederek toplum düzenine karşı gelen insanların, çıkarılacak toplum kuralları ile, Ayette belirtildiği gibi uzuvlarının keserek toplumda aşağılanmaları yerine, "pişmanlık" duyup durumlarını düzeltmelerine fırsat verilmesinin, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan bütün insanlık açısından daha "doğru" olabileceğine dikkat çekilmektedir.
Bu Ayetlerin genel olarak değerlendirilmesinden Yüce Allah'ın eriştikleri bilgi birikimi ile İnsanların artık kendilerine "Ezelde" öğretilmiş olan "Bütün İsimleri" keşfedecek olgunluğa ulaştıkları, bu olgunlukları sayesinde Kıyamet zamanına kadar "Halifesi" olarak davranabilecekleri ve bu nedenle Kur'an Ayetlerindeki öğüt ve önerilerini "Son Defa" Tüm İnsanlara iletilmesi için Hz.Muhammed'i "Son Uyarıcı" olarak görevlendirdiği anlaşılmaktadır.
Buna göre toplumsal içerikli olan ve toplum düzenini sağlamaya yönelik kesin hükümler getiren bazı Ayetlerin, toplumlarda zaman içinde Allah'ın insanlara lütfettiği “akıl” yeteneğini kullanarak bu Dünya ortamına gelmeden önce "Ruhlarına" öğrettiği "Bütün İsimleri" keşfetmelerine bağlı olarak elde ettikleri bilgi ve beceri düzeylerindeki gelişmelerden yararlanılarak benzer konulardaki diğer Ayetler ile birlikte değerlendirilebileceği görülmektedir.
Evren ve Dünya ortamında ve diğer ortamlarda hiçbir şeyin "Durağan" olmadığı, bir an öncesi ile bir an sonrasının asla "Aynı" olmadığı ve bu ortamlardaki bütün bu şeyleri meydana getiren "Yapılarındaki" en küçük "Unsurların" bile bir eşinin bulunmadığı ve "Aynı" olmadıkları gibi özetlenebilecek "İlahi" ve "Değişmez" Evrensel kurallar dikkate alındığında, bir "Bütün" olarak değerlendirilmesi halinde Kur'an Ayetlerinin de, insanların "Akıllarını" kullanarak her an daha "İleri" ve Bilgili" düzeylere ulaşmalarını teşvik edecek hükümler taşıdığı ve bu nedenle onlardan beklendiği gibi daha "Olgun ve Akıllı" düzeylere erişebilmeleri için toplumlara "Yön Verdiği" açıklanmaktadır. Aksi halde günümüzde yaşayan ve gelecek zamanlarda yaşayacak olan insanların, Hz.Muhammed'in zamanında içinde bulunduğu toplum düzeninde "Doğru" olmayan uygulama ve geleneklerin düzene sokulması amacı ile iletilen Ayet hükümlerinin "Aynen" uygulanması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Bu durumda Yüce Allah'ın "Halifesi" olarak kendilerine öğretilmiş olan "Bütün İsimleri" keşfederek her türlü yeni bilgileri edinen, biriktiren ve bu sayede her açıdan gelişerek "İnsan Olma" düzeyine çıkan bütün insanlar, Hz.Muhammed'in insanlara ilk uyarılarda bulunduğu geçmiş dönemdeki toplum kurallarına tabi olmaya zorlanmış olacaklardır. Bu durum Yüce Allah'ın insanları "Halifesi" olarak yaratmış olması ile uyuşmamaktadır. Hiçbir şeyin "Aynı" kalmadığı bir Evrensel Yapıda değişmeyen tek şeyin Yüce Allah'ın "Tek Yaratan" olduğu, diğer her şeyin değişerek ve yenilenerek Yüce Allah'ı "Anmakta" oldukları, İnsanların da "Akıllarını" kullanarak her an "Yenilenmeleri" ve bu "Yeni" bilgiler ile Yüce Allah'ı tanıyıp ona "Teslim Olmaları" gerektiği unutulmamalıdır
Yüce Allah bir kısım Ayetlerinde örnek olarak açıkladığı durumlara neden olanları "Zalimler" olarak nitelendirmektedir.
Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. (87/229), (2/229)
Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. (106/11), (49/11)
Tevrat'ta onlara şöyle yazdık:” Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralar da kısastır. Kim bunu bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.” (112/45), (5/45)
Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli edinmeyin, sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir. (113/23), (9/23)
Diğer Ayetlerde de insanlara "zalim" olmamaları için uyarılar yapılmakta, öğüt ve öneriler verilmekte, onlara uyulmasının gerektiği bildirilmekte ve bunlara uymayanlar genel anlamda "Zalim" olarak nitelendirilmektedir. Bu tür Ayetlerdeki ifadelerden de anlaşılacağı gibi insanlardan "Akıllarını" kullanarak onlardan beklenen ve "İnsan Olmak" için yol gösteren Ayet hükümlerini bu ortamdaki yaşamları süresince göz önünde bulundurmaları ve dikkate almaları beklenmektedir.
Faizcilik ve Bireysel Borçlanma
Ayetlerde insanların mal veya parasal varlıklarını faiz karşılığında "borç" vermek suretiyle ellerindeki varlıklarında ve mallarında sağladıkları "artışın" Allah katında bir değeri olmadığı belirtilmekte ve insanlara bu konuya dikkat göstererek varlıklarını faiz ile "arttırmamaları" önerilmektedir.
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar kat kat arttıranlardır. (84/39), (30/39)
Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. (87/275), (2/275)
Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar. Allah faizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez. (87/276), (2/276)
İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler. (87/277), (2/277)
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. (87/278), (2/278)
Şayet yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından açılan savaştan haberiniz olsun. (87/279), (2/279)
Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz. Eğer darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek. Eğer anlarsanız bunu sadakaya saymak sizin için daha hayırlıdır. (87/280), (2/280)
Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının. (87/281), (2/281)
Ayetler ile yapılan uyarı ve ihtarların bireysel olarak varlıklı kişilerin ihtiyacı olanlara "borç" verip sonra bu borcu çok daha yüksek tutarlarda geri almalarının, diğer bir ifade ile sahip oldukları "varlıkları" verdikleri borç karşılığında kullanarak "çalışmadan" varlıklarını arttırmalarının (Faiz talep etmelerinin) doğru olmadığına işaret edilmekte ve bu tür işlemlerin yapılmaması istenmektedir.
Bu nedenle Ayetlerde doğrudan "varlıklı bireylere" hitap edilmekte ve belirtildiği şekilde insanlara verdikleri "borç" karşılığında "faiz" almalarının yasaklandığı bildirilmektedir. Zira bu tür borçlanma işlemlerinde mal varlığını kullandıran kimsenin, vade sonunda hiçbir "kurala" tabi olmadan "dilediği gibi" belirleyeceği "faiz" tutarını tahsil ederek borç alanları "meşru olmayan" bir yöntemle "sömürmüş" olacağına dikkat çekilmektedir.
Yüce Allah böylece bir kimsenin kendi refahını başka insanların varlığı sayesinde, yani başkalarını sömürerek arttırmasının "ahlaki" bulmadığını ve insanların faiz yiyerek yaşamalarının doğru olmadığını hatırlatmaktadır. Nitekim bir başka Ayetinde de diledikleri gibi "kat kat arttırılmış" faiz alınmaması (faiz yenilmemesi) için bütün insanlar uyarılmakta ve Allah'tan "sakınmaları" "ihtar" edilmektedir. Çünkü ancak böylece Allah'ın azabından kurtulmayı ümit edebilecekler ve kurtuluşa erebileceklerdir.
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. (89/130), (3/130)
Burada "Faiz Yemek" olarak ta tanımlanan bu durum, varlıklı bir insanın bu varlığını bir diğer insana verip sonra misli ile talep etmesi ve böylece çalışmadan gelir elde etmesini tanımlamaktadır. Bu uygulama tam anlamı ile "Gücünü kullanarak diğer insanları İstismar" etmek olarak düşünülmelidir. Zira, bu şekilde yapılacak bir istismar (Sömürme) insan ilişkileri huzur ve birlikte yaşam açılarından toplum düzenini son derece "olumsuz" yönde etkileyecektir.
Her şeyi yaratan Allah'ın önceki dönemlerde de Peygamberleri ile bildirdiği gibi, "özel" olarak yarattığı insanlara verdiği önem ve insanların birlikte yaşamaları konusundaki genel "uyarıları" çerçevesinde bu uygulama asla kabul edilmeyecek ve hoş görülmeyecektir.
Nitekim Yüce Allah Hz.Muhammed'den önce de faiz almaktan menedildikleri halde Yahudilerin bireysel olarak "faiz" aldıkları ve haksızlık ile insanların mallarını yedikleri için kendilerine önceden "helal" kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara "haram" kıldığını belirtmektedir.
Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, menedildikleri halde faizi almaları ve haksızlık ile insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine helal kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık; (92/160), (4/160)
Buna göre bireysel olarak varlıklı kişilerin ihtiyacı olanlara "borç" verip sonra bu borcu çok daha yüksek tutarlarda "faiz" olarak" geri almalarının doğru olmadığı, bu nedenle verdikleri "borç" karşılığında insanlardan "faiz" alınmasının yasaklandığı bildirilmektedir.
Kur'an’ı okuyup Yüce Yaratan'ın "İnsandan” beklediklerini anlayan ve algılayabilenlerin esasen böyle bir duruma düşmemeleri gerekmektedir. Ancak aklını kullanan ve kendisine gelen tüm mesajları ve bu arada bu tür sömürünün yapılmaması ile ilgili uyarıları bilinçli olarak dikkate almayan ve özellikle "faizcilik" yapan insanlar için, yeniden diriliş sırasında bir "Dehşet" yaşayacakları hatırlatılmaktadır. Zira bu kişilerin yaptıklarının hoş görülmediğini bilmelerine rağmen bu işlemi "alım-satım" yani ticaret olarak kabul ettikleri ve böylece nefislerinin etkisi ile olayı kendileri açısından "Meşru" hale getirdikleri belirtilmektedir. Halbuki, ticaret son derece uygun (Helal) görülmekte, ancak insanların "faiz" yolu ile ekonomik olarak sömürülmelerinin uygun bulunmadığı (Haram) açıklanmaktadır.
Her işte olduğu gibi, bu tür yanlış uygulamaları yapan insanların, yaptıklarını fark ederek ve nefislerini kontrol altına alıp bu tür sömürülerden yanı faizcilikten isteyerek ve bilerek vaz geçerlerse, geçmişte yaptıklarının sorumluluğu bulunmakla birlikte, bu insan için ne yapılacağına Allah’ın karar vereceği hatırlatılmaktadır.
Ancak, bu tür işlemlerden vaz geçtikten sonra, nefislerindeki "Şeytan'ın Dürtüsüne" tekrar "mağlup olarak" faizciliğe dönen insanların artık Allah'tan bir affedilme beklentisinin olamayacağı ve onların ceza görecekleri (Cehennem) ifade edilmektedir. Gerçek ortamda cezalı olarak Cehenneme giden insanların orada devamlı olarak kalacakları hatırlatılmakta ve insanların bu konular üzerinde önemle düşünerek ona göre işlem yapmaları beklenmektedir.
Öte yandan, çalışılmadan ve diğer insanlar üzerinde faiz yolu ile kurulan bir sömürü düzeninden sağlanan gelirin, bu geliri elde eden insanlar için “kalıcı” olmayacağı uyarısı yapılmaktadır. Zira bu şekilde gelir sağlayan insan, çalışmadan elde ettiği bu geliri kolayca ve hiç de ihtiyacı olmayan yerlere ve şeylere sarf edecektir. Bu tür gelir elde eden insanlar açıklanan bu durumu "Hiç İstisnasız" olarak yaptıkları ve harcadıkları ile görmekte ve fark edebilmektedir.
Gelirlerindeki bu bereketsizlik ve harcamalarına hâkim olamamalarının asıl nedeninin çalışılmadan ve diğer insanların zararına olarak “faiz” almaları (faizcilik yapmaları) olduğunu fark edip aklını kullanarak bu işten dönen insanların kurtuluşu Allah'ın takdirinde bulunmaktadır.
Yüce Allah, böylece diğer insanların sömürülmesine dayalı faiz elde etmenin insanı giderek daha "Yoksul" yapacağını insanlara göstermekte, buna tam karşılık olarak da ellerindeki mal ve zenginliklerden diğer insanların faydalanması için onlara veren (Sadaka) insanların giderek daha “Varlıklı" olacaklarını hatırlatmaktadır.
Allah ayrıca bu kadar uyarıya rağmen diğer insanların istismarına yönelik işlere devam edilmesini "Küfür” olarak tanımlamakta (inkâr etme) ve bu kişilerin böylece "Günah" işlediklerini belirterek bu durumda ısrarlı olanları Sevmediğini açık olarak ifade etmektedir.
Kendilerine yapılan bu uyarıları dikkate alan insanlar, Allah'ı tanıma ve O'na teslim olma (İman) yolunda önemli bir aşama kaydetmiş olacaklardır. İman eden insanlar, kendilerine yapılan uyarıları dikkate alıp iyi işler yapacaklar ve imanın gereği olarak namaz kılacaklar ve zekât vereceklerdir. İşte bu insanlar, bu işlemlerinin ödüllerinin de Allah tarafından verileceğine inanmış olacaklardır. Allah, bu nitelikteki insanların ödüllerinin kendi katında bulunduğunu insanlara hatırlatmaktadır. Tüm bu uyarıları dikkate almayan insanların Gerçek Ortamda karşılaşacakları durumdan son derece korkmaları gerekmektedir.
Bu nedenle, yapılan bu uyarı ve verilen öğütlerin dikkate alınarak, halen diğer insanlardan "Faiz" alacağı bulunanların bunlardan vaz geçmeleri ayrıca hatırlatılmakta ve önerilmektedir. Şayet bunca uyarıya rağmen faiz alacağından vazgeçilmemesi halinde, Allah ve Peygamberi olan Hz.Muhammed'in faizciler ile savaşta bulunduğu hatırlatılmaktadır. Ancak, geri dönüş yapılıp "Tövbe" edilirse, kişinin varlık ve sermayesi doğru yollarda dilendiği gibi kullanılabilecek ve bu kişiler haksızlığa uğratılmayacağı bildirilmektedir.
Zamanla "bilgi birikimlerinin" gelişmesi ve ihtiyaçların çoğalması ve çeşitlenmesi sonucunda, bu konular üzerinde çalışan ve düşünen bazı insanlar bu ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli olan şeylerin çok sayıda "üretilmelerini" sağlayacak aletler ve makineler "keşfetmişler" ve yöntemler bulmuşlardır. Bu nedenle çoğalan ve çeşitlenen ihtiyaçlar için çeşitli alet ve makinelerin gerektiği anlaşılmış ve bunların tasarlanması ve üretilmesine öncelik verilmiştir. Bu anlayışın gerçekleşmesi için bireylerin "kişisel" varlıklarının yeterli olmadığı görülerek varlıkların "birleştirilmesi" şeklinde çözümler üretilmiştir. Bu aşamada varlıklı bireyler varlıklarından bir bölümünü bu amaç için birleştirerek ihtiyaç duyulan şeyleri üretecek alet ve makinelerin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Böylece üretilen şeylerin satışından elde edilen gelir de ortaklar arasında payları oranında dağıtılarak yeni "ortaklıkların" kurulmasını ve yeni buluşların yapılmasına neden olmuştur.
Tarihte "makine devrimi" olarak ta anılan bu aşamada "ortaklaşa" yapılacak "üretim" için ortaya konulan varlıklar "Sermaye" olarak tanımlanmakta ve genellikle o zamanlarda alış verişlerde kullanılan madeni paralardan oluşmaktadır. Zamanla artan miktar ve çeşitlilik nedeniyle üretimin yapılması ve alış verişin hızlandırılmasını sağlamak üzere paralar da değişime uğrayarak madeni paraları "temsil" eden kağıtlar ve son zamanlarda olduğu gibi elektronik ortamda izlenen kayıtlar gibi şekiller almıştır. Toplumda giderek "yaygınlaşarak önemli" bir "unsur" niteliği kazanan ve değişim ve saklama aracı haline gelen "paranın" yönetimini kolaylaştırmak üzere yine varlıklı bireylerin ortaklaşa olarak kurdukları "banka" adı verilen kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Bankalar çok "özet" olarak insanların "ihtiyaç fazlası" olan "para" varlıklarını (Tasarruf) belge karşılığında toplamakta ve üretim veya ticaret yapmak üzere ihtiyaç duyan kişi veya kurumlara bir süre için "borç" vermekte ve borç verdiklerinden zamana göre hesaplanan bir "tutar" ekleyerek verdikleri borcu geri almakta, elde ettikleri "toplam" tutardan giderlerini çıkardıktan sonra kalanı ile "tasarruf" edenlere yine zamana göre hesaplanan bir "gelir" ödemekte ve sonuç olarak böylece toplumun üretim-ihtiyaç-tasarruf dengesini sağlamaktadırlar. Böylece bankacılık faaliyeti ile tasarruf sahibinin ve bankanın sağladığı gelirler "faiz" olarak tanımlanmaktadır.
Görüldüğü gibi bankalar ve benzer kuruluşlar tarafından toplanan tasarruflara ödenen ve verilen borç karşılığı olarak alınan "faizler" toplum hayatının "düzeni" açısından çok önem taşımaktadır. Zira bu "düzenlemeler" ile, kişisel olan varlık sahiplerinin verdikleri borçlar için "keyfi" ve "aşırı" karşılık talep ederek borç alanların yapacakları işlerde onları ayrıca zora sokacak, böylece toplumun huzuruna ve dengelerine zarar vererek insanlar arasındaki "hakkaniyet" ve "adalet" esaslarını zedeleyecek uygulamalar önlenmiş olmaktadır.
Banka ve benzeri kuruluşlardan faiz alınması ve alınan borçlar nedeniyle faiz ödenmesi uygulamalarının, toplum "otoriteleri" tarafından yürütüldüğü ve bütün taraflar ve insanlar için "hakkaniyetin" sağlanması amacına yönelik olduğu, böylece Ayetlerdeki "uyarılar" ile aynı amacın gözetildiği, toplum düzeninin sağlanmasına yönelik bir işlevi bulunduğu ve bu nedenle de Bankalar tarafından yürütülen bu uygulamaların Ayetlerde açıkça uyarılan ve yasaklanan "bireysel faiz" gibi yorumlanmamasının gerektiği söylenebilir. Diğer bir ifade ile Ayetlerde yapılan "uyarılar" ile insanların "haksız yere" ve diğerlerinin zararına olarak "zenginleşmelerine" neden olan "bireysel faiz" uygulaması yüzünden toplum düzeninin "zarar görmesinin" engellendiği anlaşılmaktadır.
Bu nedenle Ayetlerdeki uyarılar dikkate alınarak toplum (kamu) yönetimi tarafından "izin" verilmesi, "kurallara" bağlanması ve "denetlenmesi" kaydıyla bireyler ve kurumlar arasındaki para toplama (mevduat) ve borç verme (kredi) işlemlerinin Bankalar tarafından yürütülmesinin toplum düzeni açısından son derecede önemli ve gerekli olduğu görülmektedir ve bu durum Ayetlerdeki "uyarılar" ile çelişkili olmamaktadır
Buna rağmen çok sayıdaki "Müslüman" düşünürler ve ilahiyatçılar tarafından Ayetlerde yer alan "faizin" tüm koşullarda ve her anlamda "yasaklandığı" sonucu çıkarılmaktadır. Bu anlayış nedeniyle birçok Müslüman toplumda Bankacılık faaliyetinin "faiz" olmadan yürütülmesi ile ilgili çalışmalar yürütülmüş ve toplumsal açıdan "borç verilmesi" işlemleri konusunda Banka ve benzer kuruluşların toplum ekonomisindeki geniş çaplı etkinliklerinden yararlanılarak çok sayıda "farklı" uygulamalar yürürlüğe konulmuş bulunmaktadır. Bu anlamda bir çözüm olarak özellikle Müslüman toplumlarda "faizsiz" olduğu ifade edilen ve "Arapça" isimlendirilen bazı uygulamalar örnek olarak aşağıda belirtilmektedir.
-
Murabaha (Peşin Alıp Vadeli Satma): Bankanın müşterinin ihtiyaç duyduğu malı satın alıp, üzerine kâr koyarak vadeli satmasıdır.
-
Katılma Hesapları: Faizsiz bankacılıkta fon toplamada kullanılan, kâr veya zarara katılma esasına dayalı mevduat hesaplarıdır.
-
Müşareke (Kâr-Zarar Ortaklığı): Banka ve müşterinin bir projeye sermaye koyarak kâr veya zarara ortak olmasıdır.
-
Mudarebe (Emek-Sermaye Ortaklığı): Sermayenin bankadan, emeğin müşteriden olduğu ortaklık türüdür.
-
İcare (Finansal Kiralama): Bankanın satın aldığı bir malın kullanım hakkını belirli bir kira bedeli karşılığında müşteriye devretmesidir.
-
Selem (Peşin Ödemeli Vadeli Satış): Bedeli peşin ödenerek, malın daha sonra teslim alındığı ticari işlemdir.
-
Sukuk (Kira Sertifikası): Varlık sahipliğine dayalı faizsiz yatırım araçlarıdır.
Bu uygulamalar ile ilgili özet açıklamalar Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından 2014 yılında yayımlanan "Faizsiz Finans Çalıştayı" raporunda yer almaktadır. Ancak bu rapor sonradan yürürlükten kaldırılmış ve faizsiz finansman işlemleri “Katılım Bankacılığı" olarak BDDK tarafından "Banka" mevzuatı kapsamında düzenlenmiş bulunmaktadır. Şu anda Ülkemizde "Katılım Bankacılığı" daha çok Müslüman ülkelere ait "Katılım Bankaları" tarafından yürütülmektedir.
Ancak "Katılım Bankacılığı" olarak tanımlanan ve daha çok Müslüman ülkelere ait "Katılım Bankaları" tarafından yürütülen bu uygulamaların “Faizsiz” sistemin, aslında tam olarak hedeflenen ve gerçekten “Faiz” ile işlem yapılmayan bir yöntem olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Zira bu kuruluşlar ne tür bir tasarruf ve kredi uygulaması yaparlarsa yapsınlar, tüm uygulamalarında “Faize” dayalı olarak paranın zamana göre değerini esas almaktadırlar. Buna göre tasarruf sahibine mevcut ekonomik ortamda geçerli olan "faiz" oranı ile belirlenen "geliri" kazandırmaktadırlar ve kredi kullanandan da yine mevcut ekonomik ortamda geçerli olan "faiz" oranı ile orantılı "geliri" elde etmektedirler.
Diğer bir deyişle, bu uygulamalarda tasarruf sahibinin veya Katılım Bankası’nın, bu parasal “Katılımları" dolayısı ile kar etme veya zarar etme gibi amaçları bulunmamaktadır. Zira Katılım Bankaları, topladıkları tasarruflara mevcut ekonomik ortamda geçerli olan "faiz" oranı ile uyumlu bir oranda "kar" sağlamak üzere, “Kredi” olarak yaptıkları katılımdan yine mevcut ekonomik ortamda geçerli olan "faiz" oranı ile belirlenen bir oranda gelir sağlama amacına yönelik düzenlemeler yapmakta ve tüm uygulamalarını bu esasa göre oluşturmaktadırlar.
Buna göre Katılım Bankaları toplumun "faiz" konusundaki "hassasiyetinden" yararlanarak ve bu durumu bir "pazarlama" yöntemi olarak kullanarak Bankalar ile kendi yöntemleri ile rekabet etmektedirler.
Oysa “Faizsiz” düzen, tamamen ayrı ve özel bir şekilde yürütülmelidir. Buna göre Bankalar ve Katılım Bankaları faiz karşılığında "kredi" verilmesi ve müşterilerin tasarruflarına faiz verilmesi yerine "Faizsiz Finansman" olarak düşünülebilecek bir uygulama yapmaları gerekecektir. Bu işleminin işleyişinin aşamaları bir "varsayım" olarak aşağıdaki gibi özetlenebilir.
-
Üretim veya ticaret yapan "girişimciler" işlemlerini geliştirmeleri veya yeni bir işe başlamaları nedeniyle ihtiyaç duyacakları "fonun" sağlanabilmesi için Bankalara ve Katılım Bankalarına başvuracaktır.
-
Bankalar ve Katılım Bankaları yapacakları araştırmalar ve mali analizler sonucunda girişimin fonlanmasının "karlılık" durumunu uygun buldukları takdirde öncelikle talep edilen fona "kendilerinin" hangi oranda iştirak edeceklerini kararlaştıracaktır.
-
Kalan tutarın tamamlanması açısından topluma açık "bildirimde" bulunarak bu girişimde yer (pay) almak isteyenleri "davet" edeceklerdir. Bu davette girişime katılmak isteyen bireysel ve kurumsal "müşterilerden" bu girişime ne tutarda katılacakları sorulacak ve bu tutarın en son ödeneceği tarihi belirten bir "taahhüt" alacaktır.
-
Belirlenen tarihte toplanan tutar talep edilen "girişim" için "yeterli" bulunursa Bankalar ve Katılım Bankaları ile "girişimci" ve Bankalar ve Katılım Bankaları ile "müşteri" arasında ayrı olarak "Faizsiz Finansman" sözleşmeleri imzalanacaktır.
-
Bu sözleşmelerde Bankalar ve Katılım Bankalarının "müşteriler" adına söz konusu işlemi denetleme yetkisine sahip olduğu, her üç aylık dönemlerde işleme ait mali tabloları denetleyeceği, uygun gördüğü "uyarılarda ve önerilerde" bulunarak işlemin karlılık durumunu izleyeceği, üç aylık denetim dönemlerinde işlemin ulaştığı kar-zarar durumunu "müşterilere" bildireceği ve dileyen "müşterilerin" bu dönemlerde payı ile orantılı olarak elde edeceği "kar payını" vadesiz hesabına alarak sistemde kalmaya devam edebileceği veya kar payı ile birlikte yatırdığı tutarı tamamen vadesiz hesabına alarak sistemden çıkabileceği gibi asıl unsurlar yer alacaktır.
-
Böylece Bankalar her türlü "üretim" ve "ticari faaliyete", kendileri ve "müşteriler" ile birlikte "kaynak" sağlayarak risklere ve kazançlara "ortak" olacaklardır.
Bu sistemde Bankalar ve Katılım Bankaları vadesiz mevduata bugün olduğu gibi faiz ödemeyecekler, ancak para havalesi, teminat verilmesi, döviz ve kıymetli maden alım satımı gibi işlemlerden "hizmet bedeli" olarak gelir elde edeceklerdir.
Ayrıca Banka ve Katılım Bankaları insanlara nakit olarak bireysel kredi vermeyecekler, bunun yerine bireylerin bu tür ihtiyaçları için hizmet veren veya mal satan tüccar “kişi ve kurumlarla” anlaşmalar yaparak “bireylere” verdikleri hizmet veya sattıkları mal bedellerinde “indirim” yapmaları sağlanacak böylece “indirilerek” yeniden belirlenen hizmet veya mal bedellerini bu kişi ve kurumlara “peşin olarak” ödeyeceklerdir.
Bu uygulama ile hizmet veren veya mal satan tüccar kişi ve kurumların bireylerin aldıkları hizmet veya mal bedellerinde yapacakları “indirimin” tutarı, bunların ödenmemesi ve bu nedenle gerekecek hukuki işlem giderleri karşılığı (risk bedeli) olarak değerlendirilecek ve “hizmet bedeli” olarak Banka ve Katılım Bankaları tarafından belirlenecektir. Banka ve Katılım Bankaları hizmet veren veya mal satan tüccar kişi ve kurumlara “peşin olarak” ödedikleri “indirimli” hizmet ve mal bedelleri ile belirledikleri “hizmet bedeli” toplam tutarını bireylerden “taksitle” tahsil edeceklerdir. Uygulanacak taksit sayısı genel ekonomik duruma göre BDDK tarafından belirlenebilecektir.
Öte yandan Yüce Allah Ayetlerinde insanlar arasında "bireysel" anlamdaki parasal ilişkilerde önemli bir yer tutan "borçlanma" konusunda bazı uyarılarda bulunmaktadır.
Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; yazsın. Üzerinde hak olan kimse de yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın. Çağırıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vadesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Ne yazan ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir. (87/282), (2/282)
Yolculukta olur da yazacak kimse bulamazsanız alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir. (87/283), (2/283)
Konunun taşıdığı önem nedeniyle, insanların belirlenmiş bir süre için birbirlerine borçlanmaları durumunda bu işlemin yazılı hale getirilmesi önerilmektedir. Yazım işinin, adalet ile yani her iki tarafın durumunu adil olarak belirten bir şekilde olmasına dikkat çekilmektedir. Kur'an’ın bu Ayetlerinin geldiği zamandaki toplumsal yapı dikkate alındığında, çoğu kişinin okuma-yazma bilmedikleri görülmektedir. Bu nedenle, Yazım işi özel olarak tanımlanmakta, kimlerin (Kâtip) nasıl yazacakları ayrıntımı olarak insanlara öğretilmektedir. Özellikle "yazacak" kişinin bu sorumluluğunun bilincinde olarak hakkaniyetle iş yapması ve adıl olması ve kendisine aktarılanı aynen yazması, borçlunun da borcunu ifade ederken Allah'ın her an her şeyi bildiğini hatırlayarak borcunu tam olarak ifade etmesi önerilmektedir. Borçlunun aklının zayıf, bilinçsiz veya kendisini ifade edemeyecek durumda olması halinde Borçluya bir "Veli-Vasi" tayin edilerek işlemin bu kişi tarafından yapılması önerilmektedir.
Yolculukta olur da yazacak kimse bulunamaz ise (borca karşılık) alınmış bir "Rehin" in de yeterli olacağı belirtilmektedir. Böylece rehin alan kişi bunu Bir diğer kişiye "Emanet" bırakabilir. Bu durumda emanet bırakılan kimsenin, zamanı geldiğinde emaneti sahibine vermesi ve her hususta olduğu gibi bu hususta da Rabbi olan Allah'tan korkarak işlem yapmasının gerektiği hatırlatılmaktadır.
Ayrıca, yapılan bu tür yazılı borç verme işleminin (Anlaşmanın) yapılması sırasında iki erkek kişinin şahit olarak bulunmaları, şayet iki erkek bulunamaz ise, bir erkek ile iki kadının (Birisi ileride hatırlamakta güçlük çekerse diğerinin hatırlatması açısından) şahitlik yapmaları önerilmektedir. Kendilerinden şahitlik yapmaları istenen kişilerin de bundan kaçınmamalarının gerektiği açıklanmakta ve bu tür anlaşmalarda borcun vadesine kadar tüm şartların büyük veya küçük atlanmadan eksiksiz olarak yer alması tavsiye edilmektedir. Zira her hususun yazılı hale getirilmesi, Allah nezdinde daha adaletli, şahitler açısından daha sağlam ve tarafların şüphe ve tereddüde düşmemeleri açısından daha uygun olarak nitelendirilmektedir.
Ancak, işlemi yazanların ve şahitlerin sonradan zarara uğratılmamalarına dikkat edilmesi önerilmekte, bunlara bir zarar verildiği takdirde bunu yapan insanların "Doğru Yoldan” çıkmış olarak görüleceği hatırlatılmaktadır. Bu tür işlemlere tevessül edenlerin veya düşünenlerin Allah'tan korkmaları gerekmekte ve ibret alarak vaz geçmeleri önerilmektedir. Bu arada şahitlik yapanların bildiklerini gizlememeleri gereği ayrıca hatırlatılmakta ve kim bildiklerini gizlerse onun kalbinin günahkâr olduğu hatırlatılmaktadır.
Esasen eğitim düzeyi çok düşük olan bu toplumda, öteden beri kadınların hemen hiçbir toplumsal işlemde yer almadıkları anlaşılmaktadır. Bu nedenle, kadınların hiçbir toplumsal olayda bir varlığı söz konusu olmamakta, tüm işleri bilgisi hangi düzeyde olursa olsun erkekler yürütmektedir. Bu yapıda, kadınların da birey olarak ticari işlemlerden sayılan borç anlaşmalarında yer almaları o zaman için çok büyük bir değişimdir ve reform niteliğindedir. Unutulmamalıdır ki o sırada Dünyadaki toplumların hemen tamamında kadınların toplumdaki statüsü hiç de daha iyi durumda değildir.
Bu nedenle Allah, insanlara toplumdaki erkek üstünlüğüne dayalı bu tutumlarının değiştirilmesi açısından bir gösterge ve ip ucu niteliğinde uyarılarda ve önerilerde bulunmaktadır.
Hz.Muhammed döneminden sonra geçen zamanda insanlar toplumsal hayatın gelişmesi ve akıllarının ve bilgi birikimlerinin kullanılmasındaki ilerlemeler sonucunda, belirtilen öneriye uygun olarak, her türlü borç-alacak ilişkilerini yazılı hale getirmişler, rehin ve emanet ile ilgili olarak Ayetlerde yer alan göstergeler çerçevesinde usul ve düzenlemeler geliştirmişlerdir.
Bu konuda herhangi bir tereddüttün önlenmesi ve dolayısı ile hakkaniyet esaslarına uyularak adil olunmasını sağlamak üzere bu tür ve benzeri anlaşmaların "Güvenilir" kişi veya makamlar tarafından (Noter) yazılıp onaylanması şeklinde bir uygulama düzenlemişlerdir.
Öte yandan günümüzde erişilen eğitim ve anlayış düzeni sonucunda kadınların "hatırlamakta güçlük çekmeleri" düzeyini aşmaları nedeniyle artık bir erkek ile iki kadın şeklindeki şahitlik yapılmasına gerek kalmadığı söylenebilir. Nitekim evliliğin sona erdirilmesi (boşanma) ve vasiyet işlemleri ile ilgili Ayetlerde şahitlerin erkek veya kadın olmaları konusunda açıklama yapılmamakta, sadece şahitlerin "adalet sahibi" olmaları gerektiği bildirilmektedir.
İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde tutun veya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın, içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. (99/2), (65/2)
Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda şahitlik etsin. (112/106), (5/106)
Ancak, Dünyada bazı çok geri toplumların halen mevcut olması ve eğitim durumlarının da Kur'an’ın indirildiği zamandaki düzeyde bulunması halinde bu kurala uygun işlem yapılması gerekebilir.
Allah insanlara bu şekilde örnek ve öğütler vererek yapılacak işler için gerekenleri öğrenmelerini sağlamaktadır. Böylece bu işlerin gelecek zamanlarda nasıl yapılacağına dair gösterge niteliğinde olan asıl unsurları ifade etmekte, insanlar gelişmelerine paralel olarak bu hususları çok ileri düzeylere götürmektedirler.
Diğer yandan insanlar arasında peşin yapılan alış-verişlerde, işlemin mutlaka yazılı olmasına gerek bulunmadığına işaret edilmektedir. Ancak, bu durumda da alış-veriş işleminin şahitler huzurunda yapılmasında fayda bulunmaktadır.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlardan sonuçta Allah'a döndürülecekleri ve bu dünya hayatındaki işlem ve fiillerinin karşılığının eksiksiz olarak ve hak ettiği olarak kendisine verileceği ve gösterileceği ve hiç kimsenin hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacağı gerçeğini dikkate alarak yaşamlarına yön vermeleri beklenmektedir.
Böylece belirtilen hususlar daima hatırda tutularak istenmeyen ve hoş görülmeyen iş ve fiillerden sakınılması tüm insanlara net olarak hatırlatılmaktadır.